top of page
Ara

Hedeflerimizin çoğunda ölüler bizden daha başarılı.


Öfkelendiğimizde bağırmak istemeyiz. Aşırı düşünce girdabında boğulmak istemeyiz. Depresif hissetmek istemeyiz. Liste uzar gider…


Ogden Lindsley bu listeye bir isim verir: “Ölü İnsanın Hedefleri.”


Zira bir ceset asla aşırı düşünmez, asla depresif hissetmez, asla bağırmaz.



Sürekli kendimize “yapma” dediğimizde ister istemez sorunlu bir insan gibi hissederiz. İrademiz yara alır.


Öfkelenmemek için konuşmaktan kaçınırız. Konuşmamak için yüz yüze gelmekten kaçınırız. Yüz yüze gelmemek için iletişimden kaçınırız.


Reddedilmiş hissetmemek için istemekten kaçınırız. Hoşlandığımız kişiye yazmayız. Zam istemeyiz. İşe başvurmayız.


Hayal kurmaktan kaçınmak için kendimizi gerçekçilik adı altında kötümser bir zindana koyarız.



Ölü insan hedeflerinin peşinden koştuğumuzda duygularımızdan da kaçarız.


Ancak insani hisleri seçici olarak uyuşturamayız. Acıdan kaçmak için duygusal dünyamızın sesini kıstığımızda, neşeyi, sevgiyi ve coşkuyu da sessize alırız.


Kaygı gider ama onunla birlikte neşe de gider.


Russ Harris, tam tersi bir yol önerir: Canlılığı.


Hayalimizde sihirli bir değnek düşünmemizi ister. Bu değneği kullandığımızda olumsuz duygu ve düşüncelerimiz hiçbir yere gitmez. Ama onların varlıklarına rağmen hareket etme gücüne erişiriz.



Yapamadıklarımız kadar yapabildiklerimize de odaklansaydık, nasıl olurduk?


“Bağırmayan bir insan olmak istiyorum” diyoruz. Tamam bağırmayacaksın. Ama aslında ne söylemek isterdin?


Aşırı düşüncelere dalmak istemiyoruz. Peki, dalmayalım. Ama zihnimizi hangi düşüncelerle doldurmak istiyoruz?


Reddedilmiş hissetmek istemiyoruz. Reddedilmeyeceğini bilseydin, en çok neyi isterdin?



Canlı olmanın kanıtı olan her şeyi törpülüyoruz. Stresi, kaygıyı, çelişkiyi yok etmeye çalışırken aslında hissetmeyen birer kadavraya dönüşüyoruz.


Sürekli kendini incelemekten yaşamayı unutmuş gölgeler gibi geziniyoruz.


Kadim zamanlarda yin ve yang birlikte yaşatılırdı. Çelişkili hallerin birlikteliğinden kuvvet doğardı. Bugünün kişisel gelişim kültürü bizi yaşamaya değil, semptomsuz yaşamaya çağırıyor. Stres yaşama. Kaygı hissetme. Olumsuz düşünme.


En az bir ölü kadar zihnini boşalt.



Harris, eylemlerimize odaklanmamız için bir yol önerir. Sanki peşimizde her anımızı kaydeden bir belgesel ekibi varmış gibi düşünebiliriz.


Bu kamera iç dünyamızdaki fırtınaları, "kaygım bitsin, sonra yaşarım" kavgalarımızı göremez; sadece dışarıya yansıyan eylemlerimizi kaydeder.


Eylemlerimiz yoksa, kaydedilecek de bir şey olmaz.


Zaten hayat, eylemlerimizin toplamı değil midir?



Viktor Frankl’a göre gerçekte ihtiyacımız olan gerilimsizlik değil, değerli bir hedef için çabalamaktır.


Ölü bir insanın ne gidebilecek bir yeri vardır, ne de varacak bir hedefi. Kendimizi “yapma”larla yorduğumuzda belki de Jung’un sorusunu hatırlayabiliriz: Benliğinin hangi görevini sürekli ihmal ediyorsun?


Bağırmasaydık ne söylerdik? Aşırı düşünmeseydik neye odaklanırdık? Depresifliğimizin altında hangi umutlarımızı gizliyoruz?


Ölüler hata yapmaz. Çünkü hiçbir şey yapmaz.



Kaynaklar:

Russ Harris - ACT Made Simple

Russ Harris - Mutluluk Tuzağı

James Hollis - Hauntings: Dispelling the Ghosts Who Run Our Lives

Viktor Frankl - İnsanın Anlam Arayışı

Alan Watts, Doğu felsefesini Batı’ya taşıyan en etkili isimlerden biriydi. Bugün okuduğumuz birçok batılı Budist eğitmeni o eğitti. Milyonlara kontrolü bırakabilmeyi anlattı:


“Su içinde çırpınan batar; çırpınmayı bırakan yüzer.”


