Neden yeterince paniklemiyorum?



Bu sabah köşe yazılarını tararken The Guardian’da Adrian Chiles imzalı bir başlık ilgimi çekti: “Anksiyete içinde doğduğum halde neden koronavirüs konusunda paniklemiyorum?”


Bir süredir ben de kendi adıma aynı şeyi düşünüyorum. Koronavirüs salgınının etkilerini anlayabiliyorum; yüz binlerce ölüm, ekonomik buhran, kısıtlanan hayatlar. Hepsi korkutuyor, ama hiçbiri beni bir toplantıya girmeden veya seminer vermeden önceki gibi panikletmiyor. Kendimi nefes nefese odayı arşınlarken veya felaket senaryoları her saniye beynime hücum ederken bulmuyorum.


Neden? Bir görüşmede en kötü kendimi rezil ederim. Şu an çok çok çok daha büyük bir tehdit altındayım halbuki.



“Çocukken her konuda endişelenirdim.” diye başlıyor yazısına Chiles, “Arkadaşlarım benden hoşlanmayacak diye, takımım West Brom maçını kazanamayacak diye, büyükannem ve dedem, ebeveynlerim ölecek diye endişelenirdim. Yeteri kadar mantık sahibi olunca kendim öleceğim diye de endişelenmeye başladım. Bu, kronik hipokondriye (hastalık hastalığına) dönüştü. Vücudumun bir yerinde bazı sorunlar olduğundan emindim ama genel olarak testislerim konusunda endişeleniyordum.”


Üniversiteye başladığımda testis kanseri olduğumdan emindim. Her gün birkaç kez kontrol ediyordum bir tuhaflık var mı diye. Doktorum bile benden bıkmıştı, ben de hastaneleri dolanmaya başladım. Üstelik bunu bir rotaya göre yapıyordum ki benden bıkmasınlar. Bir şey bulamadılar ama bu benim endişelerimi hiç azaltmadı. Kısacası hayatım boyunca hep endişelendim. Bu yüzden ilaçlar yuttum. Spotify’da keşişler koro halinde bir şeyler mırıldanırken ben bacaklarım havada asılı vaziyette derin derin nefesler aldım. Ama bugün, bütün dünyayı cehenneme çeviren bir salgın varken yeteri kadar endişelenmediğimi görüyorum.


Bu da beni şaşırtıyor. Demek ki bütün hayatımı paranoyalara harcamışım: hasta olup öleceğime, kimsenin beni sevmeyeceğine, işimden atılacağıma... Yanlış anlamayın tabi ki endişeleniyorum; uygarlığın sonunun gelmesinden, ekonomik buhrandan ve sevdiğim insanların ölmesinden. Ama diğer konulardaki gibi delicesine değil. Sanırım etrafımdakiler de anksiyete içinde olduğundan dolayı. Veya hepimiz bu işin içindeyiz diye.




Sanırım Chiles haklı. Yani kendi adıma konuşacak olursam, bugüne kadar yaşadığım anksiyetelerin merkezinde hep ben vardım. Bir toplantıda, bir seminerde konuşurken veya ayrılık anksiyetesi yaşarken veya müşterilerimi kaybetmek konusunda endişeler yaşarken hep olan “sadece” bana oluyordu. Sevdiğim bir insanın öleceğine dair endişelerimde bile merkezde benim çekeceğim acılar vardı.


Bu endişeyi sadece benim yaşadığımı fark etmek ise acıyı katmerliyordu.


Oysa bu bela, sadece benimle ilgili değil. Etrafımdaki çoğu kişi anksiyete halinde. Bense yıllar boyu farklı cephelerde anksiyete savaşı vermiş, omuzları rütbeler, gövdesi ödüller ve rozetlerle dolu bir anksiyete gazisi gibi anlayışla başımı sallamakla yetiniyorum.


Acı gerçeğin ise farkındayım. Endişeli olmak konusunda rütbeli biri olarak bu salgına acemi endişelilere nazaran daha olgun bir şekilde tepki vermem, ileride merkezinde sadece kendimin olduğu konularda daha sakin ve aklıselim davranacağım anlamına gelmiyor maalesef.


Yani şu salgın bittiğinde, yeniden müşteri görüşmeleri yapmak durumunda kaldığımda yine panik halinde kafası karışık sinirli bir tavuk gibi kümesimde bir oraya bir buraya sıçrayacağımı biliyorum. ¯\_(ツ)_/¯



Yazan: Emre Özarslan (Huzursuz Beyin)

Alıntılar: Adrian Chiles - I was born anxious, so why am I not panicking about coronavirus?


Instagram: https://www.instagram.com/huzursuz.beyin/

Facebook: https://www.facebook.com/huzursuzbeyin/

Twitter: https://twitter.com/huzursuz_beyin

LinkedIn: https://www.linkedin.com/in/huzursuzbeyin/