6. BÖLÜM

pandemi ve

felaketler

Virüs adil toplum değil

Virüs yayılmadan önce birçoğumuz Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi'nin ortalarında mücadele veriyorduk.

 

Fizyolojik, güvenlik ve sosyal ihtiyaçları nispeten karşılanmış bazılarımız değer verilme / saygınlık ihtiyacımızı ve kendimizi geliştirme ihtiyacımızı ön plana alıyor, bir yandan ne kadar akıllı, zeki, duyarlı olduğumuzu kendimize ve çevremize ispatlamaya çalışırken, diğer yandan vücudumuzu ve beynimizi geliştirmenin yollarını arıyorduk.

 

Virüs bir anda fırtına gibi esti ve hepimizi ilk basamağın dibine geriletti. Artık hepimiz fizyolojik ihtiyaçlarımıza ve güvenlik ihtiyaçlarımıza odaklandık. Bu noktaya hiç alışık değiliz. Dünya farklı görünüyor bu noktadan. Kafamız karıştı. Otorite figürü aradık. Sırf bilgi veriyor diye durup dururken sağlık bakanı övmeye filan başladık. Adam da şaşırdı.

 

Virüsün ünlülere, zenginlere, başarılı insanlara; yani daha üst sınıfa bulaşması insanlarda “bir eşitlik” havası yarattı. Geçenlerde ülkedeki adaletsizlikle savaşan bir gazeteciden şöyle bir şey okudum:

 

“Salgın hastalık ortaya çıkıp bir de can almaya başladığında siyasetin de, hırslarımızın da, paranın da, şöhretin de ne kadar anlamsız olduğu görülüyor.”

 

Bence durum bunun tam tersi.

 

Öncelikle siyasetin en anlamlı olduğu noktadayız. Karar alıcıların merhametine ve basiretine kaldık. Bir cümleleriyle karantina kararı alınacak, bir cümleleriyle insanlar işlerine devam etmek zorunda kalacak, bir cümleleriyle sosyal haklarımız korunacak veya darbe alacak. Hacı adayları konusunda berbat bir sınav verdik örneğin.

 

Siyasi sebeplerden ötürü fakültelerimiz evrim karşıtı profesörlerle doldu, oysa bugün evrimin ispatı olan bir virüsle savaşıyoruz. Keşke siyasi mücadelemiz konusunda daha hırslı olsaydık da, virüsü böylesine antibilimsel bir ortamda karşılamasaydık.

 

Paranın da en önemli olduğu noktadayız. Zenginler dükkanlarını kapatıp kendilerini Bodrum’a attılar bile. Bugün sahada hangi zengin vatandaş mücadele ediyor? Kargolarımızı zenginler mi getiriyor? Her gün binlerce insanla temas haline olmak zorunda kalan market kasiyerleri zengin mi? Paraları olsa bu işi yapmaya devam ederler miydi?

 

Büyük tehdit altındaki hastane, adliye, eczane, emniyet personelleri zenginlerden mi oluşuyor? Cumhurbaşkanının geçenlerde açıkladığı önlem paketinin %90’ı bile zenginlerin durumunu korumakla ilgiliydi.

 

Şöhret de daha önemli olamazdı sanırım. Şöhretli sporcular, şarkıcılar, politikacılar vücutlarında herhangi bir hastalık göstergesi olmadığı halde yüzlerce kez test edildiler bile. Oysa hastalık emareleri gösteren yüz binlerce insan test edilmeyi bekliyor.

 

Bugün koronavirüs nedeniyle dünyadaki ölüm sayısı 10 bini aştı. Uzmanlar milyonlarca vaka bekliyor. Yani milyonlarca insan hastanelere uğrayacak. Kısıtlı sayıdaki yataklar ve cihazlar kimilerine yetmeyecek. Peki kimlere daha özel koşullar sağlanacak?

 

Virüs adil olabilir. Ama toplumumuz değil.

 

İkisini karıştırmamamız gerekir.

Yazının orijinali: Virüs adil, toplum değil

 

İlahi mucize

Dört yaşındaki Ayda, enkazdan 91 saat sonra kurtarıldığında hepimiz yoğun duygular yaşadık.

 

Bunu fırsat bilenler oldu; şirketler kendi reklamlarını yapabilmek için seferber oldular örneğin; köftecisinden getircisine kadar “işi bilenler” Twitter’da duyurdu yapacakları “yardımları.”

 

Siyasiler durur mu; zaten sorumluluklarından kaytarmak için her felakete "ilahi mesaj" diyorlardı, bu olay için başka bir isim buldular:

 

“ilahi mucize”

 

Altın tuvaletli sarayların değil de birkaç çürük binanın yıkıldığı bir doğa olayını, gerçekten tanrının gazabını gösterdiği bir helak olayı olarak mı değerlendirmeliyiz?

 

O çürük binalarda 2 yaşındaki Ateş Küçükyumruk, 2 yaşındaki Diren Yücel, 4 yaşındaki Lena Yücel, 6 yaşındaki Vera Yücel, 10 yaşındaki Feda Yücel, 6 yaşındaki Baran Karael, 7 yaşındaki Umut Perinçek, 8 yaşındaki İpek Şirin, 10 yaşındaki Çınar Eren, 11 yaşındaki Asya Daloğlu gibi çocuklar can vermişken, saatler sonra Ayda’nın kurtarılmış olmasını "ilahi bir mucize" olarak mı görmeliyiz?