Belki de yapmamız gereken daha çok çabalamak değil, daha az direnmekti.


Ama Watts, kendi hayatında bunu her zaman başaramadı. Alkolizmle savaştı, evlilikleri dağıldı, elli sekiz yaşında hayatını kaybetti.



Önem verdiğimiz her şeyde dirençle karşılaşırız. Kimlik sorunu haline getiririz. Çünkü başarısız biri olmak istemeyiz.


Direnci aşamayınca kendimizi sahte bir çaba içinde buluruz. İlişki sorunu yaşayan, ilişki hakkında ne varsa okur; konuşması gereken, başkalarına anlatır; yazamayan sayfalarca yazma planı yapar.


İçimizde bir kez daha incinmeyi göze alamayan bir benlik var. Ve o parça, kırılmayacağımıza dair bir güvence arar. Asla gelmeyecek bir güvence.



İçimizdeki direnç utançtan beslenir. Kendimize verdiğimiz sözleri tutamamanın utancından. Her başarısız girişim iradeden koparıp dirence ekler.


Utanç, demişti Carl Jung, ruhu yiyip bitiren bir duygudur. Bu utançla yüzleşmemek için dışarıya bakarız. Yeni bir taktik. Yeni bir reçete. Belki bir uygulama. "Doğru yöntemi bulsam yapardım" deriz.


Yöntemi değiştirdikçe sorunun yöntem olmadığını görmezden geliriz. Daha da telaşla çırpınırız.



Kimse "korkuyorum" demez. "Hazır değilim" der. "Biraz daha düşünmem lazım" der. "Doğru zaman gelecek" der. Direnç, kendini her zaman mantığın arkasına saklar.


Asıl korkumuz başarısızlık değil. Bir şeyi ciddiye alıp ona rağmen yetememekten korkarız. Denenmemiş bir hayat taşımak ağır, ama denenmiş ve kırılmış bir hayat daha ağır görünüyor bize.


Girmeye cesaret edemeyiz, dönmeye razı olamayız. Eşikte kalırız.



Keşke mükemmeliyetçiliğimiz ustalıktan kaynaklansaydı. Ama bizler, zaten eşsiz olan bir eseri kusursuz hale getirmeye çalışan Michelangelo değiliz.


Bizimki, "yapamazsam mahvolurum" korkusuyla hiç başlamamak. Mükemmel anı beklemek. Her şeyi değiştirecek bilgiyi edinmek. Ve çabaladığımızı zannederken direnci beslemek.


Anne Lamott, mükemmeliyetçiliği içimizdeki diktatörün sesi olarak tanımlar. O ses hep aynı şeyi fısıldar:


“Yapamazsan, görürsün!”



İçimizdeki diktatör, içinde yaşadığımız kültür tarafından pekiştirilir.


Reklamlarda, kitaplarda, videolarda hep daha çok çabalamamız gerektiği söylenir. “Harekete geç,” “Yapabilirsin,” “Yapabilmenin beş yolu.”


Seth Godin'in dediği gibi, "hakim sistem, eşikte bekleyen, hayaller kuran ama hiç adım atmayan korkak ve pasif tüketiciler ister."


Çabalamaya çağıran her ses, "yeterince çabalamıyorsun" diyor. Onlar para kazanırken biz biraz daha çırpınıyoruz. Daha derine batıyoruz.



İçimizde direnç büyüdüğünde belki şu soruyu hatırlamalıyız: “Başarısız olmayacağını bilseydin, ne yapmak isterdin?”


Ve sadece onu yapmak.


Çünkü Watts, sürekli aynı konuyu düşündüğümüzde, bir süre sonra düşüncelerden başka bir şeyimizin kalmayacağını söyler. Gerçeklikle bağımız kopar.


Artık neyden korktuğumuzu bile hatırlayamayız. Sadece güvence ararız.



Ama kimse bize güvence veremez. Hatalarımızla ve kusurlarımızla yaşayabilmek tek güvencemiz.


Watts, kendini kusurlu bir rehber olarak görüyordu. Kimseye yukarıdan bir kurtuluş vaat etmediğini açıkça söylüyordu: “Bir tabela kirli ve paslı da olsa, doğru yolu gösterebilir.”


Bir keresinde "Kendinizi bir bulut gibi görmeniz lazım.” demişti; “Bir bulutun hiç yanlış bir şekilde olduğu görülmüş müdür?"


Bir bulut gibi yaşadı; kendi cenneti ve kendi cehennemiyle.



Kaynaklar:

Alan Watts - Wisdom of Insecurity

Alan Watts Lectures and Essays

Monica Furlong - Zen Effects

Seth Godin - Mel Robbins Interview

Anne Lamott - Good Writing

Steven Pressfield - Yaratma Savaşı

Bilmek zaruridir. Ne var ki nadiren yeter.


