top of page
Ara

Sahip olduğumuz her şey, kaybettiğimiz tek bir şeyin gölgesinde kayboluyor: Çocukluğun coşkulu kıvılcımı.


Her türlü oyuncağa sahibiz; ama çocuksu merak, odaklanma ve keyfi çoktan yitirdik.


Farklı farklı hobilerle ilgileniyoruz, eğitimlere başlıyoruz, filmlere, dizilere, şarkılara erişebiliyoruz ama o hasretini çektiğimiz duygu eksik. Bir şey olsun, o kıvılcımı yeniden yaksın istiyoruz.


Oysa eskiden kıvılcım, ne oynadığımıza bağlı değildi, çünkü içimizdeydi.



Profesör Craig Wright, Yale Üniversitesi’nde “Dehanın Doğasını Keşfetmek” adında dersler verir.


Bu derslerde pek çok dahinin, yetişkinliğinde bir görev olarak çocukluğuna dönmeye çabaladığından bahseder.


Örneğin Picasso, "Genç olmak çok uzun zamanımı aldı,” der, “Gençken Raphael gibi çizebiliyordum ama bir çocuk gibi çizebilmek ömrümü aldı.”


“Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun, büyüdüğümüzde bir sanatçı olarak nasıl kalacağımızdır."



Derslerinde Beethoven ve Rimbaud gibi sanatçılardan ve Einstein gibi bilim insanlarından örnek veren Wright, artık pek deha kalmadığını, öyle ki, artık iş geliştiren milyonerlere bile ‘dahi’ dediğimizi itiraf eder.


Ama bu zengin dahiler bile “çocuk ruhunu” korumanın peşindedir. Örneğin Elon Musk, stajyerlerini “aynı çocuklar gibi imkansızı bilmedikleri” için sevdiğini söyler.


Jeff Bezos ise uzmanlığın tuzağına düşmemek için çocuksu bir tarafa sahip olmamız gerektiğini aktarır: O taze bakış açısına ve bir aceminin zihnine.



Wright’ın dersleri, Huxley’in yıllar önce söylediği şeyi doğrular: Dehanın sırrı, çocukluk ruhunu yetişkinliğe taşıyabilmekte saklıdır.


Benzer bir noktaya, yıllar sonra Kanye West, Power şarkısında değinir:


Aklımda hazineler var ama kendi kasamı açamıyorum.


Benim çocuksu yaratıcılığım, saflığım ve dürüstlüğüm, bu yetişkin düşünceler tarafından bastırılıyor.


Gerçeklik bana yetişiyor, içimdeki çocuğumu alıyor.


Velayeti için savaşıyorum.


...


İzin verilen tek nitelik


Zamanla çocuksu yanımızı kaybederiz.


Ama asıl trajedi içinde yaşadığımız sistemin amaçlarında gizli. Erich Fromm’un anlattığı gibi, rekabet, başarı ve ilerleme zorlantısıyla çocukluğun o güzel nitelikleri bizden alınırken sadece bir tanesine izin verilir:


“Arzunu hemen doyur!”


Artık kıvılcım içimizde hissettiğimiz bir duygu olmaktan çıkar. Bir ürün, hizmet veya deneyimle satın almaya çalıştığımız bir dış etkene dönüşür.



Fromm’a göre dünya, sürekli saldırmamız gereken, bitmeyen bir tatmin vaadiyle sunulur. Bizler de her yeni ürün, hizmet ve deneyimle o kayıp kıvılcımı arayan sonsuz aç çocuklara dönüşürüz.


Her yeni ihtimalle umutlanır, sonunda yine aynı boşluğa döneriz.


Oysa aradığımız çoğu zaman yeni bir ürün veya hizmet değildir.


O utanç duymadan deneyebilen, meraklı, hayal kuran, bütün dünyaya bembeyaz sayfa gibi bakan ve oyunlarına tüm varlığıyla katılan halimizi ararız.