 

Bu çocuklar aynı şiddetteki depremle bu ülkede değil de, Japonya’da karşılaşmış olsalardı, muhtelemen burunları bile kanamayacaktı.

 

Yani, ilahi mucizelere gerek bile kalmayacaktı.

 

Bu ülkede yaşıyorsanız, gerekiyor çünkü;

 

Tarikat yurdunda 11 çocuk yanarak can verdi,

 

Bir yıl içinde, 67 çocuk iş cinayetine kurban gitti,

 

Bir yıl içinde, 22 bin 689 "çocuğa yönelik cinsel istismar davası" açıldı bu ülkede.

 

Bu kadar fay hattının geçtiği bir ülkede, fiziksel olarak açıklanabilecek bir doğa olayını, ilahi bir mesaj gibi yorumladığınızda, bütün sorumlular önlenebilir cinayetlerin sorumluluğundan kurtulmuş oluyor.

 

Bu kadar çocuğun öldürüldüğü, istismar edildiği bir ülkede, fiziksel olarak açıklanabilecek, büyük emek ve özveri harcanmış bir kurtarma olayını ilahi bir mucize gibi gösterdiğinizde ise gelecekteki çocukların hayatları da ilahi mucizelere kalıyor.

 

 

 

Alıntılar:

 

BBC Türkçe - Türkiye çocuklarını koruyamıyor mu?

BBC Türkçe - Türkiye'de çocuğun cinsel istismarı neden önlenemiyor?

Diken - 2019’un iş cinayeti rakamları: 115’i kadın 67’si çocuk 1736 işçi öldü

Yazının orijinali: İlahi mucize

 

İkinci dalga için zen meseli

Çin ve Japon Budist geleneklerinde sık sık anlatılan bir Zen meseline göre, ağaç kesme ve budama konusunda uzmanlaşmak isteyen bir öğrenci, uzun süren bir araştırma sonunda tırmanma ve budama konusunda ünlü bir öğretmen bulur.

 

Gider öğretmenle tanışır, derdini anlatır, öğretmen de onu öğrencisi olarak kabul eder.

 

Bir gün öğretmen, öğrencisini köyün kenarındaki bir alana götürür ve ona upuzun bir ağacı gösterip, bu ağaca tırmanmasını söyler.

 

Öğrenci baltasıyla ağacın gövdesine tırmanmaya başlayınca bütün köy halkı da merakla bu upuzun ağacın etrafına toplanmaya başlar.

 

Öğrenci bir yandan bazı dalları budaya budaya bir yandan bazı dalları kese kese, yavaş ve dikkatlice yukarı tırmanır.

 

Öğrencisinin tehlikeli tırmanışını izleyen öğretmenin ağzından tek bir kelime bile çıkmaz.

 

Saatler sonra ağacın en tepesine ulaşan öğrenci bu bölgeyi de budar ve bir süre öğretmeninden bir talimat veya bir onay gelsin diye bekler.

 

Ama öğretmen yine tek kelime etmez.

 

Öğrenci de kesme ve budama işlemlerini tekrarlayarak yavaş yavaş inmeye başlar.

 

Öğretmenden hala ses çıkmaz.

 

Öğrenci ine ine en alçaktaki dala ulaştığında öğretmen ellerini ağzında birleştirip öğrencisine bağırır:

 

“Dikkat et!”

 

Herkes meraklanır; neden öğrenci en yüksekteki dallara ulaştığında öğretmen hiç ses etmez de, öğrenci en alçaktaki dala ulaştığında dikkat etmesi için bağırır?

 

Zen meseli burada, açıklama olmadan biter. Çünkü bu mesellerin uyandırmak istediği bilgeliğin zaten insanların içinde hali hazırda bulunduğuna inanırlar. Dinleyicinin zihninin sisleri gittiğinde bilgi de apaçık şekilde ortaya çıkacaktır.

 

 

Ama güncel bir örnek; salgın ilk başladığında kendimizi tehlikede hissederken en yüksek dikkati gösteriyorduk.

 

Salgın tepe noktasına ulaşıp inmeye başladığında ise bir adam markete gidip kek aldı diye feryat ediyorduk.

 

Ama salgın son dala indiğinde artık dikkat etmemeye başladık ve bugün ikinci dalgadan bahsediyoruz.

 

Bu, zen meselinin dokunduğu ve hepimizin zihninin derinlerinde bildiği bir bilgi: kendimize en çok güvendiğimiz an, hata yapmaya da en açık olduğumuz andır.

 

Salgın için de bu böyle, ilişkilerimiz için de bu böyle.

Yazının orijinali: Güncel bir zen meseli

 

Panik yapmayın ülke kapanacak

Ülke ülke değil, laboratuvar olduğu için bugün hükümetin sokağa çıkma yasağı kararından, can havliyle marketten kola ve lupo almaya, 1975 yılında yazılmış bir country şarkısının bilime verdiği iç görüden, pili bitmek üzere olan telefonların Tinder mesajları üzerindeki olumlu etkisi üzerine konuşma fırsatı yakalayabiliyorum.

 

Öncelikle dün gece yöneticilerin yapması gereken, sokağa çıkma yasaklarını insanların kafalarındaki bütün soru işaretlerini ortadan kaldıracak şekilde açıklamaktı. Tabii ki bunu yapmadılar.

 

Sokağa çıkamayacağımızı bir bakandan değil, haber kanallarının hiçbir detay vermeden geçtiği son dakika haberlerinden öğrendik.

 

Öyle ki beş dakika içinde markete gitmem için annem aradı, ona iki gün idare edebileceğimizi söyledim, sonra da komşumuz kapıya geldi “abi ben markete gidiyorum alınacak bir şey var mı” diye sordu, ona da gerekmediğini söyledim, şaşırdı. Çünkü ülke kapanıyordu ve bir şeyler yapılması gerekiyordu. Kinder sürpriz yumurta isteseydim şaşırmayacaktı ama buna şaşırdı.

 

Kapanma etkisi, bize normalde yapmayacağımız seçimleri yaptırır. Modern Family dizisinin stres zamanlarında doğru kararlar alamamasıyla ünlü kahramanı Phil, kendisine kapı eşiğinde şaşkınlıkla "bu ne?" diye bağıran karısına yanıt verir:

 

"Evcil deve, son bir tane kalmıştı."

 

Ünlü bir deneyde, erkek ve kadın araştırmacılar barları dolaşırlar ve oradaki karşı cinsten kişilere kendilerini 10 üzerinden puanlamalarını söylerler. Gece ilerledikçe insanların verdiği puanlar artış gösterir.

 

Benzer araştırmalar defalarca tekrarlanır ve iki önemli nokta keşfedilir: Birincisi bu artışın nedenleri arasında alkol de vardır ancak alkol bütün bu etkiyi açıklamaz; ikincisi, bu artış genellikle yalnız yaşayan insanlar için gerçekleşir.

 

Yani eve yalnız dönmeme planıyla bara giden insanlar, gece ilerledikçe standartlarını düşürürler. Saatler önce beğenmedikleri kişiler şimdi kendilerine daha çekici gelmeye başlar. Nietzsche’nin “kaderini sev" lafı işe yarar gibidir. İşin ilginci bu etki, bilim insanlarından önce bir country müzik şarkıcısı tarafından dile getirilmiştir.

 

Mickey Gilley, 1975 yılında yazdığı “Kapanma Vakti Geldiğinde Bütün Kadınlar Güzelleşmez Mi?” adlı şarkısında bize şöyle seslenir:

 

Bütün kızlar güzelleşir kapanış vakti geldiğinde

Hepsi film yıldızı gibi olurlar

Bütün kızlar güzelleşir kapanış vakti geldiğinde

Değişim beklentisi bir parlaklık kazandırır

Arka sokak barlarının düşmüş meleklerinin yüzlerine

 

Onları 1 ve 10 üzerinden puanlasam

9’u arar ama 8’e de tamam derim

Biraz içsem 5’e hatta 4’e bile düşerim

Ama ertesi sabah uyandığımda

Yatağımda 1 numara görürsem

Bir daha o bara dönmemeye yemin ederim.

 

Yanlış anlamayın eleştirmiyorum kimseyi

Ben de Robert Redford değilim zaten

Hepimizin kafasında güzel kadın imgesi vardır

Komik ve ilginç değil mi insanın fikrinin böylesine değişmesi

Anladığında geceyi yalnız geçireceğini.

 

Benzer bir araştırma geçtiğimiz sene eşcinsel erkek bireyler üzerinde yapılıyor. Onlara Tinder veya Grindr gibi tanışma platformlarında yapılan cinsel içerikli bazı sohbetler gösteriliyor ve bu mesajlaşmaların kendileriyle yapıldığını düşündüklerinde karşılarındaki kişilerle takılma olasılığı soruluyor. Aradaki tek fark, onlara verilen telefonlar farklı batarya seviyelerinde bulunuyor: %5, %20 ve %100. %5 ve %20 batarya seviyeli telefon verilen erkekler, %100 batarya seviyesinde telefon verilen erkeklere göre takılma konusunda daha olumlu cevap veriyorlar.

 

Yani yarın bir gün, yöneticilerden gelen basiretsiz bir mesaj yüzünden beni bir elimde hayatımda en çok tiksindiğim şey olan pırasa, diğer elimde evcil bir deveyle sokaklardaki korona karnavalında görürseniz çok şaşırmayın.

 

İnsanlar kapanma vakti geldiğinde panik halinde saçma sapan şeyler yapabilir. Onları buna sürüklememek yöneticilerin görevidir.

 

Alıntılar:

 

Johnco, C., Wheeler, L., & Taylor, - They do get prettier at closing time: A repeated measures study of the closing-time effect and alcohol.

 

Lopes, A., Skoda, K., & Pedersen, C. L. (2019). Smartphone Battery Levels and Sexual Decision-Making Among Men Who Have Sex with Men. Sexuality & Culture

Yazının orijinali: Panik yapmayın iki saat sonra ülke kapanacak

 

Neden yeterince paniklemiyorum

Bu sabah köşe yazılarını tararken The Guardian’da Adrian Chiles imzalı bir başlık ilgimi çekti: “Anksiyete içinde doğduğum halde neden koronavirüs konusunda paniklemiyorum?”