Kaynağını öğrendik diye somurtmayı bırakamayız. Onay almadığımızda yetersizlik geliyorsa, gelmeye devam eder.


Kendimizi hissedebilen düşünme makineleri zannederiz. Damasio, tam tersini yazar: Bizler, düşünebilen hissetme makineleriyiz.


Önce duygular gelir. Her zaman. En mantıklı olduğumuzu sandığımız anlarda bile.



Bir fil sürücüsü yolu bilir. Ama dizginleri çekiştirmeye başladığında fil bildiğini okur. Filin kendi korkuları, kendi arzuları vardır.


Buda, insanı fil sürücüsüne benzetir. Kendi filini eğitmek için yıllarca pratik yapmıştır.


Bugün file hemen hakim olmak istiyoruz.


Sorunlarımızın kaynağının çocukluk olduğunu öğrendik ve adını koyduk diye fil filliğinden vazgeçmez.


Durmak isterse durur. Bir yere gitmek isterse gider.



Fil, karmaşıklığı sevmez. Onun için basit ve tanıdık acılar, belirsiz olasılıklardan daha makul gelir. Çünkü kendi karanlığında, en azından ölmeyeceğini bilir.


Bir projeye başlamayı çok isteriz. Yine de adım atıp atmayacağımızı hayallerimiz değil, boş sayfanın başındaki hislerimiz belirler.


Özür dilemeye karar veririz. Kelimeler hazır. Yine de o an geldiğinde içimizdeki fil olası tepkilerin ağırlığından ürker.


Kıpırdamaz.



Simone Weil, file ruhunu verir. Ama ruhun özgür olmadığını söyler. Ruh da, yer çekimine benzer yasalarla yönetilir.


Yer çekimi hakkında bilgilenmemiz, aşağı çekilmeyeceğimiz anlamına gelmez.


Weil’e göre ruh, bilinmez bir hafifliğin ürkütücülüğü karşısında yuva hissi veren tanıdık acıya doğru çekilir.


Yer çekimiyle kavga etmeyiz. Ne var ki tanıdık acıya çekilmemizle ederiz.


Sanki irade sorunuymuş gibi.



Acının kaynağını anlamak, çözmeye yetmez. Peki neye yarar? Kendimizden daha az şüphe duyarız. Kendimizi daha az iradesiz sayarız. Üzerimizdeki baskı hafifler.


Ama “madem öğrendim, hemen çözmeliyim” zihniyetindeysek, bilgi yeni bir kamçıya dönüşür.


Çünkü bilip de yapmamak çok daha acıtır.


Başkalarını memnun etmeye çalışmanın bizi tükettiğini öğrendiğimizde, yine hemen "hayır" diyemeyiz. Bu sefer tükenmişliğimize bir de suçluluk eklenir.



Eskiler iradenin sınırlarını kabul ederdi. İncil’de şöyle yazar:


“Ruh ister ama beden güçsüzdür.”


Bugün, yirmi yıllık kanamanın, onu anladık diye hemen durmasını bekliyoruz.


Sadece kendimizden mi?


Sevdiklerimize gerçekleri sıraladık diye değişmelerini talep ediyoruz.


Değişmeyince onları aptal, cahil ve saygısız sayıyoruz.



“Soğuktan donanlar karı hatırlamaz,” diye yazar Emily Dickinson. Karar anlarında tanıdık acının da çekimini göremeyiz.


Dil öğrenmeyi çok istiyor olabiliriz. Peki, en ufak hataya karşı bir hoşgörüsüzlüğümüz varsa?


Arkadaşımız ayrılık konuşması yapması gerektiğini biliyor. Peki ya yüz yüze geldiğinde ölecek gibi hissediyorsa?


Hareket edebilir miyiz?



Her gün yer çekimine rağmen yaşıyoruz. Çünkü beklentilerimizi buna göre ayarlıyoruz.


Ruhun yer çekimi bizi tanıdık acılara çekmeye devam edecek. Somurtacağız, yetersiz hissedeceğiz; “bir daha yapmayacağım” dediklerimizi tekrar yapacağız.


Sevdiklerimize kızacağız.


Ama her çekildiğimizde aynı ağırlıkta orada kalmak zorunda değiliz. Her seferinde biraz daha hafif kalkmayı öğrenebiliriz.


Bizler, düşünebilen hissetme makineleriyiz.



Kaynakça

Antonio Damasio - Descartes'in Yanılgısı

Jonathan Haidt - Mutluluk Varsayımı

Simone Weil - Yerçekimi ve İnayet

İncil - Matta

Emily Dickinson - Büyük Bir Acıdan Sonra

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page