top of page
Ara

Liyakatsizlik sadece adaletsizlik yaratmaz; insanın emeğini, anlamını ve ruh sağlığını da zedeler.


Çünkü insan, emeğini sadece para kazanmak için bir amaç olarak değil, dünyayla anlam kurma biçimi olarak da yaşar.


Emeklerimiz görmezden gelindiğinde, ya da yetersizliğin ödüllendirildiğini gördüğümüzde, kendi çabamızda anlam bulmamız zorlaşır.


Anlam kaybı zamanla ruhsal bir çöküntüye dönüşebilir.



Anlam konusunda araştırmalar yapan Martela ve Pessi, “anlamlı bir işin” üç kriteri olduğunu söyler:


1. Değer taşıma: Yaptığımız işin kendisine ne kadar değer veriyoruz?


2. Kendini gerçekleştirme: Yaptığımız işte kendimizi ne kadar ifade edebiliyor, potansiyelimizi ve bireyselliğimizi nasıl yansıtabiliyoruz?


3. Büyük bir amaca hizmet etme: Yaptığımız iş, topluma ve dünyaya ne kadar hizmet ediyor?


Liyakatsiz bir sistem, üç kriterde de anlam kaybına ve psikolojik sorunlara yol açar.


Değer taşıma:


Martela ve Pessi’ye göre sadece “bir iş” yapmak istemeyiz; yaptığımız işin değerli, önemli ve yapılmaya değer olduğuna inanmak isteriz.


Çalıştığımız yerde becerilerimizin değil de, torpilin, yakın ilişkilerin, yalakalığın, siyasi perspektifin rol oynadığına inandığımızda, yaptığımız işin doğasına olan inancımız sarsılır.


Böyle bir ortamda başarılı olduğumuzda bile içimizde tatsız bir kuşku kalır geriye.


Ve bu kuşku, bazen başarının kendisinden bile daha yıpratıcı olabilir.


Kendini gerçekleştirme:


Becerilerimizin ve emeğimizin görülmediği bir sistemde, kendimizi gerçekleştirmek şöyle dursun, zamanla kendi potansiyelimizin ağırlığı altında ezilmeye başlarız.


İleriye atabileceğimiz ama atmamıza izin verilmeyen her adım, kendimizi suçlamamıza neden olur.


Potansiyelimizin peşinden gitme arzusu, yerini tiksintiye, yabancılaşmaya ve sessiz ama öfkeli bir kabullenişe bırakır.


Büyük bir amaca hizmet etme:


Liyakatsiz sistemlerde insanlar "toplumun iyiliği" için değil, belirli kişisel/grupsal çıkarlar için görevlendirilir.


Kamuya hizmet eden pozisyonlar, kamu yararına hizmet etmek yerine belirli zümrelerin çıkarını gözeten araçlara dönüşür.


Dolayısıyla böyle bir ortamda çalıştığımızda bazen "sistemin parçası olarak kötülüğe hizmet ettiğimizi" bile düşünebiliriz.


Yani, iyilik yapma arzusumuzun yerine vicdan azabı gelir, ahlaki pusulamız sapar.



Liyakatsiz bir sistemde çalışmanın en ağır sonucu ise her gün mantık dışı görevlere boyun eğmektir.


Dunning Kruger Etkisi üzerine yapılan çalışmalara göre, önemli bir mevkiye ulaşmak için çaba harcamamış kişiler, yeterliliklerini hiç test etmedikleri için bulundukları mevkiyi gerçekten hak ettiklerine inanırlar.


Kendilerini gerçekten yeterli, donanımlı ve uzman olarak görürler.


Charles Darwin’in dediği gibi, cehalet çoğu zaman bilgiden daha fazla özgüven üretir.



Liyakatsizliğin yöneticilerin basiretsizliğinden kaynaklandığını zannedebiliriz. Oysa bu, çoğu zaman doğru değildir.


Koşulsuz itaatin beklendiği sistemlerde liyakat önemsenmeyebilir, hatta bazen hiç istenmez.


Bu noktada Arendt’in totaliter rejimlere dair gözlemi çok çarpıcıdır:


“Totalitarizm, iktidara gelir gelmez, görüşlerine bakmaksızın tüm birinci sınıf yeteneklerin yerine, zekadan ve yaratıcılıktan yoksun ama sadakatlerini garantileyecek kadar kafadan çatlakları ve aptalları koyar.”



Psikolojik sorunlarımızı çözmek için geçmişimize bakar, kırılganlıklarımızın kökenlerini bulmaya çalışırız.


Ama belki de en büyük psikolojik sorunumuz çevremizdeki adaletsizliğin, pespayeleğin, liyakatsizliğin karşısında kendimizi çaresiz, etkisiz ve samimiyetsiz hissetmemizdir.


Çünkü birçoğumuzu tüketen iş değil, anlamını kaybetmiş emektir.


Liyakatsiz bir ortamda ruh sağlığımızı korumanın ilk adımı, sistemdeki çarpıklığı kişisel yetersizliğimiz sanmaktan vazgeçmek ve emeğimizin değerine sahip çıkabilmektir.



Kaynaklar:

Frank Martela, Andre Pessi - Significant Work Is About Self-Realization and Broader Purpose: Defining the Key Dimensions of Meaningful Work

Frank Martela, