3. BÖLÜM

kadın hakları ve

tarihi

Öldürüyor ama iyi biri

Bu hafta, birbirine benzer iki haberle sarsıldık. Birinde bir adam, söylenenlere göre sevgilisi var diye lisede okuyan kızını öldürüp yolun kenarına atıyor. Diğerinde üniversite öğrencisi bir genç, eşi tarafından dövülen bir kadını kurtarmaya çalışırken katil oluyor.

 

Haberlerin daha da sarsıcı tarafı; iki olayda da kadınların şiddet uygulayan erkekleri savunması. İlk olayda kızını kaybeden kadın, eşinin kızını öldürdüğünü ama aslında iyi birisi olduğunu haykırırken, diğer olayda dayak yiyen kadın, sevgilisinin 19 suç kaydı olmasına rağmen iyi biri olduğunu savunuyordu.

 

Bu da sosyal medyada çoğunlukla şaşkınlık ve kızgınlıkla karşılandı. Bu iki olayın detaylarını bilmiyorum, farklı nedenleri olabilir. Ancak kadınların neden kendilerine şiddet gösteren erkeklerle kalmaya devam ettiği ve onları savunduğu zaten sıklıkla tartışılan bir konu.

 

"Neden terk edemiyorlar? " sorusuna bugüne kadar bulunan yanıtlar ataerkil kültür, ekonomik özgürlüklerden, çocukların hayatlarından endişe duymaya, düşük özsaygıdan, madde bağımlılığına, antisosyal kişilik bozukluğundan çocukluk travmalarına kadar geniş bir yelpazede tanımlanıyor.

 

Ama neden kendilerine şiddet uygulayan insanları savundukları konusunda verilen yanıtlar bu kadar çeşitli değil. Bu cevapların en önemlisi: kendiliğin yıkımı.

 

Bu tip olaylarda aklımızda tutmamız gereken şey, şiddet mağduru insanların benliklerinin ve kendiliklerinin yoğun bir aşınmaya uğradığı gerçeği. Sürekli bir şekilde şiddet, aşağılanma, değersizlikle kişiliği değiştirilmiş insanlardan, kendini koruyabilme içgüdüleri tarumar edilmiş insanlardan bahsettiğimizi unutmamalıyız.

 

Kurtlarla Koşan Kadınlar’da Clarissa P. Estes şöyle diyor:

 

“İçgüdüler zedelendiğinde insanlar üst üste gelen saldırıları, kendilerine, çocuklarına, sevdiklerine, ülkelerine, hatta tanrılarına yönelik adaletsiz ve yıkıcı eylemleri “normalleştirirler.”

 

Peki bir bireyin içgüdülerini zedeleyip ondan nasıl her şeyi normalleştiren bir kurban yaratabiliyorlar?

 

Bunun için ünlü psikiyatrist Robert Jay Lifton'un "beyin yıkama adımları" ve " Clarissa Estes'in "Kurtlarla Koşan Kadınlar"ından yararlanabileceğimize inanıyorum:

 

 

A. KENDİLİĞİN YIKIMI

 

Kendilik: Kendilik; kavramsal olarak bireyin deneyim ve çevresini yorumlamasıyla kendine yönelik kazandığı bakış açısıdır. (Çelenkoğlu, 2011).

 

Birey içinde bulunduğu ortamda kendiyle ilgili elde ettiği bütün verileri kullanarak kendisi hakkında bir değer sistemi oluşturmakta bu da kendilik şemalarının oluşumuna etki etmektedir. (Çelik, 2010).

 

Kendilik; kim olduğumuzun cevabıdır. Bireyin ‘ben kimim?’ sorusuna vereceği yanıtların her biri ve bu yanıtların yarattığı duygular kendilik şemasındaki bilgilerdir (Demir, 2017).

 

 

1. Adım: Kimliğe Saldırı:

 

“ Kadınlar, hayatlarının kapılarını açıp onun ücra köşelerindeki katliamı incelediklerinde, çoğu zaman en önemli düş, hedef ve umutlarının azar azar öldürülmesine izin verdiklerini görürler. Orada cansız düşünceler, duygular ve arzular bulurlar; bunlar bir zamanlar hoş ve vaat edici olsa da, artık kanları çekilmiştir."

 

- Kurtlarla Koşan Kadınlar

 

 

Kurbanın kimliğini oluşturan, onun kendisine dair inançlarına yönelik sistematik saldırıyla başlıyor her şey. “Sen inandığın gibi biri değilsin.” parantezine alınabilecek bu saldırılarla kurbanın arkasına dayandığı değerler parçalanıyor:

 

"Akıllı mı sanıyorsun kendini? En ufak bir şeyi bile akıl edemiyorsun sen." "İyi bir anne olduğunu mu düşünüyorsun? Sen berbat bir annesin." "Güzel olduğuna mı inanıyorsun? Çok çirkinsin." "Çalışkan olduğunu mu sanıyorsun? İşe yaramazın tekisin." "Ben olmasam kimse bakmaz senin yüzüne."

 

Haftalar, aylar, yıllar süren bu iyi işlenmiş saldırılar nedeniyle kurbanın ilk savunması çöker, kendine yönelik inancı zayıflar, eskiden duyduğu güç hakkında artık şüphelenmeye başlar. Dolayısıyla temelleri sarsılır.

 

2. Adım: Suçluluk Duygusu Yerleştirme

 

" Kendinden nefret etmeye neden olan bütün ertelemelerin, itilip bastırılan ve irinleşen bütün utanç duygularının, şiddetle ihtiyaç duyulan tüm yeni başlangıçların ve uzun zamandır geciken tüm sonların bir çözüme kavuşturulmaması bundandır. Yok edicinin pusuda bekleyip iş gördüğü her yerde, her şey yoldan çıkar, yerle bir edilir ve boynu uçurulur. "

 

- Kurtlarla Koşan Kadınlar

 

 

Saldırgan hem psikolojik hem de fiziksel saldırılarında git gide ustalaşıyor, çünkü artık neyin daha fazla acıttığını biliyor. Bu adımın temel olgusu saldırganın bu davranışlarının suçunu kurbana atabilmekte yatıyor. Şöyle diyor saldırgan:

 

“Bana bunları yaptırdığına inanamıyorum.” “Senin yüzünden neye dönüşüyorum böyle.” “Hepsi senin suçun.” “Cevap verip sinirlendirmeseydin ben de seni dövmek zorunda kalmazdım.”

 

Mental olarak güçlü bir insanın üzerinde belki de hiçbir tesiri olmayacak bu sözler, savunması çökmüş, psikolojik ve fiziki şiddetle benliği aşağılanmış kurbanın zihninde tohumlar bırakıyor ve gün be gün serpiliyor; önce suçluluk duygusu, sonra da utanca dönüşerek.

 

 

 

3. Adım: Kendine İhanet

 

" Kadınların garip olanı aşağılamasını, yeni ve olağan dışı olandan kuşku duymasını; ateşli, coşkulu, yenilikçi olandan kaçınmasını; kişisel olanı kişisellikten ayırmasını yüreklendiren herhangi bir grup, toplum, grup ya da örgüt, bir ölü kadınlar kültürü istemektedir. "

 

- Kurtlarla Koşan Kadınlar

 

Saldırganın saldırılarının nihai amacı güç kazanmaksa, en önemli görevi kurbanın kaçmamasını sağlamak. Bu yüzden en kritik aşama bu: kurbanın kendisine ve sevdiklerine ihanet etmesini sağlamak. Onu kurtaracak köprüyü sonsuza dek yıkmak.

 

Saldırılardan örselenmiş ve utanç duyan kurban, saldırıları azaltmak adına kendine ihanet ediyor: “Haklısın” diyor, “sürekli kafamı karıştıran annemle görüşmemeliyim.” “Haklısın, kıyafet konusunda daha dikkatli olmalıyım.” “Haklısın, okumak veya çalışmak yerine çocuklarıma bakmalıyım.” “Haklısın, kazandığım parayı sana vermeliyim, sen daha doğru harcarsın.”

 

 

4. Adım: Kırılma Noktası

 

" Bir kadın fazlasıyla “iyi yetişmiş” olmaya razı olduğunda, bu itkilere yönelik içgüdüleri azar azar en karanlık bilinçdışına, otomatik olarak ulaşabileceği bölgenin dışına itilir. Bu durumda, içgüdülerinin zedelenmiş olduğu söylenir. İçgüdüsü zedelenmiş kadının seçim gücü yoktur. Olduğu yere saplanır kalır. "

 

- Kurtlarla Koşan Kadınlar

 

 

Kendine karşı sevgi ve saygı beslemeyen, içi utançla dolu, arzularından uzaklaştırılmış ve sevdiği şeylere ve insanlara ihanet etmiş kurban şöyle soruyor artık “ben kimim, neredeyim, ne yapıyorum.” Ve bir cevap bulamıyor. Çünkü cevap verecek mekanizmalar çoktan örselenmiş, yardım edecek insanlar uzaklaştırılmış.

 

İçiyle dışı arasındaki çatışma sinir hastalığına yol açıyor ve kurban kendisini daha hasta, zavallı ve bıkkın görüyor. Bu sayede artık saldırgan gerçekleri bile değiştirebiliyor. “Hayır” diyor saldırgan. “Senin dediğin gibi olmadı.” “Her şeyi yanlış anladığın gibi bunu da yanlış anlıyorsun.” “Aslında bugüne kadar olan şey şu...”

 

 

Ve ilk plan tamamlanır. Artık ortada bir “kendilik” kalmamıştır. İkinci safhaya geçer:

 

 

 

B. UMUDUN SÜREKLİ TUTULMASI

 

 

5. Adım: Hoşgörü ve Sevgi Kırıntıları

 

"Hambre del alma, acıkmış bir ruh halinde olmak, merhametsizce aç bırakılmaktır. O zaman bir kadın kendisini tekrar canlı hissettirecek herhangi bir şeyin açlığıyla yanar. Tutsak düşen bir kadının aklı başında değildir ve iyi olsun olmasın, özgün hazineye benzer gibi görünen her şeyi kabul eder."

 

- Kurtlarla Koşan Kadınlar

 

 

Saldırgan, ara ara verdiği sevgi kırıntılarıyla, acı çeken kurbana kurtuluş reçetesini de sunuyor. İlişkilerinin başlarında gayet sıradan gelebilecek bir gülümseme, kucaklama, hatta ufak bir yardım şimdi bu özdeğeri sıfırlanmış kurbanın içinde bir minnet duygusu yaratıyor. O kadar karanlık ki içi, güneş gibi doğuyor böyle kısa süren bir ısı dalgası. Büyük bir umuda dönüşüyor içeride.

 

“Acaba” diyor, "doğru davranırsam... Bu ışıktan daha fazla alabilir miyim?”

 

 

 

6. Adım: İtirafa Zorlama

 

" Birçok kadın, bir tutsaklık durumunda bir ölçüde kendini idame ettirebilir, ama bir yan hayat ya da dörtte bir hayat, hatta n’de bir hayat yaşar. İdare edebilseler de, hayatlarının sonuna doğru giderek çoraklaşabilirler. Kendilerini çaresiz hissedebilirler ve çoğu zaman hiçbir insanın yardıma gelmemesi üzerine durmadan ağlayan bir bebek gibi ölümcül bir suskunluğa gömülebilir ve umutsuzluğa düşebilirler. Ardından yorgunluk ve boyun eğiş gelir. Kafes kilitlenmiştir. "

 

- Kurtlarla Koşan Kadınlar

 

 

 

Ve kendiliğe dair son kale de böyle yıkılıyor. Bütün sorumluluk saldırgandan kurbana geçiyor artık: “Gerçekten, iyi bir sevgili, iyi bir eş olduğumda ilgisini ve sevgisini esirgemiyor benden" “Onu çıldırtan benmişim demek ki, hatalı fikirlerim ve davranışlarım."

 

Süreç boyunca ilk kez kurban içinde yaşadığı utanç ve acıdan kurtulma şansı olduğunu öğreniyor ve kumar hastasıyla aynı kaderi yaşamaya başlıyor; bir avuç dopamin, ödül merkezindeki minik bir kıpırdanma için, her şeyi kabul edecek duruma geliyor.

 

7. Adım: Utancın Dönüştürülmesi

 

" Birçok kadın Mavisakal masalını harfi harfine yaşamıştır. Henüz yok ediciler konusunda safdilken evlenen bu kadınlar, hayatlarına yıkım getiren birini seçerler. Bu kişiyi sevgiyle “iyileştirme”ye kararlıdırlar. Bir şekilde evcilik oynarlar. Vakitlerinin büyük bir kısmını, “Sakalı aslında o kadar da mavi değil,” diyerek geçirdikleri söylenebilir."

 

- Kurtlarla Koşan Kadınlar

 

 

Saldırganın ara ara verdiği umut kırıntılarıyla beslenen kurban, saldırıldığında hatalı olduğunu biliyor ama neden hatalı olduğunu anlayamıyor. Bir önemi de kalmıyor.

 

Gerçekle arası açılmış, içsel yargılama mekanizmaları bozulmuş artık, saldırganın doğrularını doğru kabul ediyor ve eski kimliğine dair saldırganla arasında ne kadar fark varsa hepsinden kurtulmaya başlıyor.

 

Hayatına, reddettiği ve nefret ettiği eski kimliği yerine aldığı yeni kimliği, saldırganın doğruları, yanlışları, dayakları, küfürleri ve ara ara aldığı sevgi ve onaylanma kırıntıları döngüsüyle devam ediyor.

 

 

 

 

Bu nedenledir ki, şiddet mağduru kurbanların, kendilerine şiddet gösteren eşleri hakkındaki olumlu yorumları duyduğumuzda sıklıkla gördüğümüz şey cehalet, aptallık veya saflık değil; saf çaresizliktir. Karşımızda ruhu örselenmiş, kişiliği değiştirilmiş bir varlık vardır.

 

Eğer benzer bir şekilde şiddete uğruyorsanız, Türkiye'de Mor Çatı gibi derneklerin olduğunu ve çok başarılı işler yaptığını unutmayın:

 

Çünkü yine Kurtlarla Koşan Kadınlar'da yazdığı gibi:

 

" Bir kadın, kültürün ve yeryüzünün parçalanmasını bir gecede durduramayabilir, ama kendi bedenine bunu yapmayı bırakabilir. "

 

Alıntılar: Clarissa P. Estes - Kurtlarla Koşan Kadınlar

Robert Jay Lifton - Thought Reform and The Psychology of Totalism

Yazının orijinali: Öldürüyor ama iyi biri

 

Ünlü bir erkek neden tecavüz etsin ki

Kobe Bryant’ın öldüğünü gördüğümde bir şok dalgasıyla sarsılan bedenim bu helikopter kazasında kızının da öldüğünü duyunca iyice ürperdi. Kendimi onunla ve kızıyla ilgili hüzünlü videolar izlerken buldum. Sonra New York Times’taki bir haberde onun tecavüz ile ilgili bir davası olduğunu hatırladım.

 

Dava ile ilgili detayları zaten her yerde bulabilirsiniz. Burada önemli olan, kadının verdiği ifadeye uyacak şekilde boynunda morluklar, vajinasında zorlama ve kanama, Kobe’nin kıyafetinde kadının kanı gibi delillerin bulunması. Kobe Bryant da önce reddediyor, sonra isteyerek yaptıklarını belirtiyor. Kadın her şey lehine olmasına rağmen davadan çekiliyor.

 

Birçokları bunun nedeninin avukatların kadının ismini sızdırması ve yüz binlerce Lakers taraftarının kadını tehdit etmesi olarak görse de, bazıları da kadının para koparmak için yalan söylediğine inanıyor.

 

Benim asıl ilgimi çeken ise Ekşi Sözlük’te “Kobe Bryant Tecavüz Davası” başlığında şöyle bir yorum görmem:

 

“birine tecavüz etmeye hiç ihtiyacı olmayan kişilerle ilgili ortaya atılan tecavüz iddialarının istisnasız hepsinin arkasında yalancı ve düzenbaz bir kadın yatar.”

 

Biraz daha devam eden bu entry, o başlığın en beğenilen entrysiydi.

 

Burada ortaya atılan sav şu: Tecavüzlere, buna ihtiyaç duyan insanlar tarafından kalkışılır.

 

Şöyle bir mitle ilgilidir bu: Cinsel açlık çeken ve bu açlığı dilediği gibi doyuracak gücü olmayan erkekler tecavüz eder.

 

Oysa tecavüz vakalarının çok azında başrolde cinsel hayatı olmayan bir erkek vardır.

 

Başta çocuk tecavüzleri olmak üzere tecavüzcülerin çoğu evli veya cinsel hayatı aktif olan kişilerdir. 13 yaşında aynı köyden 28 kişi tarafından tecavüze uğrayan N.Ç. ve tecavüz edilip öldürülen Özgecan Aslan vakalarında olduğu gibi.

 

Örneğin, Cinsel Şiddeti Anlamak kitabının yazarı Diana Scully’nin yaptığı araştırmalar neticesinde bulguladıkları şunlardır:

- tecavüzden içeri girmiş erkeklerin çoğu (% 89) her hafta karşılıklı rızayla iki kere cinsel ilişkiye giriyordu.

- tecavüzcülerin sadece % 13’ü yaşıtlarına göre daha az cinsel deneyime sahip olduklarına inanıyordu.

Ortaya atılan sav, ayrıca şunu destekliyor: güçlü, zengin ve ünlü insanlar, zevklerini diledikleri gibi tatmin edebildikleri için onların tecavüz etmeye ihtiyaçları yoktur.

 

Oysa tarihimiz, geçmişte etrafında yüzlerce cariyesi olduğu halde tecavüz eden krallarla; bugünse, etrafında yüzlerce olanağı olduğu halde şirket içindeki alt kademedeki çalışanlarını taciz / tecavüz eden yöneticilerle dolu.

 

Suçlular üzerine birçok kitap yazmış Stanton Samenow, tecavüzcü yöneticiler hakkında şöyle diyor:

 

Cinsel suçlar diyoruz ama konunun seksle pek ilgisi yok. Şirket içinde alt kademediki kadınlara tecavüz eden yöneticilerin çoğu cinsel açlıklarını doyuramayacak kişiler değiller. Bu tecavüzcüler genellikle sık sık ama sığ bir şekilde ilişkiye giren erkekler. Ne kadar güçlü hissederlerse kendilerini o kadar karşı konulmaz ve etkileyici görüyorlar. Kendilerinden düşük kademedeki her kadının kendilerini arzuladığına inanıyorlar. Karşısındaki kadınların gülümsemesi, kıyafetleri, makyajı onlara davetiye gibi geliyor. Zaten içten içe bu kadınların işlerini kaybetmemek, kariyerlerini baltalamamak ve kimsenin onlara inanmayacağından korktukları için susacaklarını biliyorlar.

 

Sanırım Kobe Bryant‘ın olayında olan da buna benzer bir şey. Çünkü kadının davayı geriye çektiği gün, Kobe de kadından özür diliyor ve şöyle diyor:

 

Bana göre aramızdaki şey tamamen karşılıklı rızayla olmuş olsa da, bugün anlıyorum ki karşımdaki kadın bunu asla böyle görmemiş. Onun ne hissedebileceğini şimdi anlıyorum.

 

Sonuçta Kobe ile ilgili gerçeği öğrenemeyeceğiz. Ama tecavüzün seks ihtiyacından çok güç ve hakimiyetle ilgili olduğunu, bu nedenle en güçlü ve en ünlü erkeklerin de tecavüze kalkışabileceği gerçeğini unutmamalıyız.

 

Alıntılar:

 

Diana Scully - Cinsel Şiddeti Anlamak

Stanton Samenow - The Thinking Processes of Sexual Predators

Yazının orijinali: Ünlü bir erkek neden tecavüz etsin ki

 

Ünlü erkeklerin şiddeti

"Ne zannediyorsunuz, mesela bu kadın, çocuk, hayvan döven, öldürenlerin 3 kolu 5 bacağı mı var? Hepsi toplumdan soyutlanmış psikopatlar mı? Asla! Çoğu çevresinden saygı, sevgi, takdir gören birileri. Önümüzdeki örnekte olduğu gibi."

 

Hazal Kaya'nın Ozan Güven'le ilgili dünkü twitter iletisi, sosyal medyada epey konuşuldu.

 

Ünlü erkeklerin, partnerlerine şiddet konusunda sıradan erkeklerden bir farkları var mı? Görünen o ki, güdülenme konusunda değil sahip oldukları avantajlar konusunda var. Önce güdülenme kısmına bakalım:

 

 

Partnerlerine karşı şiddete başvurmuş ünlü kişilerle çalışan Steven Stosny, bu kişilerin sıradan insanlardan farkı olmadığını söylüyor:

 

“Daha zengin, bilgili ve prestiji olabilirler ama konu karşındakine zarar vermek olunca aynı nedenlerden dolayı güdülenirler. Utançtan ve zarar görme korkusundan kaçınma.”

 

Stosny’e göre partnerlerine psikolojik veya fiziksel şiddet uygulayan ünlülerin bazı ortak özellikleri bulunuyor.

 

Kırılgan benlik: Çevresindeki insanlar tarafından pohpohlanmaya daha alışkın olduklarından kendilerine yönelik olumsuz sözlerden ve eylemlerden dolayı kolayca aşağılanmış hissederler.

 

Zayıf öz-düzenleme: Kendi kendilerini neşelendirmede veya sakinleşmede zayıflar. Bu nedenle neşelenmek veya sakinleşmek için bir dış etkene, yani partnerlerine (veya sakinleştiricilere / uyuşturuculara) ihtiyaç duyarlar.

 

Hakediş inancı: Sahip oldukları prestij ve ün sayesinde her zaman en iyisini hak ettiklerine inanırlar. Böyle hissetmediklerinde bunu birisinin suçu olarak görürler.

 

Taraflı gözlem: Normal zamanlarda olmasa da, tartışma esnasında karşısındakilerin bakış açısını anlama yetenekleri düşük. Kendi yapmış oldukları hataların farkına varmadan sadece karşısındaki insanların hatalarını görürler. Bu nedenle ne yapsalar, saldırmış gibi değil, misilleme yapmış gibi hissederler.

 

Düşük empati/merhamet: Kendilerinin paylaştığı kırılganlıklar hakkında merhametli olsalar da, paylaşmadıkları kırılganlıklar hakkında merhamet geliştirmekte başarısızlar. Çoğunlukla, "benim yaptığım bana yapılsaydı ben kırılmazdım" diye düşünüp buna göre hareket ederler.

