4. BÖLÜM

kırılganlık ve

yalnızlık

Jung hayatımı nasıl kurtardı

Jung, mistisizme bulanmış, ölçülemez bazı teorileri ve yoğun kuramsal diliyle benim bilimsel amaçlarla okumayı tercih edebileceğim bir yazar hiç olmadı. Ama onun çok katmanlı ve sembolik felsefesi birçok konuyu sezgisel olarak anlamamda en az anneannemin anlattığı masallar kadar başarılı oldu.

 

Onun psikolojik tipleri ve daha sonra nörobilim tarafından da desteklenen içedönük – dışadönük ayrımı, toplum gözünde kendimi en hastalıklı hissettiğim günlerde nefes almamı sağladı.

 

Gençliğin ilk yıllarında beni umutsuzlukla kıvrandıran bazı özelliklerim vardı.

 

- En basit öneriler bile duraksamama neden oluyordu. Oysa hayat bu kadar duraksamayla yaşanmıyordu.

 

- Bu duraksamalar bana etraflıca düşünme şansı verdiği için daha sık olumsuz yön buluyordum, bu da beni, en ufak konuda bile, kötümser ve eleştirel yapıyordu.

 

- Yakından tanımadığım insanlara karşı komiklik derecesinde çekingendim. Adres sormak veya bir garsona sipariş vermek gibi çok basit nedenlerden dolayı iletişime geçmek bile bana muazzam ağırlık ve stres veriyordu.

 

- Bir sorun yaşadığımda, hemen uzaklaşmak, kendi başıma kalmak istiyordum. O an yanımda en sevdiğim insanlar olsa bile konuşmalarına katlanamıyordum.

 

- İster düşünmek olsun ister bir şeyi izlemek; bir eyleme odaklandığımda dikkatimin dağıtılmasından, çok kısa sürse de, yoğun öfke duyuyordum.

 

- Alkol almadıkça gürültülü ortamları dayanılmaz buluyor, insanların buna neden katlandıklarını anlayamıyordum.

 

- Tanımadığım insanların ortasında konuşmak, dolu bir odanın kapısını dışarıdan açmak, bir cafede tek başına oturmak gibi basit eylemleri yapmakta zorlanıyordum.

 

Jung'un "psikolojik tipleri"yle karşılaştığımda savunması dağıtılmış, her türlü saldırıya açık bir devlet gibiydim. Birkaç paragraftan oluşan metnin, kendimi toparlamak konusunda beni nasıl bu kadar etkileyebildiğine hala şaşırıyorum. Oysa yaptığı basitti: benim hastalık semptomları olarak nitelendirdiğim şeylerin aslında karakterimin özellikleri olduğunu belirtiyordu. Şöyle yazıyordu Jung:

 

"Bir sınıf insan vardır ki önlerine çıkan bir duruma tepki gösterme anında ilkin sessizce ‘Hayır' dercesine biraz geri çekilirler ve ancak ondan sonra tepki gösterebilirler. Bunlar içedönük davranış biçimini temsil ederler.”

 

"İçedönük tip, insanlara ve nesnelere karşı güvensizdir, sosyal değildir ve düşünmeyi harekete geçmeye yeğler."

 

"Toplumdan hoşlanmazlar ve büyük topluluklar içinde kendilerini yalnız ve kaybolmuş hissederler. Duyguludurlar, aptalca görünmekten korkarlar, fakat genellikle toplum içinde nasıl davranılacağını öğrenemedikleri görülür. Savrukturlar ya da çok fazla dürüsttürler ve çok titiz bir biçimde, daha çok komiklik derecesinde naziktirler. Aşırı vicdan sahibi, kötümser ve eleştirici olma eğilimindedirler. Hep en iyi niteliklerini kendilerine sakladıklarından doğal olarak kolaylıkla yanlış anlaşılırlar."

 

"Üstün yönlerini ancak içten çevrelerde ortaya koyabildiklerinden dolayı dışadönük çalışma arkadaşlarından daha az başarılı olurlar. Buna karşın enerjilerini başkalarını etkilemek için harcamadıkları ve sosyal etkinliklerde kullanmadıkları için genellikle olağanüstü bilgi sahibi oldukları veya ortalamanın üzerinde olan bazı yetenekler geliştirdikleri görülür."

 

"İçedönükler yalnız olduklarında ya da küçük bir dost grubu içinde bulunduklarında çok etkindirler. Kendi düşüncelerini, sohbet ve kitaplara, sakin uğraşıları gürültülü etkinliklere yeğ tutarlar. Onlar için kendi yargıları genel olarak kabul edilen bir görüşten daha önemlidir. Bir içedönük çok popüler bir kitabı okumayı reddeder ve herkesin övdüğü bir şeyi değersiz sayar."

 

"Bu kararlarındaki bağımsızlık ve günün koşullarına uymadaki başarısızlık doğru olarak ele alınır ve kullanılırsa değerli olabilir. Ayrıca sosyal niteliklerinin eksikliğine karşın içedönükler bağlı ve içten birer dostturlar."

 

Bu metni okuduktan sonra elbette kişiliğim değişmedi. Bugün benzer sorunları, aynı sıklık ve şiddette olmasa da, hala yaşıyorum. Ancak bu metin önemli bir başlangıç noktası oldu; sonrasında özellikle Eagleman'ın, Pinker'ın ve Haidt'in kitaplarındaki ispatlar sayesinde bu özelliklerin çoğunun kalıtımsal olduğunu öğrendim.

 

Bugün, buna göre inşa edilmiş bir hayatım ve beklentilerim var. Evden çıkmadan ve sıkılmadan bin saat yaşayabilmeyi sevsem de, arada bir "daha dışadönük olsaydım her şey nasıl olurdu" diye düşünmeden edemiyorum.

 

Ama kendimi hastalıklı olarak görmüyorum.

 

 

Alıntılar:

 

Frieda Fordham - Jung Psikolojisi

Yazının orijinali: Jung hayatımı nasıl kurtardı

 

Toksik olumluluk ve empati

"Empatik bir cevap neredeyse hiçbir zaman 'en azından...' gibi bir kelimeyle başlamaz."

 

Brene Brown'ın aklıma kazınan bu cümlesi her olumsuz durumda etrafına illa pozitif dalgalar yayma mecburiyeti hisseden insanları gördükçe daha fazla anlam kazanıyor.

 

İşimi kaybedersem duymak istediğim şey "en azından daha çok kitap okuyabileceğim" olmaz, terk edilirsem "en azından önümde uzun bir yol olduğunu" bilmek istemem, bir kolum kopsa "en azından ikisini kaybetmediğim için şükretmem gerektiğini" duyarsam delirebilirim. Çünkü olumlanmak değil, duygularımın paylaşılmasını isterim.

 

Olgulara olumlu taraflarından bakmaya çalışmanın, hayata yönelik olumlu bir tavır takınmaya çabalamanın elbette birçok faydalı yönü bulunuyor.

 

Ancak her şeye sadece olumlu tarafından bakmak için uğraşmak, olumsuz duyguları yok sayarak, sadece olumlu duyguları kucaklamak birçok sorunu da beraberinde getiriyor.

 

Toksik olumluluk denilen bu durum, kişinin olumsuz bir vaziyetteyken otantik duygusal deneyimini reddederek en aza indirgemesini, yok saymasını veya geçersiz kılmasını hedefliyor.

 

Toksik olumluluktan muzdarip kişiler, yalnızca kendi olumsuz duygularını bastırmakla kalmıyor, çevresindeki acı çeken insanların da böyle yapmasını teşvik ediyorlar:

 

"Ne olursa olsun gülümsemeye devam et," "Her şey bir nedenden dolayı olur,” "Daha kötü olabilirdi," "Her zaman hayatın parlak tarafından bak." gibi nasihatlerde bulunurken aslında sıklıkla empati kurmaktan ve olumsuz duyguları hissetmekten kaçınıyorlar.

 

Ayrıca, acının perspektifle, gayretle ve odaklanmış enerjiyle yok olabileceğini söyleyerek, karşılarındaki insanlara “mutlu hissedemiyorsan sorumlusu sensin!” mesajı veriyorlar.

 

Dün, saygı duyduğum psikiyatrist İlker Küçükparlak Twitter'dan uyarmak zorunda hissetti:

 

"Çok rica ediyorum, 'depresyondaysanız değerlerinizi gözden geçirin, depresyondaysanız hayatınızda değişiklik yapın' gibi absürd önerileri bari buraya yazmayın. Yapmıyorlar. Yapamazlar. Depresyon o yapamama hali zaten."

 

"Depresyon; mutsuzluk, harekete geçememe, karamsarlık ve değersizlik fikirleriyle karakterize zaten. Bu tabloda kişiye gerçekleştiremeyeceği öneriler sunmak değersizlik fikirlerini ("yine beceremedim") ve karamsarlığı ("asla toparlayamayacağım") iyice körüklüyor."

 

Duygularımız yalnızca çevremizde ne olup bittiğine dair sahip olduğumuz içsel rehberler değildir. Aynı zamanda çevremizdekilere de bizim ne hissettiğimize dair bilgi taşırlar. Sadece olumlu duyguları hesaba katmak hem kendimiz hem de çevremiz hakkında bizi cahilleştirir.

 

İnsanların neden gözyaşı döken bir canlıya evrildiğini araştıran bazı bilim insanları cevabın daha güçlü bağ kurmak olduğunu bulguladı. Kendimiz için değil, acımızın başkaları tarafından görünmesi için gözyaşı dökeriz.

 

Bu yüzden, acı çekerken empati yoksunu boş cümleler duymak nadiren işe yararlar. İyileşmemizi sağlayan, sıklıkla, kurduğumuz bağlardır.

 

Alıntılar:

 

Brene Brown - On Empathy

İlker Küçükparlak - Kişisel Twitter hesabı

Yazının orijinali: Toksik olumluluk ve empati

 

Çekingenlik ve kırılganlık

Çekingenlik, kendimi bildim bileli uğraşmak zorunda kaldığım bir sorun. İçinde barındırdığı kırılma korkusuyla bir yandan birçok acıya, bir yandan gereksiz alınganlığa, bir yandan da yüzlerce fırsatın kaçmasına neden oldu / oluyor.

 

Hayatımın uzun bir bölümünde olumsuz düşündüğüm bu özellik hakkında Eugenia Borgna okuduktan sonra fikrimin değişmeye başladığını hissettim. Yaşantımı zorlaştıran bütün etkilerine rağmen, kırılganlığın özellikle empati kurma ve derinlemesine inceleme konusunda bana yardımcı olduğuna inanıyorum.

 

Şöyle tanımlıyor Borgna çekingenliğin kırılganlıkla ilişkisini:

 

Çekingenlik, kırılgan, son derece kırılgan bir hayat biçimidir ve kolaylıkla kırılır: Sadece hareketler değil, edilmemiş bir tebessüm, verilmemiş bir selam ve özellikle de sözcükler, ruhsuz ve çorak sözcükler de çekingenliği yaralar ve hırpalar. Yara ve zarar almış çekingenlikten geriye ne kalır?

 

Zaman zaman hiç onarılmayan ve yarası kapanmayan yıldız kalıntıları, kanayan kıymıklar kalır.

 

Ve kırılganlığa yönelik bu korku insanı bir kenara saklanmaya, ama saklanırken etrafındaki her şeyi gözlemlemeye iter.

 

Duygulanımların dünyasına esrarengiz bir şekilde bağlı olan çekingenlik, insanı saklanmaya sevk eder ve öyle dalgalı, öyle ele gelmez antenleri vardır ki, etrafında var olan kayıtsızlık ya da içtensizlik izlerini hemen kavrayıverir.

 

Gözlemlediğimiz insanların olumsuz ve tutarsız yönlerine daha çok odaklanırız, o yönlerini abartmaya meyilli oluruz. Bu da onlara yakınlaşmamızı, kendimizi açmamızı engeller:

 

Başkalarıyla büyük bir iletişim kurma özlemi çeksek de, çekingenlik bizi diğerlerinden uzaklaştırır; eğer çekingensek, başkalarının içten olamayacağından korkar, onların his ve varoluşlarında belli belirsiz gördüğümüz gölgeleri ya da hiç olmazsa karaltıları, huzursuzlukları, zaman zaman da ikilemleri ince bir sezgiyle kavrayıveririz.

 

İnsanlarla aramıza mesafe koyarak yaptığımız derinlemesine inceleme, kendi içimizdeki kırılganlık bilgisiyle birleşince empati kaçınılmaz olur. Onların kırılganlıklarına karşı daha duyarlı oluruz:

 

Çekingenlik, sahip olduğu karaltılı kırılganlık sayesinde başkalarının içsel hayatıyla özdeşleşmemize yardımcı olmakla kalmaz, karşılaştığımız kişilerle yaşanmışlık mesafesini korumamız ve canlı tutmamızı, başkalarının özgürlüğünü sonuna kadar savunmamız, sınırları hiçbir şekilde aşmamak için gayret etmemizi de sağlar.

 

Ve topluma bir zararımız olmamasına rağmen pek sevilmeyiz. Çünkü toplumun başarılı insan kıstasına kolay kolay giremeyiz. Çekingenlik özgüven eksikliği, özgüven eksikliği ise hastalık olarak görülür. Oysa toplumu çökerten birçok olayın temelinde aşırı özgüven vardır:

 

Çekingenliğe daima duyarlılık ve güvensizlik eşlik eder; bu hayat biçimi de eski ve gereksiz, zararlı ve neredeyse kusur olarak görülmektedir; oysa, kendi sınırlarından hiçbir zaman şüphe duymamış, bunun üzerine hiç düşünmemiş bir özgüven ne çok risk ve şiddet barındırmaktadır.

 

Borgna, özellikle çekingenliğin parıldadığı ergenlerle olan iletişimimize dikkat etmeyi, onların titreşen kırılganlıklarını dinlemekten asla yorulmamamız gerektiğini tembihler. Aile, okul ve psikiyatri bunu devamlı yapmalıdır.

 

Atılganlığın bu kadar desteklendiği bir kültürde, daha eşit, daha duyarlı ve daha anlayışlı bir toplum olabilmemiz için çekingen insanların saklanmalarına değil, onların katkıda bulunmalarına ihtiyacımız var.

