top of page
Ara

Alan Watts, Doğu felsefesini Batı’ya taşıyan en etkili isimlerden biriydi. Bugün okuduğumuz birçok batılı Budist eğitmeni o eğitti. Milyonlara kontrolü bırakabilmeyi anlattı:


“Su içinde çırpınan batar; çırpınmayı bırakan yüzer.”


Belki de yapmamız gereken daha çok çabalamak değil, daha az direnmekti.


Ama Watts, kendi hayatında bunu her zaman başaramadı. Alkolizmle savaştı, evlilikleri dağıldı, elli sekiz yaşında hayatını kaybetti.



Önem verdiğimiz her şeyde dirençle karşılaşırız. Kimlik sorunu haline getiririz. Çünkü başarısız biri olmak istemeyiz.


Direnci aşamayınca kendimizi sahte bir çaba içinde buluruz. İlişki sorunu yaşayan, ilişki hakkında ne varsa okur; konuşması gereken, başkalarına anlatır; yazamayan sayfalarca yazma planı yapar.


İçimizde bir kez daha incinmeyi göze alamayan bir benlik var. Ve o parça, kırılmayacağımıza dair bir güvence arar. Asla gelmeyecek bir güvence.



İçimizdeki direnç utançtan beslenir. Kendimize verdiğimiz sözleri tutamamanın utancından. Her başarısız girişim iradeden koparıp dirence ekler.


Utanç, demişti Carl Jung, ruhu yiyip bitiren bir duygudur. Bu utançla yüzleşmemek için dışarıya bakarız. Yeni bir taktik. Yeni bir reçete. Belki bir uygulama. "Doğru yöntemi bulsam yapardım" deriz.


Yöntemi değiştirdikçe sorunun yöntem olmadığını görmezden geliriz. Daha da telaşla çırpınırız.



Kimse "korkuyorum" demez. "Hazır değilim" der. "Biraz daha düşünmem lazım" der. "Doğru zaman gelecek" der. Direnç, kendini her zaman mantığın arkasına saklar.


Asıl korkumuz başarısızlık değil. Bir şeyi ciddiye alıp ona rağmen yetememekten korkarız. Denenmemiş bir hayat taşımak ağır, ama denenmiş ve kırılmış bir hayat daha ağır görünüyor bize.


Girmeye cesaret edemeyiz, dönmeye razı olamayız. Eşikte kalırız.



Keşke mükemmeliyetçiliğimiz ustalıktan kaynaklansaydı. Ama bizler, zaten eşsiz olan bir eseri kusursuz hale getirmeye çalışan Michelangelo değiliz.


Bizimki, "yapamazsam mahvolurum" korkusuyla hiç başlamamak. Mükemmel anı beklemek. Her şeyi değiştirecek bilgiyi edinmek. Ve çabaladığımızı zannederken direnci beslemek.


Anne Lamott, mükemmeliyetçiliği içimizdeki diktatörün sesi olarak tanımlar. O ses hep aynı şeyi fısıldar:


“Yapamazsan, görürsün!”



İçimizdeki diktatör, içinde yaşadığımız kültür tarafından pekiştirilir.


Reklamlarda, kitaplarda, videolarda hep daha çok çabalamamız gerektiği söylenir. “Harekete geç,” “Yapabilirsin,” “Yapabilmenin beş yolu.”


Seth Godin'in dediği gibi, "hakim sistem, eşikte bekleyen, hayaller kuran ama hiç adım atmayan korkak ve pasif tüketiciler ister."


Çabalamaya çağıran her ses, "yeterince çabalamıyorsun" diyor. Onlar para kazanırken biz biraz daha çırpınıyoruz. Daha derine batıyoruz.



İçimizde direnç büyüdüğünde belki şu soruyu hatırlamalıyız: “Başarısız olmayacağını bilseydin, ne yapmak isterdin?”


Ve sadece onu yapmak.


Çünkü Watts, sürekli aynı konuyu düşündüğümüzde, bir süre sonra düşüncelerden başka bir şeyimizin kalmayacağını söyler. Gerçeklikle bağımız kopar.