 

Ünlülerin sıradan insanlardan farkı ise kendilerini istisna olarak görmelerinde yatıyor. Liderler ve etik davranışlar konusunda uzman akademisyen ve filozof Terry Price bunu "istisna yaratıcıları" olarak adlandırıyor:

 

"İnsanlar, prestij kazandıkça, yanlış davranmalarına izin veren (monopoly oyunundaki gibi) ücretsiz bir geçiş kartı almaları gerektiğine inanmaya başlıyorlar. Yakalanmaları halinde, sahip oldukları güç, prestij ve servet sayesinde kurtulabileceklerine inanıyorlar. Gerçekten de aynı suçu işleyen sıradan insanlara göre pek azı hapse giriyor ve daha düşük cezalara çarptırılıyorlar."

 

Tarihin upuzun bir dönemi için bu doğru olsa da, son yıllarda özellikle sosyal medyanın etkisiyle dünyanın gelişmiş ülkelerindeki bazı prestijli erkekler de artık işledikleri suçların sonuçlarından kolay kolay kurtulamıyorlar.

 

Çünkü devlet mekanizmasının cezalarından kaçsalar da, daha görülür oldukları için toplumsal yaptırımlardan kaçamıyorlar.

 

Alıntılar:

 

Steven Stosny - Almost Infamous: Celebrity Abusers and Their Unknown Counterparts

Terry Price - Understanding ethical failures of leadership.

Yazının orijinali: Ünlü erkeklerin şiddeti

 

Şule Çet davası ve tesadüfler

Dün, Şule Çet Davası nihayet sonuçlandı; Çağatay Aksu'ya verilen müebbet ve Berk Akand'a verilen 8 yıl 9 ay hapis cezaları onandı.

 

İki yıl süren dava, Çet ailesi avukatına komplo kurulup gizlice ses kaydının alınmasından, “o saatte plazada iki erkekle ne işi varmış?” algısı yaratmak için internete sızdırılan kamera görüntülerine kadar ülkemizdeki hukuk etiğini de gözler önüne serdi.

 

Davanın içinde, adalet sistemimizin kemikleşmiş sorununu gösteren "tesadüfler" de vardı.

 

1989 yılında Ulucanlar Cezaevi'nde gördüğü çarmıha gerilme işkencesinde kolu kırılan Kutay Meriç, adli tıpa götürülür. Doktor “sağlam” raporu verir. Oysa yapılan işkenceler daha sonra mahkemede tescillenir ve iki polis memuru 4.5 yıl ceza alır.

 

Sağlam raporu veren doktor ise davada suçlu bulunmaz, ancak Ankara Tabip Odası tarafından 9 ay meslekten men edilir.

 

2010 yılında Siirt'te öğretmenlik yapan Esin Güneş, şiddet gördüğü iddiasıyla eşine boşanma davası açar. Dava sürerken cansız bedeni bir uçurumun dibinde bulunur. Eşi, “pikniğe gitmiştik, ayağı takıldı, düştü” der. Olayla ilgili bütün şüphelere rağmen savcı “takipsizlik” vererek dosyayı kapatır.

 

Aile, çetin bir mücadeleden sonra davanın tekrar açılmasını sağlar. Yeniden açılan davada, ODTÜ Fizik bölümünden gelen "kendisi düşmüş olamaz" raporundan sonra Esin Güneş’in eşi Güven Güneş suçlu bulunup, müebbetle cezalandırılır.

 

1989 yılında işkence gören Kutay Meriç’e sağlam raporu veren doktor, otuz yıl sonra Şule Çet davasında bilirkişi raporu hazırlayıp “Bir kadın bir erkekle tenha bir yerde içki içmeyi kabul etmişse cinsel ilişkiye rıza göstermiş sayılır” der.

 

2010 yılında Esin Güneş davasına takipsizlik verip kapatan savcı, benzer şekilde ölü bulunan Şule Çet davasının da savcısı olur ve “şüpheliler için önce tutuklama talebinde bulunulmaması" ve "dosyada istenilen hızın sağlanmaması" gibi gerekçelerle Şule Çet davasından alınır.

 

Böyle, ilginç tesadüfler.

 

Çocuk tecavüzleri, işçi cinayetleri, yolsuzluk iddiaları fark etmiyor, yargının içinde bulunduğu durumu iliklerimize kadar hissediyoruz.

 

Sıradan vatandaşlar olarak, bazı dosyalar bütün ciddi delillere rağmen kapatılmasın diye güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturmak zorunda kalıyoruz.

 

Uçurumdan itilerek öldürülen öğretmen Esin Güneş'in babası Yüksel Işık'ın, yoğun uğraşlar sonucu yeniden açılan dava için Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na yazdığı mektup aslında birçok şeyi özetliyor

 

“Siirt’te boşanmak istediği eşi tarafından 150 metrelik uçurumdan atılan kadın öğretmenin babasıyım. 2 Kasım günü gazetelerden haberi okumuş olabilirsiniz. Hukukun üstündeki bazı gölgeler olayı kapatmaya çalışmıştır. Birçok delile rağmen takipsizlik kararı verilmiştir. Çabalarımız sonucunda dava açılmış fakat büyük kamuoyu desteğine ihtiyaç duymaktayız. Son çare olarak sizinle iletişime geçmeyi düşündüm."

 

Nadira Kadirova, Ayşe Karaman, Aleyna Çakır, Alara Demir ve niceleri...

 

Bir toplum, örtbas edilmesin diye aynı anda kaç farklı davaya odaklanabilir?

 

Ve davaların kaderini kamuoyu mu belirlemelidir?

 

 

Alıntılar:

 

Artı Gerçek - Şule Çet davası: Bilirkişi raporuna göre intihar değil

Erk Acarer - Meslektaşa kumpas, savcıya odasında baskı

Sol - Şule Çet davasında adım adım: Failler cezalandırılacak mı?

İnci Hekimoğlu - Şule Çet davasındaki kilit isim ve ‘savunma sanayi’

OdaTv - Cinayetin bilirkişisi hakkında çok konuşulacak açıklama

Yazının orijinali: Şule Çet Davası ve tesadüfler

 

Neden kadın bekareti bu kadar önemli oldu

Kadın bekaretinin erkek bekaretine göre neden önemli olduğunu anlamamız için ataerkil kültürün nasıl geliştiğini irdelememiz gerekiyor.

 

Bu nedenle bu yazıyı okurken günümüzün dünyasından ziyade Suudi Arabistan’ın bile yanında daha eşitlikçi sayılabileceği bir çevreyi düşünmenizi istiyorum. Yaşamak için bütün araç, gereç ve kaynakların erkeklerin elinde bulunduğu, herhangi bir kadının dışlandığı takdirde ölüme terk edildiği, kadın doğurganlığını kontrol etmenin sistemin en önemli unsuru sayıldığı, sanki Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü'nden çıkmış bir dünyayı düşünün. Adım adım ilerleyelim:

 

1. Ataerkil kültürün bütün yaygarasına rağmen, kadınların tek eşli olmadıklarını biliyoruz. Kadınlar da erkekler gibi kısa dönemli ve uzun dönemli ilişkiler kuruyorlar. Ancak tek eşli gibi davranmak, ataerkil düzenin yoğun olduğu bir kültürde genlerini bir sonraki jenerasyona aktarmak isteyen kadın için en iyi strateji sayılıyor. Neden?

 

2. Çünkü bütün kaynakların erkeklerin elinde bulunduğu bir sistemde hayatta kalmak isteyen kadın, yiyecek, giyecek, barınma, fiziksel korunma gibi yaşamsal ihtiyaçlarını karşılaması için erkeğin ilgisine muhtaç duyuyor. Zaten sistem de bu muhtaçlık üzerine kuruluyor.

 

3: Kadınlar da çok eşli bir strateji güdüp, farklı erkeklerin kaynaklarını kullanabilirlerdi. Ama bir sorun var: çocuklarına hangi erkek kaynak ayıracaktı?