 

Bir süredir ben de kendi adıma aynı şeyi düşünüyorum. Koronavirüs salgınının etkilerini anlayabiliyorum; yüz binlerce ölüm, ekonomik buhran, kısıtlanan hayatlar. Hepsi korkutuyor, ama hiçbiri beni bir toplantıya girmeden veya seminer vermeden önceki gibi panikletmiyor. Kendimi nefes nefese odayı arşınlarken veya felaket senaryoları her saniye beynime hücum ederken bulmuyorum.

 

Neden? Bir görüşmede en kötü kendimi rezil ederim. Şu an çok çok çok daha büyük bir tehdit altındayım halbuki.

“Çocukken her konuda endişelenirdim.” diye başlıyor yazısına Chiles, “Arkadaşlarım benden hoşlanmayacak diye, takımım West Brom maçını kazanamayacak diye, büyükannem ve dedem, ebeveynlerim ölecek diye endişelenirdim. Yeteri kadar mantık sahibi olunca kendim öleceğim diye de endişelenmeye başladım. Bu, kronik hipokondriye (hastalık hastalığına) dönüştü. Vücudumun bir yerinde bazı sorunlar olduğundan emindim ama genel olarak testislerim konusunda endişeleniyordum.”

 

Üniversiteye başladığımda testis kanseri olduğumdan emindim. Her gün birkaç kez kontrol ediyordum bir tuhaflık var mı diye. Doktorum bile benden bıkmıştı, ben de hastaneleri dolanmaya başladım. Üstelik bunu bir rotaya göre yapıyordum ki benden bıkmasınlar. Bir şey bulamadılar ama bu benim endişelerimi hiç azaltmadı. Kısacası hayatım boyunca hep endişelendim. Bu yüzden ilaçlar yuttum. Spotify’da keşişler koro halinde bir şeyler mırıldanırken ben bacaklarım havada asılı vaziyette derin derin nefesler aldım. Ama bugün, bütün dünyayı cehenneme çeviren bir salgın varken yeteri kadar endişelenmediğimi görüyorum.

 

Bu da beni şaşırtıyor. Demek ki bütün hayatımı paranoyalara harcamışım: hasta olup öleceğime, kimsenin beni sevmeyeceğine, işimden atılacağıma... Yanlış anlamayın tabi ki endişeleniyorum; uygarlığın sonunun gelmesinden, ekonomik buhrandan ve sevdiğim insanların ölmesinden. Ama diğer konulardaki gibi delicesine değil. Sanırım etrafımdakiler de anksiyete içinde olduğundan dolayı. Veya hepimiz bu işin içindeyiz diye.

Sanırım Chiles haklı. Yani kendi adıma konuşacak olursam, bugüne kadar yaşadığım anksiyetelerin merkezinde hep ben vardım. Bir toplantıda, bir seminerde konuşurken veya ayrılık anksiyetesi yaşarken veya müşterilerimi kaybetmek konusunda endişeler yaşarken hep olan “sadece” bana oluyordu. Sevdiğim bir insanın öleceğine dair endişelerimde bile merkezde benim çekeceğim acılar vardı.

 

Bu endişeyi sadece benim yaşadığımı fark etmek ise acıyı katmerliyordu.

 

Oysa bu bela, sadece benimle ilgili değil. Etrafımdaki çoğu kişi anksiyete halinde. Bense yıllar boyu farklı cephelerde anksiyete savaşı vermiş, omuzları rütbeler, gövdesi ödüller ve rozetlerle dolu bir anksiyete gazisi gibi anlayışla başımı sallamakla yetiniyorum.

 

Acı gerçeğin ise farkındayım. Endişeli olmak konusunda rütbeli biri olarak bu salgına acemi endişelilere nazaran daha olgun bir şekilde tepki vermem, ileride merkezinde sadece kendimin olduğu konularda daha sakin ve aklıselim davranacağım anlamına gelmiyor maalesef.

 

Yani şu salgın bittiğinde, yeniden müşteri görüşmeleri yapmak durumunda kaldığımda yine panik halinde kafası karışık sinirli bir tavuk gibi kümesimde bir oraya bir buraya sıçrayacağımı biliyorum. ¯\_(ツ)_/¯

 

Alıntılar:

 

Adrian Chiles - I was born anxious, so why am I not panicking about coronavirus?

Yazının orijinali: Neden yeterince paniklemiyorum

 

Aslında yas tutuyoruz

Geçtiğimiz haftalarda Harvard Business Review’de David Kessler ile bir röportaj yayımlanmış, benim dün okuma şansım oldu. Kessler, ünlü “Yasın 5 Evresi” modelini bulan Elisabeth Kübler Ross ile beraber çalışmış, konu hakkında onunla birlikte kitaplar yazmış, yas konusunda uzman bir yazar. Hatta, kendi söylemine göre, yasın beş evresine bir evre daha eklenmiş onun fikriyle:

 

anlam bulma.

 

Kessler’e göre içimizde hissettiğimiz nahoş duyguların ana kaynağı iki farklı yas tutmamız olabilir.

 

Bir tarafta gerçek yas durumu var; normalliğin yitimi, ekonomik hasarlar, sevdiklerimizle fiziksel bağlantı kaybı. Bu durumun herkes tarafından aynı anda yaşanması, bizi, kendimize odaklanmaktan bir nebze kurtarsa da, çok ağır bir dönemden geçiyoruz.