Bugün kıvılcımsızlıktan yakınırken bunu ürün ve hizmetlerle yamamaya çalışmamız epey hüzünlü.


Aslında istediğimiz o içsel eleştirmenin işe karışmadığı, kendi düşüncelerimizle kesilmediğimiz merak, keşif, ilerleme, öğrenme hali.


Bu nedenle bu kadar zor.


Bu nedenle Picasso, çocuk gibi çizebildiği için sevinmiş. Bu nedenle Rilke, “Çocukluğum için Tanrı'ya yakardım, işte geri geldi çocukluğum ve öyle hissediyorum ki, çocukluk, eskiden nasılsa yine öyle ağır ve hiçbir şeye yaramamış yaşlanmak.” diye yazmış.



Çocukken, dünyaya saldırmazdık. Onu keşfetmeye, anlamaya çalışırdık. Ölçmezdik, yönetmezdik, hükmetmezdik.


Ve biz onunla ilgilendikçe dünya da kendisini bize sunardı. Büyüsü de bunda saklıydı.


Bugünse, en nazik halimizde bile, ölmeden önce yapılacaklar listemizi tamamlamak için, hunharca saldırıyoruz dünyaya.


Çocukluğu yeniden kazanmak için belki de çocukken ne olmadığımızı hatırlamalıyız.


Telaşsızdık, hesapsızdık, sadece oynamak isterdik ve bununla yetinirdik.



Kaynaklar:

Yale Courses - Nature of Genius

Craig Wright - Dahilerin Gizli Alışkanlıkları

Eugenio Borgna - Ruhun Yalnızlığı

Psikolog David Smail’in danışanı James zekidir. Duyarlıdır. Yeteneklidir.


Ama okula başladığında uyum sağlayamaz. Gördükleri ona sahte, adaletsiz ve mantıksız gelir. Orada sessiz kalmayı, görünmez olmayı öğrenir. Okulun içinde saklanarak, yalıtılmış bir hayat sürer.


Dersleri resim yaparak geçirir.


Anne ve babasının endişeli bakışları arasında yetkin bir amatör ressam olur.



On yedi yaşına geldiğinde, sistemin kendi gibilerin aleyhine işlediğine ikna olmuştur. Anne ve babasıyla konuşur. Onları siyasi bir mücadeleye ikna etmeye çalışır.


Kendini ebeveynlerine sürekli açıklamak zorunda kalmak bir noktada tüketir onu.


Artık farkındalık James’i rahat bırakmaz. Hangi işe girse, kendini sahtelikle çevrili, yapay ve anlamsız bir yarışın içinde bulur. Hiçbirine ait hissetmez.


Hiçbir işte tutunamaz.



Bize hep “farkında” olmamız tavsiye edilir ama…


David Smail’e göre James’in sorunu yaşadığı problemlerin köklerini görememesi değildir. Aksine, belki de herkesten daha net görmüş, son derece keskin bir eleştiri de geliştirmiştir.


Asıl sorun şudur: Böyle bir eleştiriyi yapmaya hakkı olduğuna inanmaz.


Çünkü farkındalık için güç gerekir. Katlanabilme gücü.


Oysa kendisine benzeyen milyonlar gibi, James’e de, sistem karşısında kendisinden şüphe duyması öğretilmiştir.



Sevgi dolu, ilgili ama itaatkar ebeveynler vardır. Çocuklarını eğitim ve ilerleme gibi orta sınıf değerlerine saygı duyarak yetiştirirler. Ama farkında olmadan, yerlerini de öğretirler.


Bugün istediği kadar siyaset okusun. İstediği kadar sistemin nasıl işlediğini bilsin…


“Sınıfsal ayrıcalıkları olmayan, ebeveynleri tarafından güçlü biçimde onaylanmamış, cesaretlendirilmemiş insanlar;” diye yazar David Smail, “sığınacak hiçbir yerin olmadığı bir teşhir karşısında titrer hale gelir.”