 

Burada cinsiyetler arasındaki ebeveynlik yatırımı farkı önplana çıkıyor. Erkeklerin ve kadınların çocuk sahibi olmak için yaptıkları yatırımlar farklı. Bir kadının hayatı boyunca sahip olacağı çocuk sayısına bir erkek bir gün içinde farklı farklı kadınları dölleyerek ulaşabiliyor. Üstelik kadının aksine 15 yaşında da yapabiliyor 80 yaşında da. Bir de üzerine hamilelik sırasında kadınların yaşadıkları sıkıntıyı eklersek, ataerkil bir kültürde kadın için her çocuğun ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz.

 

4. Dolayısıyla sınırlı zamanda sınırlı sayıda çocuk yapacak kadın, hem hamileliğinde kendisine, hem de doğurduktan sonra çocuklarına kaynak ayırması için uygun erkek yatırımcıyı ikna etmek zorunda.

 

Bu da şöyle bir sıkıntıyı doğuruyor: ikna etmek istediği adam, çocuğun babası olduğundan nasıl emin olacak?

 

Öyle ya, eğer kadın çok eşli bir strateji güdüyorsa, çocuğun babası herhangi bir adam olabilir.

 

Erkeğin kaynağını başka bir erkeğin çocuğuna aktarması ise, kendi jenerasyonunun sonu demek.

 

5. Kadın, bebek kendi bedeninden çıktığı için çocuğun annesi olduğundan emin. Yani yanlış çocuğa yatırım yapamaz. DNA testlerinin olmadığı bir dünyada erkek nasıl bu yatırım için emin olacak? Tabii ki geçmişte döllenmediği kesin olan, bakire bir kadınla birlikte olup, sonra da bu kadının diğer bütün erkeklerle ilişkisini kesmeyi sağlayarak. Yani, kendisinden olduğuna emin olduğu çocukları doğurması için onu evin içine hapsederek.

 

Ataerkil kültürün yapıtaşları olan gelenekler, görenekler dinler, adalet sistemleri işte bu "kadın bekareti / masumiyeti / saflığı" temelleri üzerine inşa ediliyor. Yazılı tarihin ilk dönemlerinden iki örnek vereyim:

 

Asurlularda bakire bir gelin almak, kocası için güç göstergesiydi ve onu evlilik öncesinde bozulmamış halde korumak, babalar ve erkek kardeşler için bir kontrol testiydi.

Kızı nişanlıyken tecavüze uğrayan Asurlu babaya kızını bakireler için öngörülen yüksek fiyata evlendirme şansını yitirdiği için kefaret ödenirdi. Adam, canı isterse tecavüzcünün annesini kendisine köle olarak alabilirdi.

 

Bu sistem Tevrat'la da değişmedi; kızlar tecavüzcüleriyle evlendirilmeye başladılar, çünkü artık kimse onlarla evlenmezdi. Yani tecavüzcünün cezası, ailesine para vermek ve tecavüz ettiği kadınla evlenmekti.

 

İbrani geleneğinde kızının bekaretini ispatlamak babaya düşerdi. Ortada gelinin bakire olmadığına dair bir suçlama varsa, baba genellikle ilk geceden çıkan kanlı çarşafı şehrin ileri gelenlerine sunardı. Eğer delil yetersiz gelirse gelin evinin önünde taşlanarak öldürülürdü.

 

Dikkat edin, kocası tarafından değil, şehrin bütün erkekleri tarafından. Çünkü yalnızca tek bir erkeğe değil, bütün erkekliğe karşı işlenmiş bir suç olarak görülürdü bu.

 

Peki bunlar çok mu eskide kaldı? Bugün kızlar hala babalarından isteniyor ve evlerinden çıkarken babaları bellerine bekaret simgesi kırmızı bir kurdele bağlıyor.

 

1998 yılında bu ülkenin Kadın ve Aile'den sorumlu bakanı Işılay Saygın, bekaret muayenesi yaptırmamak için intihar eden kızlara “Bekaret kontrolü önemli bir önleyici konudur. Eğer bir genç kız kendisini bekaret kontrolü yüzünden öldürüyorsa, kendisini öldürmüş olur, o kadar da önemli değil, sadece birkaç tane kız. Erkeklerle böyle bir diyaloga girmelerine izin vermeyin." diyordu.

 

Benim bu yazıyı yazdığım sıralarda ise eski erkek arkadaşı tarafından ailesine ifşalanan 24 yaşındaki Melek Arslan, ailesinin namusunu kirlettiği gerekçesiyle kardeşi tarafından sokak ortasında kurşunlanarak öldürüldü.

 

 

Alıntılar:

 

Hanne Blank - Bekaretin El Değmemiş Tarihi

Eric Berkowitz - Seks ve Ceza

Yazının orijinali: Neden kadın bekareti bu kadar önemli oldu

 

Adet kanı korkusunun tarihi

“Adet gören kadının hazırlayacağı yemeği yemektense, aç karnına yatmak daha iyidir.”

- Fildişi Bauleler'de bir atasözü

 

"Adetliyken turşuya dokunulmaz."

- Anneanne sözü

 

"Yaklaşma sakın! Git içeriye, içeride bekle beni. Hiçbir yere de dokunma ha! Hiçbir yere oturma!"

- Safiye'nin Annesi, Masumlar Apartmanı 1. bölüm

 

 

Masumlar Apartmanı dizisinin ilk bölümünde kardeşinin flört ettiğini düşünen Safiye, durumdan tiksinir. Sonra geçmişten anısı canlanır ve adet görmeye başladığını annesine haber verdiği günü anımsar. Annesi duyunca sinirlenmiştir, “Yaklaşma sakın! Git içeriye, içeride bekle beni. Hiçbir yere de dokunma ha! Hiçbir yere oturma.” diye bağırır. Safiye, salonun ortasında öyle durur bekler.

 

İçimizde anneye karşı kızgınlık yaratan bu düşüncenin ardında aslında kökleri çok eskilere, ilk kabilelere dayanan ve adet kanının çok tehlikeli ve bulaşıcı olduğunu kabul eden bir inanç sistemi ve bu inanç sisteminin oluşturduğu devasa kültürler yer alır.

 

Antropologlar, tarihteki ilk cinsel yasakların adet dönemlerinde kadınlarla ilişki kurmaya karşı gelişmiş olduğuna inanıyor. Ancak, bu yasaklar hijyenik tedbirlerden ziyade daha derin bir temele dayanıyor gibi: Kadına yönelik korkuya ve nefrete.

 

Eric Berkowitz, kitabında bu durumu şöyle özetliyor:

 

“Adet kanının birden akması, erkeklere, üstün fiziksel güçlerine rağmen kendi başlarına insan yaşamını meydana getiremediklerini hatırlatıyordu. Zaman geçtikçe erkeklerin kadın korkusu, düpedüz düşmanlığa dönüştü ve adet gören kadına hem tehlikeli hem de pis gözüyle bakılmaya başlandı.”

 

Tarihteki örneklere bakacak olursak bu düşmanlığın sıklıkla tek bir örüntünün çeşitli varyasyonlarında sergilendiğini görüyoruz: pisliğin bulaşma korkusu.

 

- Brahmanlar’da adet gören bir genç kızla karşılaşmak yedi günahtan biri sayılıyordu. Adet günlerinde bir erkekle temas etmiş kadınların kırbaçla dövüldükleri oluyordu. Regl olmuş bir kadını görenlerin yemek yemesi yasaktı.

 

- Babil’de kadınların özel günlerinde dokunduğu her şeyin – ister eşya, ister insan olsun, kirlendiğine inanılıyordu.

 

- Asurlularda “adet” sözcüğü “yaklaşılmaz” sözcüğüyle eş anlamlıydı.