 

Diğer tarafta ise “beklentisel yas” var. Geleceğe dair karanlık senaryolar beynimizde dönüp duruyor. Bu senaryoları izlemek duygularımızı harap ediyor. Kessler virüs fenomenin etkisine de dikkat çekiyor: “göremediğimiz ama hayatımızı paramparça eden bir şey.” Her an bir noktadan saldırılacağımızı düşünüyoruz. Kişisel güvenliğimize dair algımız zayıflıyor. Ve başa çıkmak için Kübler-Ross modelinin evrelerinden geçiyoruz.

 

1. İnkar, kimimiz inkar ediyor: “Virüs bizi etkilemeyecek. Genlerimiz sağlam. 65 yaş üstü ve hasta olanlar düşünsün. Bağışıklık sistemim güçlü benim. Anneme de bir şey olmayacak neler atlattı o.”

 

2. Öfke, kimimiz öfkeleniyor: “Her şeyi yemeyin kardeşim be! Bizi eve tıkmak istiyorlar! Hep Amerika var bunların arkasında. Hayır Çin var. Hayır hepsi G5 yüzünden.”

 

3. Pazarlık, kimimiz pazarlık yapıyor: “Aslında üç hafta eve kapansak en iyisi ama para da kazanmamız lazım. Kimseyle görüşmem ama komşular dışında. Hiç çıkmıyorum dışarı bir tek Pazar günleri. O kadar etkilemez herhalde.”

 

4. Depresyon, kimimiz depresyon yaşıyor: “hiç bitmeyecek bu, hayatım berbat olacak, sevdiklerimi, işimi, konforumu kaybedeceğim.”

 

5. Kabullenme, kimimiz kabulleniyor: “oldu bir kere, hayat devam ediyor. Yeni duruma adapte olmanın yollarını bulmalıyım.”

 

Bir tek kabullenme aşamasındaki insanlar kontrol duygusunu yeniden kazanabiliyorlar.

 

Beynimiz farklı ve kötücül senaryoları oynatıp duruyor, çünkü her senaryo konusunda rahatlamak istiyor. Kessler’in önerisi ise şu:

 

Beynimizde akan bu senaryolardan odağımızı çekmemiz gerekiyor; bunun yolu ise şimdiki zamana dönmek.

 

Çok basit ama çok etkili bir yolu var:

 

Senaryo oynarken, bulunduğunuz odada beş nesneyi saymak. Bu, dikkatinizi beyninizin oynattığı senaryolardan bir anlığına kesmenizi sağlar. Ve kestiğiniz anda kendinize şunu söylemelisiniz: “bunların hiçbiri henüz yaşanmadı.”

 

Hatta gerçekliğe dönmek için duyu organlarınızı kullanabilirsiniz; çevrenizdeki nesnelere dokunabilir, derin nefes alabilirsiniz.

 

Kessler, "üzüntümüzü adlandırabilmek bize güç verir" diyor. Süreç içerisinde yaşadığımız gerginlik dolayısıyla kişiliğimizle uyumsuz eylemlerde ve söylemlerde bulunabiliriz. Çevremizdeki insanlar da bize karşı yanlış hareketlerde ve söylemlerde bulunabilir. Kendimizi de, çevremizi de anlamlandırmaya çalışırken, sadece salgın değil, aynı zamanda yas sürecinde olduğumuzu hatırlamak hem yararlı hem de adil olabilir.

 

Ayrıca yas duygusunu kabullenmek, yaşadığımız panik ve çaresizlik duygularının da etkisini azaltacaktır.

 

 

Alıntılar:

 

David Kessler - That Discomfort You’re Feeling Is Grief, Harvard Business Review

Yazının orijinali: Aslında yas tutuyoruz

 

Diyanet işleri başkanının görevleri

Diyelim ki hükümet yetkililerinin maddi ilişkiler içinde olduğu bir vakfın kuran kurslarında çocuklara tecavüz edildiği ortaya çıktı. Halk öfkelendi, insanlar isyan etmeye başladı. İyi bir diyanet işleri başkanının görevi “çocuklara dokunmanın günahları” hakkında değil “müminin mümine öfkelenmesinin zararları” hakkında fetva vermektir.

 

Diyelim etrafta ses dosyaları ve videolar dönüyor; neymiş efendim hükümetin bakanları bir rüşvet ağının ortasındalarmış. Etkin bir diyanet işleri başkanı, daha homurdanmalar başlamadan zırhlı mercedes imammobiline atlar ve adı geçen bakanları tek tek ziyaret edip ellerini sıkarak “May the din with you” der ve fotoğrafları boy boy yayımlatır. Bu kişilere temas yoluyla dinen dokunulmazlık sağlamıştır artık.

 

Bakanların oğullarıya, kızlarıyla, yeğenleriyle ortaklık yaparak ihale kazanan bir holdingin sorumsuzluğu yüzünden inşaatında işçiler öldüğünde veya madenlerinde madenciler toprak altında kaldığında başarılı bir diyanet işleri başkanı hemen gıyabında bir cenaze namazı düzenler ve “böyle -beklenmedik- afetlerde tek vücut olmanın önemi” hakkında duygusal bir konuşma yapar.

 

Ekonomik kriz baş gösterdiğinde zengin yaşantıları yüzünden eleştirilen iktidara yol açmak da diyanet işleri başkanına düşer. Musa peygamberin denizi ayırdığı gibi ahlaki yaşam konusunda yöneticilerle yönetilenleri ayırır. Fakirlikten kendini yakan insanlar tutumlu olmak zorundadır. Evlerinde altın kalorifer peteklerine sahip olanlar ise mümkünse daha fazla kazanmalı, çöp kutularını bile altına bandırmalı ve devlet itibarını korumalıdırlar.

