Çırpındıkça batmak
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Alan Watts, Doğu felsefesini Batı’ya taşıyan en etkili isimlerden biriydi. Bugün okuduğumuz birçok batılı Budist eğitmeni o eğitti. Milyonlara kontrolü bırakabilmeyi anlattı:
“Su içinde çırpınan batar; çırpınmayı bırakan yüzer.”
Belki de yapmamız gereken daha çok çabalamak değil, daha az direnmekti.
Ama Watts, kendi hayatında bunu her zaman başaramadı. Alkolizmle savaştı, evlilikleri dağıldı, elli sekiz yaşında hayatını kaybetti.
…
Önem verdiğimiz her şeyde dirençle karşılaşırız. Kimlik sorunu haline getiririz. Çünkü başarısız biri olmak istemeyiz.
Direnci aşamayınca kendimizi sahte bir çaba içinde buluruz. İlişki sorunu yaşayan, ilişki hakkında ne varsa okur; konuşması gereken, başkalarına anlatır; yazamayan sayfalarca yazma planı yapar.
İçimizde bir kez daha incinmeyi göze alamayan bir benlik var. Ve o parça, kırılmayacağımıza dair bir güvence arar. Asla gelmeyecek bir güvence.
…
İçimizdeki direnç utançtan beslenir. Kendimize verdiğimiz sözleri tutamamanın utancından. Her başarısız girişim iradeden koparıp dirence ekler.
Utanç, demişti Carl Jung, ruhu yiyip bitiren bir duygudur. Bu utançla yüzleşmemek için dışarıya bakarız. Yeni bir taktik. Yeni bir reçete. Belki bir uygulama. "Doğru yöntemi bulsam yapardım" deriz.
Yöntemi değiştirdikçe sorunun yöntem olmadığını görmezden geliriz. Daha da telaşla çırpınırız.
…
Kimse "korkuyorum" demez. "Hazır değilim" der. "Biraz daha düşünmem lazım" der. "Doğru zaman gelecek" der. Direnç, kendini her zaman mantığın arkasına saklar.
Asıl korkumuz başarısızlık değil. Bir şeyi ciddiye alıp ona rağmen yetememekten korkarız. Denenmemiş bir hayat taşımak ağır, ama denenmiş ve kırılmış bir hayat daha ağır görünüyor bize.
Girmeye cesaret edemeyiz, dönmeye razı olamayız. Eşikte kalırız.
…
Keşke mükemmeliyetçiliğimiz ustalıktan kaynaklansaydı. Ama bizler, zaten eşsiz olan bir eseri kusursuz hale getirmeye çalışan Michelangelo değiliz.
Bizimki, "yapamazsam mahvolurum" korkusuyla hiç başlamamak. Mükemmel anı beklemek. Her şeyi değiştirecek bilgiyi edinmek. Ve çabaladığımızı zannederken direnci beslemek.
Anne Lamott, mükemmeliyetçiliği içimizdeki diktatörün sesi olarak tanımlar. O ses hep aynı şeyi fısıldar:
“Yapamazsan, görürsün!”
…
İçimizdeki diktatör, içinde yaşadığımız kültür tarafından pekiştirilir.
Reklamlarda, kitaplarda, videolarda hep daha çok çabalamamız gerektiği söylenir. “Harekete geç,” “Yapabilirsin,” “Yapabilmenin beş yolu.”
Seth Godin'in dediği gibi, "hakim sistem, eşikte bekleyen, hayaller kuran ama hiç adım atmayan korkak ve pasif tüketiciler ister."
Çabalamaya çağıran her ses, "yeterince çabalamıyorsun" diyor. Onlar para kazanırken biz biraz daha çırpınıyoruz. Daha derine batıyoruz.
…
İçimizde direnç büyüdüğünde belki şu soruyu hatırlamalıyız: “Başarısız olmayacağını bilseydin, ne yapmak isterdin?”
Ve sadece onu yapmak.
Çünkü Watts, sürekli aynı konuyu düşündüğümüzde, bir süre sonra düşüncelerden başka bir şeyimizin kalmayacağını söyler. Gerçeklikle bağımız kopar.
Artık neyden korktuğumuzu bile hatırlayamayız. Sadece güvence ararız.
…
Ama kimse bize güvence veremez. Hatalarımızla ve kusurlarımızla yaşayabilmek tek güvencemiz.
Watts, kendini kusurlu bir rehber olarak görüyordu. Kimseye yukarıdan bir kurtuluş vaat etmediğini açıkça söylüyordu: “Bir tabela kirli ve paslı da olsa, doğru yolu gösterebilir.”
Bir keresinde "Kendinizi bir bulut gibi görmeniz lazım.” demişti; “Bir bulutun hiç yanlış bir şekilde olduğu görülmüş müdür?"
Bir bulut gibi yaşadı; kendi cenneti ve kendi cehennemiyle.
Kaynaklar:
Alan Watts - Wisdom of Insecurity
Alan Watts Lectures and Essays
Monica Furlong - Zen Effects
Seth Godin - Mel Robbins Interview
Anne Lamott - Good Writing
Steven Pressfield - Yaratma Savaşı







Yorumlar