 

- İbranilerde ise sadece adet gören kadının dokunduğu şeyler değil, adet gören kadının dokunduğu erkeğin dokunduğu şeyler de pis sayılıyordu. Muayyen günlerin sonunda arınma için yedi gün beklenmesi ve iki güvercin kurban edilmesi gerekiyordu:

 

“... ama kanama durursa, kadın yedi gün bekleyecek, sonra temiz sayılacaktır. Sekizinci gün iki güvercin alıp Buluşma Çadırı’nın giriş bölümüne getirecek ve bunları kahine verecek. Kahin birini günah sunusu, ötekini yakmalık sunu olarak sunacak. Böylece kadını kanamasından doğan kirlilikten RAB’bin huzurunda arıtacak."

 

- Güney Amerika’nın Macusis Kızılderilileri, ilk kez adet gören genç kızları yüksek bir hamak içine yatırıp kırbaçla dövüyordu.

 

- Carrier Kızılderililerinde ise adet gören genç kızlar, üç dört yıllık bir inzivaya giriyor, köylerinden uzakta, dallardan yapılan bir kulübede tek başlarına yaşıyorlardı. Uzun ve bol bir elbise giyen genç kızlar, kollarında ve bacaklarında içlerindeki kötü ruhtan onları koruyacak bantlar taşıyorlardı.

 

- Lelelerde, adet dönemindeki kadın eşini hasta edebiliyor, ormana gittiği takdirde avları bir süre verimsiz kılıyordu.

 

1875 yılına geldiğimizde ise bugünün saygın bilimsel dergilerinden British Medical Journal’da "adet gören bir kadının elinin değmesiyle bir salam diliminin bozulup bozulmayacağı" tartışması altı ay sürüyordu.

 

Türkiye'de konu hakkında yapılmış güncel bir araştırma, adet dönemiyle ilgili son üç jenerasyonun inandıkları bazı inançları şöyle sıralıyor:

 

Adetliyken turşu kurulmaz, turşuya yaklaşılmaz. Sirkenin ağzı açılmaz. Erişte yapılmaz. Mayaya ellenirse hamur kabarmaz. Ekmek yapılmaz. Peynire tuz dökülmez. Saç boya tutmaz. Tırnak kesilmez. Çocuk bakmaya gidilmez. Namaz kılınmaz, oruç tutulmaz, Kuran okunmaz.

 

Dünya değişiyor. Artık adet kanının nedenini bilmediği için ona kendince olumsuz anlamlar yükleyen ve bulaşmasından korkan büyüsel kabilelerde yaşamıyoruz.

 

Ancak nasıl ki bugün saçma olduğunu bildiğimiz halde etkisinden kurtulamadığımız çocukluk inançlarımız biz fark etmeden beyinlerimizin kıyılarında yaşıyorsa, görünen o ki, insanlık tarihinin derinliklerinde kalması gereken birçok inanç da benzer bir şekilde bizimle yaşamaya ve mantığın bıraktığı boşluklardan sızmaya devam ediyor.

 

Alıntılar:

Eric Berkowitz - Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi

Jack Holland - Mizojoni: Kadından Nefretin Evrensel Tarihi

Eylül Şenyürek - Kadınların Aylık Periyotlarının Üç Kuşakta Sosyo-Kültürel Olarak İncelenmesi

Yazının orijinali: Adet kanı korkusunun tarihi

 

Kadın cinayetleri ve erkek bilgiçliği

Pınar Gültekin’in cansız bedeninin bulunmasından bir gün önce Habertürk’te kadınları yakından ilgilendiren İstanbul Sözleşmesi'yle ilgili bir yayın yapıldı. Konukların tamamı erkekti.

 

Yıllar yılı böyledir bu; kürtaj, doğum, tecavüz hakkında programlar yapılır ama tartışanlar hep erkektir.

 

Sadece erkeklerden oluşan "Başörtüsüne Özgürlük" mitingi bile gördük bu ülkede.

 

Her kadın cinayetinden sonra da birçoğu çıkar ve her gün aynı cehennemi yaşayan kadınlara ateş hakkında akıl vermeye kalkar.

 

Kadınların her gün yaşadığı, çok daha iyi bileceği, anlayacağı ve açıklayacağı, onları çok daha fazla ilgilendiren önemli konularda bile sadece erkeklere söz verilmesi ve onların mikrofonu kapma konusundaki hevesleri asıl sorunu da özetliyor:

 

"Bu dünya erkek dünyasıdır."

 

Yazar Rebecca Solnit, "Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar" adlı kitabında, uzman olduğu konularda bile sözünü kesip ona işini öğreten bazı erkekleri anlatırken küstahlıklarının kaynağının bu bilgi olduğunu söylüyor:

 

"Bu dünya senin dünyan değil. Ben daha iyi bilirim."

“Hangi alanda olursa olsun her kadının ağzını açmasını zorlaştıran, konuşmaya cesaret etse bile sesini duyurabilmekten alıkoyan bu küstahlıktır insanın zoruna giden; sokaktaki taciz gibi bu da dünyanın kadınların dünyası olmadığını işaret ederek genç kadınları sessizliğe mahkum eder. Bu bize kendimizden şüphe duymayı ve kendimizi kısıtlamayı öğretirken erkeğin dayanaksız aşırı özgüvenini pekiştirir.”

 

Solnit'e göre, bu tür erkekler, içten içe, kadınların özgür olması durumunda kendilerinin güç kaybedeceklerine inanıyor:

 

"Kadın özgürlüğü nedense, erkeklerin elindeki ayrıcalıkları ve iktidarı sinsice ele geçirmek isteyen bir hareket gibi algılanıyor; sanki bir tarafın kaybetmeye mahkum olduğu, taraflardan sadece birinin özgür ve güçlü olabileceği bir savaş var ortada.

 

Oysa birlikte özgürleşir ya da birlikte köleleşiriz.

 

Kazanmayı, karşısındakine diz çöktürmeyi, ceza vermeyi ve üstünlüğünü sürdürmeyi planlayan bir zihniyet, özgürlükten çok uzaktır. Bu hedefin peşini bırakmak insanı özgürleştirecektir. "

 

Adaletsiz bir dünyada yaşıyoruz.

 

Bazen bütün içtenliğimizle ve iyi niyetimizle eşitsizliğe, adaletsizliğe karşı çıkmak isteyebilir ve dünyayı düzeltmek için yoğun bir arzu duyabiliriz.

 

Ama bu kibirli dünyada, eşitsizliğin asıl mağdurlarına akıl vermek yerine, onları dinlemeye ve bu mücadele nasıl destek olabileceğimizi onlardan öğrenmeye alışmamız ve kendi sesimizden ziyade, onların seslerinin duyulmasını sağlayabilmenin önemini kavrayabilmemiz gerekiyor.

 

Bazen sessizce yan yana yürüyebilmek, desteklerin en güçlüsü olabiliyor:

 

"İşte önümüzde upuzun bir yol, belki de binlerce kilometre. Yola çıkmış olan kadın henüz bir kilometreyi bile katetmemiş. Daha ne kadar yürümesi gerektiğini bilmiyorum ama biliyorum ki tüm engellere rağmen geri dönmeyecek. Üstelik bu yolda yalnız yürümüyor. Yanında sayısız erkek ve kadın var, daha farklı cinsiyetlerden insanlar var."

Alıntılar:

 

Rebecca Solnit - Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar

Yazının orijinali: Kadın cinayetleri ve erkek bilgiçliği

 

Tecavüz kültürü

Geçen gün sokağa çıkma serbestliğinden yararlanan 12 yaşındaki kız çocuğu, annesiyle birlikte parka gitti. Annesi otururken bisikletiyle dolaşan kız 3 erkeğin sözlü tacizine uğradı. Tacizcilerden biri kız çocuğunu kolundan tutarak kendi evine götürmek istedi. Daha sonra yakalandılar ve işlemlerin ardından serbest bırakıldılar.

 

Belki de karar hukukidir. O zaman şunu sorabiliriz; bu ülkede kimler tutuklu yargılanıyorlar?