Artık neyden korktuğumuzu bile hatırlayamayız. Sadece güvence ararız.



Ama kimse bize güvence veremez. Hatalarımızla ve kusurlarımızla yaşayabilmek tek güvencemiz.


Watts, kendini kusurlu bir rehber olarak görüyordu. Kimseye yukarıdan bir kurtuluş vaat etmediğini açıkça söylüyordu: “Bir tabela kirli ve paslı da olsa, doğru yolu gösterebilir.”


Bir keresinde "Kendinizi bir bulut gibi görmeniz lazım.” demişti; “Bir bulutun hiç yanlış bir şekilde olduğu görülmüş müdür?"


Bir bulut gibi yaşadı; kendi cenneti ve kendi cehennemiyle.



Kaynaklar:

Alan Watts - Wisdom of Insecurity

Alan Watts Lectures and Essays

Monica Furlong - Zen Effects

Seth Godin - Mel Robbins Interview

Anne Lamott - Good Writing

Steven Pressfield - Yaratma Savaşı

Eskiden aşk, engellerle tanımlanıyordu; dağlar, çöller ve ayırmak isteyen kötü kalpli ebeveynler. Bugün daha büyük bir engelle karşı karşıyayız: İmkansız beklentiler.


Partnerimizin iyi bir dost, tutkulu bir aşık, entelektüel bir denk ve duygusal bir liman olmasını bekliyoruz.


Ve sorun yaşadığımızda, sessiz bir kuşku beliriyor zihnimizde:


“Buna katlanmalı mıyım, yoksa kendime ihanet mi ediyorum?”



Esther Perel, "Eskiden bir köyün sunduğunu bugün tek bir kişiden bekliyoruz" diye yazar. Bu muazzam bir yüktür. Ama tuhaf olan beklentinin büyüklüğünden ziyade çelişkisidir.


Çünkü bu kadar rol için uyumlanma gerekir. Oysa her yerde “Kendin ol!” sloganları görüyoruz. Uyumlanmanın ihanet olduğunu öğreniyoruz. Ama başkası bize uyumlansın istiyoruz.


Bunu sinsi bir yolla yapıyoruz. “İstiyoruz,” demiyoruz da, “iyi sevgili böyle olur,” diyoruz.


Oysa korktuğumuz için uyumlanmakla, köklenmek için uyum sağlamak aynı şey değil. Ama kim köklenmekten bahsediyor ki?



Bugünlere bir anda gelmedik.


Önce romantik hareket bize doğru kişiyle aşkın zahmetsiz olacağını söyledi; zorlanmayı sevgisizlik saydık.


Sonra bireysellik kültürü “kendine sadık kal”ı “rahatsızsan git”e çevirdi, sosyal medya her köşeye mutlu çiftler ve sonsuz seçenekler yerleştirdi; biz de kalmayı zayıflık saydık ve elimizdekini azımsadık.


Bugünse farkındalık adı altında sürekli nasıl hissettiğimize bakıyoruz. Hislerimizden sevdiğimiz insanı sorumlu tutuyoruz.



Oysa ruh eşi bulunmaz, yaratılır. Artık karşılıklı emekle bir ruh eşi yaratmıyoruz, en az sorun çıkaranla devam ediyoruz.


Onarılması gereken ufak pürüzler, elenme işaretlerine dönüştü. Belirsizliğin erotik doğası gitti yerine bir gün pişmanlıkla uyanmanın kaygısı geldi: “Ya boşuna zaman harcıyorsam?”


Sevgililer artık birbirlerini hafifçe tutuyor. Suya girmeyip ayaklarıyla oynayanlar gibi.


Birlikteyiz ama kesinlik yok. Yan yanayız ama bağlanmış değiliz. Yalnız değiliz ama yalnızız. Sürekli şüphe, benimsenmemenin kızgınlığı ve sürekli bir açlık.



Bugün herkes özel hissediyor. Ama kimse özel hissettirilmiyor. Bunun hüsranını yaşıyoruz.


Herkes “olduğu kişi için” sevilmek istiyor. Ama sevgi performansa dönüştü:


Mesajıma beklediğim hızda döndün mü? Tatil planını ne kadar önceden yaptın? Ben söylemeden kırıldığımı anladın mı?


Ve beklediğimizi alamadığımızda içimizde aynı cümle dolaşıyor: Ben bu ilişkiye bunun için mi katlanıyorum?



Güçlü bir ilişkiyi Sally Rooney’in tarifinde görebiliriz: “Yıllar boyunca, aynı toprak parçasını paylaşan, birbirlerine yer açmak için bükülen, alışılmadık şekiller alan iki küçük bitki gibi…”


Ama biz bükülmekten korkuyoruz. Alan açmayı taviz, bükülmeyi kendimize ihanet sayıyoruz.


Modern ilişkinin gizli korkusu bu: Ya kalırsam ve beklediğim hayatı kaçırırsam?


Ocean Vuong'un yazdığı gibi; hiçbir şey sonsuza dek sürmez derler, ama aslında korktukları, bir şeyin onu sevebileceklerinden daha uzun sürmesidir.



Alain de Botton, hangi partneri seçersek seçelim yanlış kişiyi seçtiğimizi iddia eder. Çünkü herkes bu beklentilerin altında ezilir. Biz de. Onlar da.


Yine de beklentilerimizi sorgulamayız. Bunun yerine karşımızdakini sürekli onarılması gereken hasarlı bir bina gibi görürüz.


Herkes özel hissetmek istiyor ama bunun yerine düzeltilmesi gereken bir hata muamelesi görüyor.


Lana Del Rey, aşkın bu çelişkisini ironik bir şekilde dile getiriyor: “Seninle olmak varken, neden en iyisini bekleyeyim ki?”



Eskiden aştığımız engeller bir ilişkinin gücünü gösterirdi. Çiftler, çözülmemiş birçok sorunla birlikte yaşayabilirlerdi. Ama birbirlerini bırakmayacağını bilirlerdi.


Bugün en ufak sorunlar bizi şüpheye düşürüyor. Kendimize ihanet etmeyelim diye hafifçe tutuyoruz ilişkinin ucundan.


Kundera bizi uyarmıştı. Ayaklarımızı bağlamaması için ilişkinin ağırlığından kaçabiliriz.


Ama asıl dayanılmaz olan hafiflikmiş.



Kaynaklar:

Esther Perel - Mating in Captivity

Sally Rooney - Normal People

Ocean Vuong - On Earth We're Briefly Gorgeous

Lori Gottlieb - Belki de Biriyle Konuşmalısın

Alain de Botton - Why You Will Marry the Wrong Person

Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı’nda birçok insanın pazar günleri derin bir boşluğa düştüğünü yazar.


Hafta içi görevler ve sorumluluklar zihni meşgul eder. Ancak pazar günü geldiğinde yapılacak görevler azalır, dikkat dağıtıcı işler kaybolur ve kişi kendi iç dünyasıyla baş başa kalır.


Bu karşılaşma onda huzursuzluk ve boşluk hissi yaratır.


Frankl buna “Pazar nevrozu” der.



Bazı düşünürler bu durumu horror vacui, yani boşluk dehşeti olarak adlandırır.


Çünkü böyle anlarda, tüm bu koşuşturmanın anlamdan ne kadar yoksun olduğunu fark ederiz. Yoksunlukla yüzleşmek yerine onu alkol, işkoliklik, hatta kişisel gelişimle doldurmaya çalışırız.


Eric Hoffer, en büyük gösterişlerimizi içimizdeki kötülüğü gizlemek için değil, boşluğumuzu saklamak için yaptığımızı söyler.


Çünkü saklaması en zor olan şey, aslında orada olmayan şeydir.


Sahtelik, boşluğun başında nöbet tutmaktır.



Frankl, hissettiğimiz huzursuzluğun aslında bir canlılık göstergesi olduğunu vurgular.


Bir yandan hayvani dürtülerimizden, diğer yandan gelenek ve göreneklerden uzaklaştığımız için sık sık yön bulmakta zorlanırız. O zaman da ya bize söyleneni yaparız, ya da diğer insanların yaptıklarını…


Böylece durduğumuzda hissettiğimiz huzursuzluk, sahteliğimizin yansıtır.


Gün gelir, artık isyan etmez oluruz. Huzurlu olduğumuz için değil, makineleştiğimiz için.



Eylemsizliğin Özgürlüğü


Ama ne yazık ki çoğumuz iki saat bile duramayız. İçimizdeki kıpırtıyı bir anlam çığlığı olarak görmez, eyleme alışmış bir bağımlının yoksunluğu gibi yaşarız.


Hannah Arendt’in İnsanlık Durumu’nda uyardığı gibi; modern dünya, insanı bir 'çalışan hayvana' (animal laborans) indirger.


İnsan, düşünecek zamanı bulamayan, çünkü durursa geride kalmaktan korkan sürekli hiperaktif, telaşlı ve sinirli bir varlığa dönüşür.



Oysa anlamlı hayatın ön koşulu, düşünebilme yetisidir. Ancak çalışan hayvan düşünmez, hesaplar.


Zamanını hesaplar, sözlerini hesaplar, duyduğu bir selamın getirisini bile hesaplar.


Durmamak için projeler uydurur, verimlilik taktikleri geliştirir, ilişkisindeki mesajların yanıtlanma süresini hesaplar.


Zihnindeki bu bitmeyen hareketlilikten dolayı aşırı düşündüğünü zanneder.


Gerçekte ise sadece hesaplar, hesaplar, hesaplar.



Eylemsizlik ve özgürlük arasındaki ilişkiyi en iyi Psikanalist Rollo May açıklar:


“Uyaran ile tepki arasında bir boşluk bulunur. İşte o boşlukta, özgürlüğümüz ve tepkimizi seçme gücümüz yatar. Tepkimizde ise gelişimimiz ve mutluluğumuz gizlidir.”


Boşluksuz bir hayat, yalnızca dürtülerle savrulmaktır.


Dürtüsel insan, hareketlidir. Ama bu hareketlerin nadiren anlamlı veya derin bir sonucu olur.


Bütün eylemleri topladığımızda ise ortaya bir hayat çıkmaz.



Bu yüzden Byung-Chul Han, eylemsizliğin bizi insan yapan şey olduğunu söyler.


Nasıl ki sessizlik olmadan müzik notaları sadece gürültüye dönüşürse, duraksama ve tereddüt olmadan da insan sadece bir işleyişe dönüşür.


Ama modern insanın boş zamanı artık özgürlük alanı değil; bir sonraki çalışma evresi için makinenin soğumaya bırakılmasıdır.


Byung-Chul Han, duraksamanın önemini vurgularken Schiller’in şu zarif mısrasını hatırlatır:


“Kelebeğin o tereddütlü kanadı.”



Arendt, İnsanlık Durumu’nu Cato’nun şu sözleriyle noktalar:


“İnsan, hiçbir şey yapmadığında bu denli etkin, kendi başına kaldığında bu denli az yalnız olmamıştır.”


Bu hiperaktivite çağında anlamlı eylemler ve anlamlı ilişkiler için duraksama, tefekkür ve tereddüt gerekir.


İşte meşguliyet sonrası hissettiğimiz huzursuzluk, daha anlamlı günlere uçmak isteyen kelebeğin tereddütlü kanadıdır.



Kaynaklar:

Viktor Frankl - İnsanın Anlam Arayışı

Hannah Arendt - İnsanlık Durumu

Elisabeth Lukas - Living Logotherapy

Byung-Chul Han - Yorgunluk Toplumu

Byung-Chul Han - Tefekkür Yaşamı

Eric Hoffer - The Passionate State of Mind

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page