Haklı olsalar bile.



Kırılgan birey, dünyanın maskesini düşürdüğünde, sanki düşmanca bir boşluğun ortasında kalmış gibi hisseder. Bir anda bağsız kalır. Mide bulandırıcı bir gerçek dışılık çöker üzerine.


Dünyada bir sorun olduğunu kabul etmek yerine, kendimizde bir sorun olduğuna inanmak daha rahatlatıcı değil midir?


Aklımızla, zekamızla, duyarlılığımızla bulduğumuz hakikate ihanet ederiz. Sadece gücümüz yok diye.


“Hayır,” deriz. “Hayır, eleştirmeye hakkım yok.”


Ve o acımasız soru: “Yapan nasıl yapıyor?”



İnanmadığımız bir hikayeye inanmaya çalışırız. Tutunamayanlar’da Turgut’un dediği gibi, diğerleri gibi hissedememenin yabancılığını geride kalmak zanneder ve nefes nefese onlara yetişmeye çalışırız.


Ama nafile.


Bazı insanlar, fotoğraf çektirilirken bile role bürünemezler. Bu anlamsız rol yapma oyununda kırılgan özgüven, saldırgan bir dünyada parçalara ayrılır.


Sonra kaçmak isteriz. Dünyadan kurtulmak isteriz. Sistem bize bir çıkış yolu sunar:


“Hasta olduğunu kabul et.”



Kendine haksızca saldırmaktan bitap düşmüş kişi ne yapar?


Teklifi kabul eder.


Sağlıksız bir toplumda, ekonomik ve siyasi güvensizliğin yarattığı hasarı, kişisel zayıflığı olarak görür. Elindeki tek güçten, sağlıksız bir sisteme uyumsuzluğun gücünden de vazgeçer.


Kendi hakikatini, son kalesini terk eder.


Doğru zamanı bekleyen dondurulmuş bir hayal kırıklığı ve öfkeyle yorganın altına girer.



Oysa, bir yol daha var: James yorganın altına girmek yerine, dünyaya daha soğuk ama gerçekçi gözlerle bakabilir.


Adaletsizliklere kırılmak yerine, oyunda bir parça olmadığı için kendine saygı duyabilir.


Sahipsiz tohumlar gibi etrafa saçılmış, her biri sessizce acı çeken benzerlerini bulup, onlarla dayanışabilir.


Zekasını, vicdanını ve yeteneğini; yani gücünü kullanarak bir etki alanı oluşturabilir.


Ve “Hayır, sorun bende değil,” diyebilir.



Kaynaklar:

David Smail - The Nature of Unhappiness

David Smail - Power, Interest and Psychology

Albert Camus, büyük işlerin önemsiz başlangıçlardan doğduğunu yazar. Büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar.


Bazen böyle beklenmedik anlarda, içimizde gizli kalmış bir potansiyelin varlığını sezdiğimiz anlar olur. Bir hazine dedektörünün ötmesi gibi, varlığımızın merkezinden bir ses yankılanır.


“Sesi duymamız yetmez” der Alain de Botton, “Onu bulmamız için, bir arkeolog gibi toprağı kazmayı öğrenmeliyiz.”



Herhangi bir şey tetikleyebilir hazine dedektörümüzü: Bir film sahnesi, Instagram’da gördüğümüz bir paylaşım, bir dostumuzun “aslında sen yapabilirsin bunu,” demesi.


Ama bu telaş çağında arkeoloğun sabrını ve sistematik disiplinini taşımamız zordur.


Beklentilerimiz hemen gerçekleşmeyince sıkılır, ertelemeye koyuluruz. Ve nihayetinde, modern dünyanın içimize zerk ettiği telaş konuşmaya başlar:


"Gerçekten potansiyelin olsaydı daha kolay olması gerekmez miydi? Vaktini boşuna harcıyorsun!”



Oysa profesör Adam Grant, Hidden Potential adlı kitabında, rahatsızlık duygusuna sebat edebilen insanların, o gömülü hazineyi açığa çıkarabildiğini yazar:


“İşlenmemiş bir elmasın değeri, başlangıçta parlayıp parlamamasıyla değil, ısıya ve basınca ne kadar dayanabildiğiyle ölçülür.”


Sıkıntıya katlanabilmek sadece bir süper güç değil, sahici bir yaşamın da ön koşuludur.



Peki, rahatsızlık duygusuna katlanmak neden bu kadar hayati?


Çünkü o içsel sinyali takip etmemiz, çoğu zaman konfor alanımızdan uzaklaşmayı gerektirir. Adam Grant, saklı potansiyelimizi açığa çıkarmak için üç konuda cesur olmamız gerektiğini söyler:


- Güvenli kalıpları terk etme cesareti


- Hazır hissetmeden harekete geçme cesareti


- Hata yapma cesareti


1. Güvenli kalıpları terk etme cesareti:


Artık bize keyif vermedikçe kendi projelerimizin başına oturamıyoruz. Kendimize uygun bir taktik, bir strateji, bir rutin arıyoruz.


Adam Grant’ın çalışmaları, konu saklı potansiyel olunca, rahat yolun en iyi yol olmadığını gösterir.


Hatta çoğu zaman bizi en çok rahatsız eden yol en iyi yoldur. Çünkü kullanmadığımız duygusal kaslarımızı geliştirmemizi sağlar.


Grant şöyle yazar: “Eğer rahat ve keyifliyseniz, yanlış yoldasınız demektir.”


2. Hazır hissetmeden harekete geçme cesareti:


Bir beceride ustalaşacak kadar pratik yapana kadar, o beceriyle gerçekten rahat olamayız. Ama ustalaşmadan önce pratik yapmak da rahatsızlık verir.


Bu nedenle ikinci bir cesaret biçimi gerekir: Bilgi edindikçe onu kullanabilecek kadar cesur olmak.


Eğer yazacaksak yazmaya, çizeceksek çizmeye, öğreteceksek öğretmeye hemen başlamalıyız.


Tam hazır olduğumuzu düşündüğümüz gün asla gelmeyebilir. Sadece adım atarak hazır hale gelebiliriz.


3. Hata yapma cesareti:


Hata yaptığımızda, aptal görüneceğimize, alaya alınacağımıza, utançtan kıpkırmızı olacağımıza ve saatler boyu rahatsız hissedeceğimize inanırız.


Hatalara geçmişimizden utanmak için değil, geleceğimizi eğitmek için bakmayı öğrendiğimizde, o ilk rahatsızlık dalgası geçer geçmez, geriye daha akıllı bir bakış açısı, yükselmiş özgüven, kendimize gülebilme yeteneği ve genişlemiş bir konfor alanı kalır.


Hata yapma rahatsızlığını azaltmanın en iyi yolu daha çok ve daha doğru hatalar yapmaktır.



Adam Grant’ın çalışmaları, Joseph Campbell’i haklı çıkarıyor: Girmekten korktuğumuz mağara, aradığımız hazineyi barındırır.


Ama ne yazık ki rahatsızlığa katlanma gücümüz giderek azalıyor. Hayatımız, içimizde yankılanan sinyallere rağmen sürdüremediğimiz planların mezarlığına dönüşüyor.


Belki de rahatsızlıktan bu kadar korkmamalıyız. Marcus Aurelius’un sözleriyle:


“Korkmamız gereken ölüm ve yenilgiler değil, doğamıza uygun o hayata hiç başlamamaktır.”



Kaynaklar:

Adam Grant - Hidden Potential

Cal Newport - So Good They Can't Ignore You

Albert Camus - Sisifor Söylemi

Joseph Campbell - Kahramanın Sonsuz Yolculuğu

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page