 

Devlet bir seçim yapıyor ve bu seçime göre tecavüzcüler pek üst sıralarda değil, en azından yazarlar, çizerler, gazeteciler kadar büyük tehdit oluşturmuyorlar.

 

3 gün önce Fatih Tezcan “Tayyip Erdoğan'ı devireceğiz, idam edeceğiz diyorsunuz. Karınızı, çocuklarınızı nasıl koruyacaksınız bizden?” diyerek içindeki savaş ganimetçisi tecavüz özlemini yansıttı.

 

Dün de Nevşin Mengü, Berna Laçin, Feyza Altun ve Canan Kaftancıoğlu hakkında atılmış benzer tweetler ortaya çıktı.

 

Elmeru_baba adında (Kadir Gözoğlu) bir hesap: “darbeye yeltenirlerse Nevşin benim, Berna benim, Feyza Altun benim. Canan’ı ben almam, aklınızdan bile geçirmeyin.” diye yazınca, takipçilerinden epey destek aldı:

 

Mustafa: “Alıp da avrat edecek halimiz Allah korusun yok elbette herkesin bi bildiği vardır, kimi domuz avına çıkar kimi ıslak saçlarla oynar ne bileyim işte fantezi meselesi.

 

Kübra: Sıkıntı yok abi Kanas Canan’ı ben alırım. Hakkında çok güzel planlarım var.

 

Selim: Canan için bizim arkadaşta bir tane kangal köpeği var, ben onu düşünmüştüm.

 

Meltem: Canan’ı bana versinler tek başıma yeterim ben ona.

 

Ferhat: Benim için fark etmez bulduğumun kafasına poşeti geçiririm hepsi Nevşin, Canan olur.

 

Davut: Olaya savaş ganimeti cariyeler gibi bakıyoruz 15 Temmuz’da vatanın aziz evlatları canlarını verdi tabi ki de goy goy da var.

 

Murad: Abiciğim maşallah biz bir tane bulamıyoruz sende 4 Grup Fantezisi ama ağzının tadını bilmiyormuşsun Canan diğer 3’üne eşdeğer.

Sonra ne oldu. Tepkiler gelmeye başladı. Ve Kadir Gözoğlu şunu yazdı:

 

“Tweetmdeki espri için Canan Kaftancıoğlu ve Nevşin Mengü beni hedef göstermiş. Linç edilecekmişim! Ne hesabıma dokunurum, ne tweetlerimi korumaya alırım. Ne de geri vites yaparım.. Burdayım kaçmıyorum. Ev röntgenleme emri veren bir ahlaksızda ahlak dersi alacak değilim."

 

Sonuç, hesabını kapattı. CHP İl başkanlığını arayıp Canan Kaftancıoğlu’ndan özür dilemek istediğini belirtti.

 

Neden?

 

Çünkü karşı kesimden, kendisinin “linç” dediği toplumsal baskıya maruz kaldı. Ama en önemlisi kendi grubundaki, yani yaranmak istediği insanlar tarafından da tepkiyle karşılandı.

 

Bir süredir “sosyal medyaya TC kimlik numarasıyla girilmesini" sağlamaya çalışan AKP ve MHP, Twitter’da Etik Kurul diye bir hesap açmıştı. %99 muhaliflerin tweetlerini “etik dışı” olarak damgalayan bu hesap da, rüzgarı kendi tarafına çekmek için Kadir Gözoğlu'nun tweetlerini etik dışı olarak damgalayınca şahsın tutunacak dalı kalmadı.

Çünkü bu insanların, kadınları ve çocukları tecavüz etmekle ilgili bu kadar rahat tehditler savurabilmelerinin asıl nedeni milyonlarca insanın yanında "güçlü kişilerin" de kendilerini destekleyeceklerini bilmeleri.

 

Kimisi sırtlarına vurarak, kimisi sessiz kalarak, kimisi de tutuksuz yargılayıp beyefendilikten minimum yatar vererek.

 

Sadece bu nedenden değil ama en çok bu nedenden ötürü, bu 'güçlü tanıdıklara' sahip tecavüz kültürüne karşı durabilmek ve onu değiştirebilmek için kadın örgütlenmelerini desteklememiz gerektiğine inanıyorum.

 

Not: tam ben bu yazıyı paylaşıyorken, bu tecavüz tweetlerinden birini atmış ve Etik Kurul hesabı tarafından damgalanmış bir kişi, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal'a "sizleri ve davamızı zor durumda bıraktıysam özür dilerim" diye tweet attı. Tecavüz tehdidinden değil yani. Davada zor durumda bırakmaktan. Benden daha iyi özetledi durumu.

 

Yazının orijinali: Tecavüz kültürü

 

Sosyal medyada aktivizm mi olur

Instagram’da başlayan ve kadınların, siyah beyaz fotoğraflarını, "kadınlarkadınlarıdestekliyor" ve "istanbulsözleşmesiyaşatır" gibi hashtaglerle paylaşma akımı hızla yayıldı.

 

Bununla birlikte, cılız da olsa, bazı eleştiriler de geldi. Eleştiriler çoğunlukla iki ayrı grupta toplanıyor.

 

Birinci gruptakiler işlevsel odaklı; "sosyal medyada aktivizm mi olur?" diye soruyorlar.

 

Diğer grup ise yapısal; paylaşılan bazı fotoğraflar içerikle uyuşmadığı için eylemin içinin boş olduğunu söylüyorlar.

Sosyal medya aktivizmini geçenlerde Ece Temelkuran da eleştirmiş ve 21 Temmuz'da şöyle bir tweet atmıştı:

 

"Kızlarımız büyüyüp de bize “Peki siz kadınlar öldürülürken ne yaptınız?” diye sorarlarsa biz de “Bol bol tweet attık hashtagli” deriz. #pinargultekin #istanbulsözleşmesi #örgütlenmekyaşatır"

 

Aynı saatlerde iki yıldır bir kadını taciz eden fakat tutuklanmayan Nurettin Şeyhmusoğlu, sosyal medya baskısı sayesinde tutuklandı. Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığı olayı böyle duyurdu:

 

"Bazı sosyal medya platformlarında 21/07/2020 tarihinde ... yapılan paylaşıma ilişkin görüntülerden yola çıkılarak derhal Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığınca resen soruşturma başlatılmış .... ardından Bodrum Sulh Ceza Hakimliğine tutuklanması talebi ile sevk edilmiş ve şahıs tutuklanmıştır."

 

Yardım çığlığı atan Şule Çelik, sevincini yine sosyal medyadan paylaştı:

 

"Şu an tutuklandı destek için teşekkürler. Olmasanız başaramazdım. Herkesin karşısına iyi insanlar çıkması dileğiyle."

 

Sosyal medyada gösterilen benzer tepkiler, şu ana dek yüzlerce kadının hayatını kurtarmakla kalmadı, Şule Çet Davası gibi davaların üstünün örtülmesini de önledi.

 

Tabii daha iyi olabilirdi; insanlar örgütlenip, haklarını meydanda arayabilir, daha kalıcı kazanımlara imza atabilirlerdi. Ama mükemmel eylemi öne çıkarmak için, şu an işleyen en iyi eylemi yermek akılcı bir yaklaşım değil.

 

Kaldı ki eğer mükemmel eyleme yönelik bir fikriniz varsa, insanları harekete geçirmek için onlara bunun nasıl yapılacağını da göstermeniz gerekir.

 

Örneğin örgütlenmek harika bir fikir olsa da, hangi çatı altında, hangi belirli amaçlarla, nasıl, ne zaman gibi soruları yanıtlamadan yalnızca “hadi örgütlenelim” demek; boş slogan atmaktan öteye geçmiyor.