 

Ama bir diyanet işleri başkanının en süper gücünü söylemezsek olmaz. Bunu, filmin sonunda, sahiplerinin en zorda kaldığı zamanlarda kullanır sadece: şehit ilan etmek. İnanılmaz bir güç, direkt cennete gönderme bileti.

 

Hani zamanında şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi'nin, Mustafa Kemal ve milli mücadeleye katılan isyancıları öldürenlerin gazi, onlar tarafından öldürülenlerin şehit sayılacağını söylediğinde kullandığı gibi. Muazzam bir güç.

 

Şimdi bu önemli devlet adamı, virüs salgınıyla eşcinselliği bağdaştırıp, virüsün ülkede yayılmasının önemli nedenlerinden biri olan hacıların umreye gönderilmesinin yarattığı baskıdan çıkmaya çalıştığı için eleştiriliyor.

 

Başarılı bir taktik olmasının yanında yaptığı elbette nefret suçu. Ama nefret suçu bir hükümet yetkilisi için ne ki?

 

Pasta üstündeki çilek sadece.

 

Bu ülkede devletin başındaki insan "geziciler camide içki içtiler" diyerek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etti, "görmediğim şeyi söyleyemem" diyen caminin müezzini ise görev yerinden sürüldü. (Adı neydi?)

 

Yani hükümetin işine yarayacak konularda nefret suçu işlemek CV'nize lacivert ceket gibi yakışırken, olur da namuslu, dürüst ve barışçıl davranırsanız virüslü gibi ortamdan uzaklaştırılırsınız.

 

Toplum olarak riyakarlığı, yalancılığı, düzenbazlığı cezalandıramadığımız gibi, cesaretliliği, dürüstlüğü ve barışseverliliği de yeterince ödüllendiremiyoruz.

 

Müezzinin ismi Fuat Yıldırım'dı.

 

Bu topraklarda epey bol çıkan ve bir süreliğine parlatılan diğer dürüstlük kahramanları gibi onun da adı anılmaz oldu.

 

Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.

Yazının orijinali: Diyanet işleri başkanının görevleri

 

Stresin asıl kaynağı

"Sanki yıllardır karımla ve çocuklarımla kapalıyım. Daha önce umursamadığım konularda bile artık sinirlenmeye başladım. Özellikle çocuklar ses çıkardıklarında... Evden kaçamıyorum ama sürekli kızgın kalmak da istemiyorum. Stres seviyemi düşürmek için ne yapmalıyım?"

 

Wall Street Journal'a sorulan bu soruda olduğu gibi, pandemi süreciyle birlikte başkalarıyla aynı eve sıkışmış insanların sinirli / saldırgan davranışları ve sonrasında duydukları pişmanlıklarıyla ilgili binlerce örnek bulunuyor.

 

Bu gibi vakalarda düştüğümüz hata, stresin kaynağı olarak sevdiğimiz insanları görmekte yatıyor. Böyle bir inanca sahip olmak, ister istemez insanı sevgisini sorgulatan pişmanlık dolu bir sürece itiyor. İçimizdeki stres seviyesi azalmadığı için baskılamaya çalışmak da aynı hatayı üst üste yapmamıza neden oluyor ve bu döngünün altında psikolojik olarak eziliyoruz.

 

Oysa, genellikle stresin asıl kaynağı sevdiğimiz insanlar değil, ciddi yaşamsal konulardır. Örneğin hayatımızda hissettiğimiz kontrol kaybı. Eğer bunu fark edebilirsek, döngüyü de kırma şansına sahip olabiliriz.

 

Daha önce paylaştığım, “Aslında Yas Tutuyoruz” başlıklı yazımda belirtmiştim:

 

"Kessler, 'üzüntümüzü adlandırabilmek bize güç verir.' diyor. Süreç içerisinde yaşadığımız gerginlik dolayısıyla kişiliğimizle uyumsuz eylemlerde ve söylemlerde bulunabiliriz. Çevremizdeki insanlar da bize karşı yanlış hareketlerde ve söylemlerde bulunabilir. Kendimizi de, çevremizi de anlamlandırmaya çalışırken, sadece salgın değil, aynı zamanda yas sürecinde olduğumuzu hatırlamak hem yararlı hem de adil olabilir."

 

Sıkıştığımız evin içinde sevdiğimiz insanların hareketlerine karşı geliştirdiğimiz tahammülsüzlük, muhtemelen sağlık, güvenlik ve finansal durumumuzla ilgili daha büyük endişelerin dışavurumu olabilir. Çok az kontrolümüzün olduğu böyle durumlarda genelikle çaresizlik içinde hissederiz. Daha basit konularda kontrolü artırmak bize sahte bir rahatlık duygusu verir.

 

Ebeveynlerimizin, eşlerimizin veya çocuklarımızın davranışını agresif tavırlarımızla değiştirmeyi başarsak bile, stresin ana kaynağında bir değişme olmayacağı için bir süre sonra kontrol edebileceğimiz başka bir küçük sorunu dert ediniriz.

 

Bunun yerine karşımızdaki insanları kırmayacak, bizi de pişmanlıktan ızdıraba sürüklemeyecek, kontrol duygumuzu pekiştirecek eylemlere girişebiliriz; her gün aynı saatte uyanmak, bir plana sadık kalmak, yeni yetenekler geliştirmek, diyet ve spor yapmak, yazı yazmak gibi.

 

Hatta pandemi sürecinde gelişen "evde ekmek yapmak" gibi trendlerin, kişilerin hayatları konusunda daha kontrollü hissetmesine yardım ettiği için yatıştırıcı ve olumlu örnekler olduğunu düşünüyorum. Kendi hayatıma baktığımda da, eğer her gün yazı yazmaya odaklanmasaydım, bu süreci muhtemelen daha olumsuz duygularla geçirirdim.

 

Pandemi süreci elbet bir gün bitecek ama yaşamın birçok alanında aslında pek az kontrolümüzün olduğu gerçeğini suratımıza vuran hayatın olağan elementleri; yani terk edilmek, ölümler, sağlık sorunları, finansal problemler ve güvenlik meseleleri var olmaya devam edecek.

 

Bu süreçte edindiğimiz olumlu alışkanlıklar, varoluşumuzu özgün biçimde yaşayabilmek için stresle giriştiğimiz etkin mücadelede akıl sağlığımızı korumakta bize yardımcı olabilirler.

 

Alıntılar:

 

Wall Street Journal - Keeping Your Temper While Stuck at Home

Yazının orijinali: Stresin asıl kaynağı

 

Pandemi yorgunluğu

İkinci dalgadan yakınıyoruz ama üzerimizde umursamazlık bulutu dolaşıyor. Bir taraftan durumun nisan/mayıs aylarından daha feci olduğunu iddia ederken, diğer taraftan tatile çıkıyor, risk grubunda bulunan ebeveynlerimizi ziyaret ediyoruz.

 

Bu çelişkili davranışımızın bir nedeni “habituation” denilen psikoloji terimi; yani kabaca “alışkanlık.” Aynı uyarıcıya sürekli maruz kaldığımız için uyarıcı etkisini yitirdi. O gazete manşetleri, whatsapp mesajları zihnimizde ilk aylardaki etkisini göstermiyor artık.

 

İkincisi ise, pandemi yorgunluğu.

 

Psikolog Guy Winch, pandemi yorgunluğunun on belirtisini şöyle sıralıyor:

 

1. Maske takmak veya elleri yıkamak konusunda eskisi kadar hassasiyetiniz kalmadı.

 

2. Fiziksel mesafe konusunda daha az dikkatli davranıyorsunuz.

 

3. Yeterince uyumanıza rağmen bitkin hissediyorsunuz.

 

4. Daha sabırsız ve sinirli hissediyorsunuz.

 

5. Daha önce keyfinizi kaçırmayan konular keyfinizi kaçırıyor.

 

6. Daha önce yönetmekte zorlanmadığınız durumlarda artık stres altında hissediyorsunuz.

 

7. Keyifli bulduğunuz şeylerden pek keyif alamıyorsunuz.

 

8. Gelecek için umutsuz hissediyorsunuz.

 

9. Alkol, madde veya yiyecek tüketiminiz arttı.

 

10. Odaklanmakta ve konsantre olmakta zorluk yaşıyorsunuz.

 

Eğer bu maddelerden birçoğu sizi yansıtıyorsa, muhtemelen pandemi yorgunluğu yaşıyorsunuz. Guy Winch mücadele için üç katmanlı bir çözüm planı sunuyor:

 

 

A) Korunmakla ilgili sorunlar

 

Maske takmak, ellerimizi yıkamak ve fiziksel mesafe koymak konusunda duyarlılığımız azaldığında, kendimize pandemi sürecini kontrol altına almanın asıl yöntemlerinin bunlar olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. COVID 19 süreci sadece fiziksel sağlımıza değil, yarattığı belirsizlik nedeniyle psikolojik sağlımıza da saldırıyor. Bu üç eylemi aksatmadan yapmak, kontrol ve sorumluluk duygusunu bize geri kazandırırken, içimizdeki suçluluk duygusunu azaltarak psikolojimizi dengede tutuyor. Ayrıca bizi ve çevremizi fiziksel olarak da güvenli kılıyor.

 

B) Stres yönetimiyle ilgili sorunlar

 

Açlık hissetmediğimiz halde bir şeyler tüketmek, strese yönelik verdiğimiz tepkilerden biri. Ancak bizi strese sokan faktörler bir süre daha bizimle kalmaya devam edecekler. Bu nedenle yiyeceklerden ziyade bizi tüketmeye iten duygulara odaklanmak ve onlarla birlikte yaşamaya alışmamız gerekiyor. Bunun ilk yolu ise hissettiğimiz duyguların adlarını koymak ve nelerden kaynaklandığını fark etmek. (Yazının sonunda bir duygu çizelgesi bulunuyor.)

 

Stresle baş etmenin bir diğer yolu ise başka bir şeye odaklanmak. Pandemi sürecinde her şeyi tükettiğinizi düşünebilirsiniz. Yine de daha önce yaptığınız halde bir süredir uğraşmadığınız aktiviteleri düşünün. İlk başta sizde heyecan yaratmasa bile bu aktivitelerden neden keyif aldığınıza dair üç maddelik bir liste hazırlayın.

 

(Bir süredir Pacman ve Mario gibi 90’lardan kalma refleks oyunlarını oynuyorum. Odaklanmamı, heyecanlanmamı, hızlı hareket etmemi ve en önemlisi sinirlerimi boşaltmama yardımcı oluyor.)

 

 

C) İlişkilerle ilgili sorunlar

 

Aynı sorunu yaşadığımız için etrafımızdaki birçok insan da bizimle aynı mücadeleyi veriyor. Onlarla konuşmak, yaşadığımız zorlukları paylaşmak ve anlaşıldığımızı hissetmek mücadelede bize güç kazandırır.

 

En önemlisi, olası kalp kırıklarının önüne geçmek için stresli olduğumuzu, bu nedenle sinirli veya sabırsız davranabileceğimizi bilmelerini sağlamamız gerekiyor.

Benzer şekilde, sağlıklı ilişkiler için bizim de karşımızdaki insanların yaşadıkları stresli hayata odaklanmamız ve her söyleneni kişisel algılamamız büyük önem arz ediyor.

Alıntılar:

 

Guy Winch - 10 Signs You Have Pandemic Fatigue and How to Cope

Yazının orijinali: Pandemi yorgunluğu

 

Deprem trolleri

“Sadizm ve İnternet Trollerinin Küresel Değerlendirmesi envanteri puanları arasındaki ilişki o kadar güçlü ki, internet trollerinin gündelik sadistler olduğunu söyleyebiliriz."

 

Yapılan araştırmalarda internet trollüğü sadizm, makyevalizm ve psikopatlık ile ilişkili görülüyor. Ancak içlerinden sadizm diğerlerinden özellikle ayrılıyor.

 

Bunu her deprem sonrası görüyoruz zaten.

 

Her deprem sonrası mantar gibi türer troller. O anın yüksek duygusal enerjisinden; özellikle korku ve öfke duygusundan faydalanmak isterler. Bilirler ki, insanın öngöremediği, kontrol edemediği bu gibi durumlarda boşalacak yığınla enerjisi vardır. Bu enerjiden kendilerine düşecek payı arzularlar; hani sanki gökten ilgi yağıyormuş gibi.

 

İnsanların dikkatini çekmenin iki kolay yolu bulunur: ya empatilerini ya da öfkelerini yansıtabilecekleri nesne konumuna gelebilmek.

 

İlkini seçenler, internetten buldukları eski deprem görüntülerini bugün kendileri yaşamış gibi paylaşırlar. İnsanların dualarını, şefkatlerini, dolayısıyla ilgisini alırlar.

 

Bunları saptamak epey zordur. Çünkü o duygusal anda doğruluk kontrolü yapmamız gerektiği aklımıza bile gelmez. Kim, böyle bir konuda yalan söyler ki?

 

Ama daha sık farkına vardığımız, öfkeden nemalanmak isteyen troller olur. Her deprem sonrası insanı öfkelendirecek bir şey bulurlar, “İzmir, alkol ve fuhuştan dolayı sallandı.” gibi. İnsanların hakaretlerini, lanetlerini, veryansınlarını, dolayısıyla yine, ilgisini alırlar.

 

Yanlış anlaşılmak istemem, ülkede elbette gerçekten İzmir’in alkol ve fuhuştan dolayı sallandığına inanan yüz binlerce insan olabilir. Ancak trolleri diğerlerinden ayıran, bu düşünceyi insanların ilgisini çekmek için kullanmalarıdır.

 

Bize de yararı dokunur trollerin, içimizde birikmiş duygunun bir kısmını üzerlerine bocalarız. Onları herkesin ortasına atar ve toplu şekilde saldırırız. Böylelikle belirsizlik ve kontrol eksikliği nedeniyle bozulmuş içsel adalet mekanizmamızı tamir ederiz:

 

Suçlu nesneler bulunmuş ve cezalandırılmıştır.

 

Küfür de etsek, veryansında da bulunsak, trollere gösterdiğimiz her ilgi onların beslenmelerine, büyümelerine ve güçlenmelerine neden oluyor.

 

Yoğun duygularımızı kanalize edecek yer aradığımız böyle anlarda, trolleri görmezden gelebilecek iradeyi gösterebilmemiz gerekiyor.

 

Korku ve öfke hayatta kalmamız için evrilmiş önemli duygularımız. Çok daha büyük ölçekli depremlerde kimsenin burnunun kanamadığı o daha gelişmiş, daha demokratik ülkelerdeki gibi yaşamak istiyorsak bu duygularımızı vatandaşlık bilinciyle kullanabiliriz.

 

Bir yandan bugün için, şefkatimize odaklanıp, şu an acı çeken vatandaşlarımıza yardım edebiliriz.

 

Diğer yandan yarın için, korkumuzu ve öfkemizi çarpık kentleşmelerden, aldıkları deprem vergisinin hesabını vermeyenlerden ve çevresindeki binalar sapasağlamken yıkılan binalardan sorumlu insanlara yönlendirebilir, uygun şekilde cezalandırılmalarını sağlayabiliriz.

 

Çünkü depremin şiddetini kontrol edemesek bile, etkisini konrol edebiliriz.

 

Hepimize, bir kez daha, geçmiş olsun.

 

 

Alıntılar:

 

Erin E.Buckels, Paul D.Trapnell, Delroy L.Paulhus - Trolls just want to have fun

Yazının orijinali: Deprem trolleri