 

 

Alıntılar:

 

Eugenio Borgna - Şu Bizim Kırılganlığımız

Yazının orijinali: Çekingenlik ve kırılganlık

 

Yalnız olmak, yalnız hissetmek

“Hiç yalnız hissetmedim kendimi.”

 

Edebiyatın pis moruğu Charles Bukowski, 1987 yılında aktör Sean Penn’e verdiği röportajda, genellikle yalnızlıkla geçen hayatında bunu olumsuz bir duygu olarak yaşamadığını ifade eder:

 

"Bir odada intiharın eşiğinde tek başıma kaldım, depresyona girdim, kendimi berbat hissettim ama hiç bir zaman kapıma gelecek bir veya birkaç insanın sorunlarımı iyileştireceğini düşünmedim. Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmedi çünkü tek başına kalmaya dair hep güçlü bir arzu hissettim."

 

Yazar, asıl sıkıntıyı kalabalıkların içinde yaşadığını anlatır. Ona göre dışarısı çoğunlukla aptallıktır:

 

"Eğer insanların coştuğu bir partiye veya stadyuma gidersem, işte orada yalnız hissedebilirim. Ibsen, “En güçlü insanlar genellkle yalnızdır” der. Hiç, “bir sarışın gelsin, oramı buramı okşayıp beni tatmin etsin de kendimi iyi hissedeyim” diye düşünmedim. Bu işe yaramaz. Tipik cuma gecesi sözünü bilirsiniz “hey bugün Cuma, ne yapacaksın? Burada kös kös oturacak değilsin ya?” Evet, bunu yapacağım. Çünkü dışarıda hiçbir şey yok. Sadece aptallık var. Aptal insanlar aptal insanlarla fingirdeşiyorlar. Bırakalım aptallıklarına aptallık katsınlar."

 

Bu sözler biz okuyucularına ilginç gelir çünkü eserlerinde onu hep dışarıda görürüz; özellikle de barlarda. Hatta bu nedenle biyografi filminin ismi de Barfly / Bar sineğidir. Ancak Bukowski, barı da bir tür korunma yeri olarak görür:

 

"Hiç gecelere akmak gibi bir ihtiyacın içinde olmadım. Barlarda saklandım çünkü fabrikalarda saklanmak istemedim. Hepsi bu. Milyonlarca insana özür dilerim ama hiç yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum. En iyi eğlence kendimim. Hadi biraz daha şarap içelim.”

 

Tek başına oldukları halde yalnızlık hissetmeyenlerin aksine, etrafında insanlar olmasına rağmen kendini yalnız hissetmek acıların en büyüklerinden biri olarak bilinir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde bunu bütün huzursuzlukların kaynağı olarak görür:

 

"Ayrı olma duygusu huzursuzluğu doğurur, daha gerçeği, bu tüm huzursuzlukların kaynağıdır. Ayrı olmam demek, insanca güçlerimi kullanma olanağımdan yoksun bırakılmam demektir. Ayrı olmam demek, çaresiz olmam, dünyayı (eşyaları ve insanları) etkin bir şekilde kavramamam, dünya üzerime çullandığında, direnecek gücü bulamamam demektir."

 

Yalnız olan kişiler, kendilerini yalnız hissetmeyebilirler. Bukowski gibi birçok yazar, sanatçı, bilim insanı ve filozof kendi düşünceleri ve yaratımlarıyla hayatla aralarında bir bağ hissederken, birçokları kalabalıklar içinde olsalar da hayatla bağ kuramadığı için yalnızlık duygusu altında ezilebilirler. Robin Williams'ın oynadığı bir karaktere ait söz, bunu etkileyici bir şekilde özetler:

 

"Eskiden dünyadaki en kötü şeyin yalnız başına ölmek olduğunu düşünürdüm. Değilmiş. Dünyadaki en kötü şey sana yalnız olduğun hissettiren kişilerin yanında ölmekmiş."

 

Alıntılar:

 

Charles Bukowski, 1987 Interview röportajı

Erich Fromm - Sevme Sanatı

Yazının orijinali: Yalnız olmak yalnız hissetmek

 

Can sıkıntısı ve anlamsızlık

Bir öğrenci bölgedeki tapınağa gider ve Zen ustasına tapınağa katılırsa aydınlanmasının ne kadar süreceğini sorar.

 

“On yıl” der Zen ustası.

 

“Peki, gerçekten çok çalışıp çabalarımı iki katına çıkarırsam?”

 

"Yirmi yıl."

 

 

Bazı sorunlarımızla ne kadar çok savaşırsak, derdimizi de o kadar çoğaltırız; istemsiz düşünceler, depresyon, kıskançlık gibi.

Kaşıdıkça daha çok kaşıma hissi duyarız içimizde ve yarayı çoğaltırız.

Can sıkıntısı da bunlardan biri.

İçimizde güçlü bir uyarılma olduğu halde bu uyarılmayı genellikle hayal gücü, motivasyon ve konsantrasyon eksikliği nedeniyle bir nesneye yönlendiremediğimiz durumlarda canımız sıkılır.

Bir şeyler yapmak isteriz, ne yapabileceğimizi bulamayız ve içeriden gelen baskı ruhumuzu daraltır.

Çoğunlukla bir kontrol ve özgürlük sorunudur can sıkıntısı; kaçınamadığımız, belirsiz ve kontrolümüzün dışındaki durumlarda daha çok canımız sıkılır; örneğin havaalanında veya bir toplantı öncesinde beklemek gibi. Çocuklara bakın, oynamak isteyip ikinci bir kişiyi bulamadıklarında gerçekten acı çekerler.

Ama yetişkin hayatını asıl zorlayan sıkıntı türü, anlam sorunuyla ilgili olandır. “Can sıkıntısı hayatın boşluğu hissinden başka bir şey değildir.” diyen Schopenhauer muhtemelen haklıdır. Albert Camus ise Düşüş adlı eserinde anlamsal can sıkıntısının nelere yol açabileceğini bir paragrafa şöyle sığdırır:

"Bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona, dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile, ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. Canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu. Böylece karmaşa ve dram dolu bir yaşam yaratmıştı kendine. Bir olayın olması gerek, insan bağlantılarından çoğunun açıklaması işte bu. Bir olayın olması gerek, hatta aşksız bir köleliğin, hatta savaşın ya da ölümün bile. O halde yaşasın ölü gömme törenleri!"

 

Psikiyatrist Neel Burton’a göre durumsal can sıkıntısını azaltmamız için yapmamız gerekenler, sıkıntının etken maddeleri olan kontrol, motivasyon, konsantrasyon ve hayal gücüne odaklanmak.

 

Üzerinde az kontrolümüz olan durumlardan mümkün olduğunca kaçınmak, dikkat dağıtıcı şeyleri ortadan kaldırmak, kendimizi motive edebilmeye alıştırmak, beklentilerimizi azaltmak, hayatımızda var olan her şeyi önem derecesine göre sıralamak durumsal sıkıntıdan duyduğumuz acıyı hafifletecektir.

 

Ancak hayatımızdaki anlam eksikliği nedeniyle sıkıntı yaşıyorsak, onunla mücadeleye girişmek nafile olacaktır. Bunun yerine sıkıntının “anlama dair” uyarılarını dikkate almalı ve şapkayı önümüze koymalıyız: kendimize göre daha değerli bir hayat yaşamak için ne yapmalıyız?

 

Samuel Johnson'ın dediği gibi,

 

"Küçük şeyleri inceleyerek, olabildiğince az sefalete ve daha çok mutluluğa sahip olma sanatına ulaşabiliriz."

 

Alıntılar:

 

Neel Burton - Sunny Side of Boredoom

Albert Camus -Düşüş

Yazının orijinali: Can sıkıntısı ve anlamsızlık

 

Bilin bakalım ben kimim

1. Sürekli bir dışlanma beklentisi yaşıyorum.

 

Instagram’da dolanırken bir de bakıyorum iki arkadaşım buluşup bir etkinliğe katılmışlar. Üstelik bana haber vermeden.

 

Demek artık beni istemiyorlar.

 

Çok rahat etmediğim bir ortamdayım. Masaya elimi bile nasıl koyacağımı bilmiyorum. Birden bire sessizlik oluyor ve masanın diğer tarafında gülüşmeler duyuyorum.

Kesinlikle benimle alay ediyorlar.

 

2. İnsanlarda art niyet arıyorum.

 

Arkadaşım bir hata yaptı. Tartıştık. Özür diledi. Ve hayatına devam etti. Ben ise hala sürünüyorum. Neden böyle bir hata yaptı? Nasıl bu kadar çabuk özür diledi? Gerçekten yaptığı hata nedeniyle mi özür diledi, yoksa beni susturmak için mi?

 

Bayram değil, seyran değil, bir akrabam aradı. Nazik nazik konuşuyor, hal hatır soruyor. Acaba borç mu isteyecek?

 

Biri, Facebook’tan mesaj attı. Son gönderimi çok beğenmiş, o da aynı fikirdeymiş. Demek ki benimle ilişki yaşamak istiyor.

 

3. Belirsiz durumlarda takıntılı davranıyorum.

 

Bir partiye gittim, tanıdık birilerini ararken arkadaşıma rastladım, birisiyle konuşuyordu. Hemen yanlarında bittim ama o arkasını dönüp arkadaşıyla konuşmaya devam etti. Beni gördüğü halde görmemezlikten geldi. Demek artık böyle, ben de onunla olan fotoğraflarımı sildim.

 

Patronuma whatsapptan iki mesaj attım, gördüğünü de gördüm ama hala yanıt vermedi. Demek ki onu çok kızdırdım ve bunalttım. Herhalde beni kovacak. Ne yapacağım şimdi, hemen iş bakmam lazım.

 

4. Duygularıma ve düşüncelerime güvenmediğim halde tavrımı değiştiremiyorum.

 

Tartışmanın ortasındayım ama savunduğum şeyin içten içe saçmalık olduğunu kabul ettim bile. Ama durduramıyorum kendimi. Karşı tarafa saldırmaya devam ediyorum. Sakinleşemiyorum.

 

Sevgilimden haksız yere şüphelenmişim. Meğer gerçekten de ona gece gece yorum yazan kişiyi tanımıyormuş. Ama hala küskün ve soğuk davranıyorum ona. Eskisi gibi olamıyorum.

 

5. Asla güvende hissedemiyorum.

 

Yıllarca süren ilişkilerimde bile güvensizlikten kurtulamıyorum. Sürekli olarak terk edilme, kandırılma, aldatılma kuşkusu kaplıyor içimi.

 

Partnerlerimin telefonlarını karıştırıyorum, gittikleri yerlerden mesaj atmalarını bekliyor, her durumun bana açıklanmasını istiyorum. Ondan gelen yeniliğe dair fikirler beni korkutuyor, acaba benden sıkıldı mı, beni terk mi edecek diye korkuyorum.

 

6. Haklı öfke geçici güç veriyor.

 

Haklı olduğum konularda beslediğim öfkenin aynı zamanda bana güç verdiğini de hissediyorum. Ama çok kısa süren bu gücün asıl nedenlerinin en derinlerimde hissettiğim değersizlik, utanç ve yalnız bırakılma korkusuyla ilgili olduğunu biliyorum.

 

Bilin bakalım, ben kimim?

 

Ülkemizde çok sık karşılaştığımız insan türüdür ilişkilerine "kaygılı bağlanmış" kişiler. Açıkçası ben de bu saydığım özelliklerden birkaçını deneyimledim / deneyimliyorum.

 

Kaygılı bağlanmadan muzdarip insanlar, başkalarıyla olan ilişkilerinde sürekli diken üstünde, tedirgin ve şüpheci davranırlar. Tavırlar ve söylemler konusunda çok hassastırlar; güvensiz hissettikleri durumlarda her an her şeyden bir tehdit unsuru çıkarabilirler.

 

Trajikliği şuradadır: bu insanlar hem yakın temasta olmak isterler, hem de bu temasa çok direnç gösterirler.

 

Kaygılı bağlanma bir hastalık değil, bir özelliktir. Ama kaygılı bağlanmanın ortaya çıkardığı neticeler (örn. depresyon) insanın sağlığını bozabilir, hayatını zorlaştırabilir.

 

Çocukluğumuzda ebeveynlerimizle ilişkilerimizle oluşan bağlanma stilimiz derinlerimize kazınır. Ne yazık ki onu değiştirmek çok zordur.

 

Yine de, eğer bu hikayedeki senaryoları sık sık yaşıyorsanız, bilimsel metodoloji kullanan ve diplomalı bir terapistle bu konu üzerinde çalışmak en iyi çözümdür.

Yazının orijinali: Bilin bakalım ben kimim

 

Unutarak cezalandırmak

Alman şair Schiller “affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır.” der. Birçok Budist doktrin de unutmayı över. Ama bu, pasif bir kabullenme değil, aksine aktif bir seçimdir.

 

Affetmek ve unutmak, yapılan kötülüklerin sorun teşkil etmediği anlamına gelmez Bütün bu yaşananlardan dolayı duyduğumuz acının artık hayatımızı etkilemesine izin vermeyeceğimiz anlamına gelir.

 

Nefret salonlarında geviş getire getire volta atmayı bırakıp bahçeye çıkmamızı ve nefes almamızı sağlar.

 

Bize kötülük eden insanlara duyduğumuz nefretin altında bütün bunlara izin verdiğimiz için kendimize yönelttiğimiz gizli nefret yatar.

 

Bu nedenle unutmak, karşımızdakiyle değil, kendimizle barışmak anlamına gelir.

 

Bu tür insanlara hayatımızda ve zihnimizde yer vermemek, onlara yönelik bir ceza olduğu kadar, daha iyi ve sağlıklı bir hayat sürebilmemiz için elzemdir de.

 

Tutunamayanlar’daki Selim karakterinin vaazı bunu çok iyi özetler:

 

Ne yazık onlara ki, çıkarlarına dokunulmadıkça doğru yola girmezler ve Allah’ın kendilerine sunacağı nimetleri bilmezler.

 

Ne yazık onlara ki, kalpleri temiz olmadığı için herkesi kötü sanırlar ve günahsıza ve günahkara bir fark gözetmeden kötülük ederler.

 

Ne yazık onlara ki, duygulu çekingenliği korkaklık, samimiyeti yaltaklanma ve yardımı bir baskı sayarlar.

 

Ne yazık onlara ki, kendilerine açılan saf bir kalbi zaaflarından istifade edilecek, istismar edilecek bir akılsız sayarlar.

 

Onların, geleceği yaratan insanlar arasında yeri yoktur.

 

Unutulacaklardır.

 

 

Alıntılar:

 

Oğuz Atay - Tutunamayanlar

Yazının orijinali: Unutarak cezalandırmak

 

Reddedilme hassasiyeti

"Kadınlar şeytan gibi görünür, onlar tarafından istenmediğinde."

 

Büyük şair Jim Morisson'ın bu sözlerine muhtemelen psikanalist Karen Horney de katılırdı.

 

Reddedilmeye karşı diğerlerinden çok daha duyarlı olabiliriz. Herhangi bir eylem bizim için reddedilme anlamına gelebilir: randevu gününde bir değişiklik, "benimle buluşmak istemiyor'a", whatsapp'tan hemen yanıt alamama, "benimle konuşmak istemiyor'a", aynı fikirde olmama, "bana değer vermiyor'a", isteklerine uymama, "ne istediğimi umursamıyor'a" dönüşebilir.

 

Nevrotik durumlarda bu terslenme beynimizde basit bir deneyim olarak iz bırakmaz; içinde neler saklandığından emin olamadığımız derin kuyularımızdan çıkan bir canavarın sesi yankılanır:

 

"Seni sadece reddetmedi. Varlığını umursamadı. Yani seni aşağıladı da."

 

Daha da kötüsü, en önemli evrimsel nimetlerimizden biri olan geleceğe dair öngörülerde bulunma yeteneğimiz, kendimizi vuran bir silaha dönüşebilir: Reddedilme korkusu, sürekli bir reddedilme beklentisi haline gelebilir.

 

Bilinçaltımızda reddedileceğimize dair inanca teslim olduğumuzda, insanlarla aramıza mesafe koyabilir, hatta onlara karşı öfke besleyebiliriz. Morisson'ın dediği gibi, onlar tarafından kabul edilmeyeceğimize eminsek, onları şeytanlaştırabiliriz.

 

Reddedilmeye dair bu beklenti güçlendikçe çekingenliğe ve ketlenmeye yol açabilir. Olası herhangi bir reddedilmeyle karşılaşmayacağımıza emin olmadığımız sürece, hoşlandığımız erkek veya kadınla kur yapmaktan bile kaçınabiliriz. Sevilemez olduğumuza dair duyduğumuz yanlış inanç, bizi insanlardan uzaklaştıran bir tür savunma mekanizmasına dönüşebilir.

 

 

Peki ilişki başlarsa? Karen Horney bu kısır döngüyü çok iyi açıklar:

 

Önce ayrıcalıklı olmayı ve koşulsuz sevilmeyi içeren kaygı yoğun bir duygusal yakınlık ihtiyacı hissederiz. Bu talepler karşılanmadığında reddedilme hissi bizi kavurur. Reddedilmeye karşı yoğun bir düşmanlık ve öfke hissederiz ama sahip olduğumuz duygusal yakınlığı kaybetme korkusu nedeniyle bu duyguyu içimizde bastırırız. Bastırdıkça içimizdeki gerilim artar. Gerilim arttıkça daha çok güvence ihtiyacı duyarız. Bu güvence için "sahip olduğumuz ilişki gibi" yeni araçlar ararız. Ancak bu araçlar da yeni kaygılar ve düşmanlıklar üretir ve baştan başlarız.

 

Kısacası bu nevrotik döngüde bize çıkışı gösteren her yol, yeni tehlikelere de sürükler.

 

Bizi hayattan koruduğu için rahatlık veren her ilişki, başlı başına kaygı yaratma niteliğine de sahiptir.

 

Çünkü bir gün bizi reddedebilir.

 

 

Alıntılar: Karen Horney - Çağımızın Nevrotik Kişiliği

Yazının orijinali: Reddedilme hassasiyeti

 

Anhedoni

Nefes alıyorsun ama yaşamıyorsun. Bir şeyler yapmaya niyetleniyorsun ama hiçbir şey çekici gelmiyor sana. Neye başlasan bir angarya hissi eşlik ediyor, hemen yoruluyorsun. “Hoşlandığın şeyleri yap” gibi tavsiyeler de fayda etmiyor, her şey yelkovanı izlemek kadar sıkıcı. Önceden, birkaç tane de olsa sana heyecan veren şeyler vardı; bunlara yönelik ilgini gitgide kaybederken elinden bir şey gelmemesi zihinsel bir işkenceye dönüşüyor.

 

Hayata yeniden tutunmak, elinle dumanı yakalamaya çalışmak gibi. Yaşamadığın halde ölümü bekliyorsun.

 

Bunun adı, anhedoni.

 

Anhedoni, haz yitimi anlamına geliyor. Normalde zevk alınması gereken faaliyetlerden zevk alamama, yaşam zevkinin kaybolması hali için kullanılıyor.

 

Genellikle depresyondaki kişilerde görülse de, depresyondaki her kişide görünmüyor.

 

Nedenleri arasında yakın zamanda gerçekleşmiş travmatik veya stresli bir olay, geçmişte yaşanan suistimaller ve ihmaller, yaşam kalitesini düşüren rahatsızlıklar, ciddi hastalıklar ve yeme bozuklukları sayılıyor.

 

Yaşadığımız salgın ve deneyimlediğimiz karantina hali beyinlerimizi birçok "sosyalleşme ödülünden" mahrum bırakıyor. Ödülünü alamayan beyin zevk yoksulu haline geliyor. Zevk yoksunluğu ise yaşam enerjimizi düşürüyor. Düşük yaşam enerjisi ise bizi cinsel isteksizlikten varoluş isteksizliğine kadar geniş bir isteksizlik okyasunda boğuyor.

 

Bugünlerde "neden daha çok zevk alamıyorum" diye kendimizi hırpalamak yerine, zevk alabildiğimiz kırıntılara odaklanmak zihin sağlığımız için daha uygun bir yaklaşım olabilir.

 

Zira, depresyonda olmasak bile karantinada çoğu depresyon semptomuyla birlikte yaşamak zorunda kalıyoruz.

Yazının orijinali: Anhedoni

 

Mağduriyete eğilimli kişiler

Mağduriyete eğilimli kişiler, bütün kötü olayların kendilerinin başına geldiğine inanırlar. Paranoyak değillerdir; sadece dış dünyayı algılama konusunda aşırı benmerkezcil bir tutum sergilerler.

 

Elbette bu tutumun faydaları vardır: kendilerinden ziyade başkalarının kusurlarına odaklandıkları ve bir deve kadar uzun süre kin güdebildikleri için kendi eylemlerinin sorumluluklarından kurtulurlar.

 

Elsevier Personality and Individual Differences dergisinde geçen ay yayımlanan bir makalede araştırmacılar, mağduriyet eğilimini dört ana kaynağa bağlıyorlar:

 

 

1. Farkına varılma ve onaylanma ihtiyaçları yoğundur:

 

Mağduriyete eğilimli kişiler kendilerini sıklıkla "kurban" rolünde göstererek dikkat çekmek ve onaylanmak isterler.

 

2. Ahlak konusunda seçkinci davranırlar:

 

Mağduriyete eğilimli kişiler sıklıkla kendilerini ahlaki olarak saf ve kusursuz görürler. Oysa onlara karşı çıkanlar, onları eleştirenler ve mağdur edenler ise ahlaki olarak düşük seviyededirler ve adaletsizdirler.

 

3. Empatileri düşüktür:

 

Mağduriyetlerine yönelik ilgileri bütün vicdani kapasitelerini kapladığı ve her şey zaten onların başına geldiği için başkalarının acılarına pek yer kalmaz.

 

Kendi acılarına gösterdikleri yoğun odaklanma, başkalarına zarar verme ya da zalim davranma konusunda kendilerini haklı hissetmelerine de neden olabilir.

 

4. Mağduriyetleri konusunda düşünsel geviş getirirler:

 

Mağduriyete eğilimli kişiler yaşadıklarına inandıkları mağduriyetleri sık sık ve uzun uzun düşünürler. Ancak bu düşünme süreçlerindeki en büyük etken sabit fikirlilikleridir. Dolayısıyla başka açıları kapsamaz. Bu sayede uzun yıllar ilk günkü gibi kızgın ve haklı hissedebilirler.

 

Araştırmacılar, diğer insanlarla olan ilişkilerinde olumsuzluklara daha çok odaklanan ve başkalarının niyetlerini okurken daha sık kötü niyet atfeden bu kişisel özelliğin her ortamda gelişebildiğini ve zamanla sabitleştiğini düşünüyorlar.

 

Yine de, uygun terapi yöntemleriyle, bu kişilerin kendi benmerkezcilliklerinin farkına varmaları, diğer insanların olumlu özelliklerini de hesaba katmaları, daha güçlü empati kurabilmeleri ve daha sık sorumluluk alabilmeleri sağlanabiliyor.

 

Alıntılar:

 

R.Gabay, B.Hameiri, A.Nadler - The tendency for interpersonal victimhood: The personality construct and its consequences

 

David Ley - The Victim Personality

Yazının orijinali: Mağduriyete eğilimli kişiler