 

Hem bireysel hem de toplumsal bazda etkileri olan sosyal medya hareketlerinin bu etkilerini ölçmek o kadar kolay olmayabilir. Yine de elimizde somut veriler var:

 

Instagram'daki İstanbulSözleşmesiYaşatır hashtaginde daha şimdiden 480 bin paylaşım yapıldı ve bu sayı her geçen dakika artıyor. Paylaşımları incelediğimizde ise eyleme birbirinden farklı kadınların katıldığını görüyoruz.

Bu da bizi ikinci eleştiriye getiriyor; yani paylaşılan bazı fotoğrafların içerikle uyumsuz olduğu eleştirisine.

 

Mükemmel fotoğraf nasıl olurdu bilmiyorum; ama yarım milyon fotoğraftan bazıları böyle diyelim; bu kadar geniş bir eylemi buna indirgemek de büyük bir hata.

 

Aynı "örgütlenelim" demek gibi, “Kadın Cinayetleri Dursun” gibi dilek dilemekle “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” demek bambaşka şeyler. Birbirinden farklı yaşam stillerine sahip kadınlara soyut sloganlar attırmak yerine somut bir sözleşmeyi desteklemeye yönlendirebilmek, bu kutuplaşmış ortamda hiç de yabana atılabilecek başarı değil.

 

Bir de bu tür sosyal medya eylemlerinde asıl kazanımlar genellikle ölçülemiyor: kamuoyu oluşturmak, farkındalık yaratmak gibi.

 

Kişisel bir örnek olsa da, benzerlerinin çok olduğunu düşünüyorum; son beş günde, birbirinden farklı erkeklerin oluşturduğu gruplarda “İstanbul Sözleşmesi neyi kapsıyor?” “Bir anlık cinnet diye bir şey gerçekten var mı?” "Varsa neden kadınlarınki ölümcül olmuyor?" “Erkek ve kadınların fiziksel saldırganlıkları arasındaki fark biyolojiyle açıklanabilir mi?” gibi soruları tartıştığımızı fark ettim.

 

Bu sorulara hatalı, hatta saçma sapan yanıtlar vermiş olabiliriz. Ama Başakşehir’in şampiyonluğu yerine bu konuları konuşmamızın; daha doğrusu "konuşturulmamızın" önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü kültür, böyle oluşuyor.

 

Sosyal medya aktivizmi eksik, yetersiz ve hayalimizdeki eylemden uzak olabilir. Ama ulaştığı insan sayısı ve kamuoyu oluşturma gücüyle bireysel ve toplumsal bazda büyük değişimlere yol açma potansiyeli taşıyor.

 

Bu potansiyeli doğru kullanmak ve yönlendirmek içinse doğru akıl yürütmeler gerekiyor.

Yazının orijinali: Sosyal medyada aktivizm mi olur

 

İstemsiz sinsilik

" Bir kadın, hayatını güzel, temiz ve küçük bir pakete tıkıştırırmış gibi yaptığı zaman, aslında sadece bütün hayati enerjisini gölgeye sokarak yay gibi germektedir. Böyle bir kadın, “İyiyim, ben iyiyim,” der. Odanın diğer köşesinden ya da aynada ona bakarız. Biliriz ki, iyi değildir. Sonra bir gün bir zurnacıyla tanışıp bilardo salonu güzeli olmak için Tippicanoe’ye kaçtığını duyarız. Ve ne oldu diye şaşırırız, çünkü biliriz ki, zurnacılardan nefret etmektedir ve her zaman Tippicanoe’de değil, Orcas Adası’nda yaşamak istemiştir. Üstelik, daha önce bilardo salonlarından hiç söz etmemiştir.

 

İstediğiniz gibi adlandırabilirsiniz, ama gerçek hayatta gelişip serpilmelerine izin verecek kadar yer bulamadıkları için hayata sinsice sokulmak zorunda kalmak, kadınların yaşam güçlerine karşı yapılan bir insafsızlıktır.

 

Tutsak düşen ve aç kalan kadın, her tür şeye sinsice sokulur ve her şeyden sinsice bir şeyler çalar.

 

Onaylanmayan kitaplara ve müziğe sokulur; dostluklara, cinsel duygulara, dinsel bağlılıklara sokulur. Kaçamak düşünüşlere, devrim düşlerine sokulur. Akranlarına ve ailesine sinsice sokularak onların zamanını çalar. Bir hazine aşırıp sinsice eve sokar. Yazma zamanlarından, düşünme zamanlarından, ruhsal-zamanlarından sinsice çalar. Bir tin aşırıp sinsice yatak odasına getirir, çalışmaya başlamadan önce sinsice bir şiir okur, kimse bakmadığında araya bir zıplama ya da kucaklama sıkıştırır.

 

Fazlasıyla zıt kutuplara ayrılmış bu yoldan kurtulmak için, kadının yapmacıklıktan vazgeçmesi gerekir. Sahte bir ruhsal-hayata sokulmak asla işe yaramaz. Her zaman en ummadığınız anda yan duvarları çöküverir. Bu durumda mutsuzluk her yeri sarar.

 

Platformunuz ne kadar ev yapımı olursa olsun, uyanmak, ayağa kalkmak ve yaşayabileceğinizin en çoğunu yaşamak, yapabileceğinizin en iyisini yapmak ve sahteliklerin içeri sokulmasından vazgeçmek daha iyidir.

 

Gerçek bir anlam taşıyan ve sizin için sağlıklı olan şeylere tutunmakla yetinmeyi bilmelisiniz. "

 

 

 

 

Kabullenmem o kadar kolay olmasa da hayatımda ikiyüzlü tavır takındığım veya sinsice davrandığım dönemlerim oluyor. Bunu kabullenmemin zor olmasının nedeni de ahlaki olarak bana yakışmayacağını düşünmem filan değil, böyle eylemlerde isteyerek bulunmak için fazla gururlu olmam.

 

Ama buna “istemsiz sinsilik” diyorum, çünkü dönüp baktığımda bu tür ikiyüzlü davranışlarımın asıl nedeni bir şeyi elde etmek için stratejiler geliştirmek olmuyor pek.

Bu sinsiliğin nedeni çok daha pasif çünkü eylemde bulunmaktan ziyade kendimi ortaya koyamamakla ilgili. Kendimi olduğum gibi ortaya koyamayınca; yani asıl istediklerimi açıklayamayınca, asıl korkularımdan bahsedemeyince, ortaya gösterdiğim şey ile içimde kopan fırtınalar arasında epey bir mesafe oluşuyor. Bir şeyi istiyorum, ama bunu açıklamak benim için çok utanç verici olduğu için kesinlikle istemiyormuş gibi davranıyorum; ama bir yandan inkar mekanizmalarım çalışıyor ve bilinçsizce onu elde etmek için türlü türlü yan yollara sapıyorum.

 

Şimdi planlar kurarak, bu yan yollara bilinçli şekilde sapan samimi sinsi kardeşlerime, ikiyüzlü vatandaşlarıma lafım yok. Ama böyle olmak istemediği halde kendisini bu durumda bulan birisi için Clarissa Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’dan kopardığım bu alıntı imdadıma yetişiyor.

 

Çünkü her ne kadar kadın olmasam da, kendisinin yazdığı “gerçek hayatta gelişip serpilmelerine izin verecek kadar yer bulamadıkları için hayata sinsice sokulmak zorunda kalmak” ne demek hissediyorum. Bir noktada belki kimse zorlamadı beni buna ama ben hep o oyuncakçıya götürüldüğünde en çok istediği oyuncağı değil de en uygun fiyatlı oyuncağı seçtiği için “akıllı olmakla” ödüllendirilen çocuk olmaya devam ettim.

 

Alıntı:

 

Clarissa P. Estes - Kurtlarla Koşan Kadınlar

Yazının orijinali: İstemsiz sinsilik

 
Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn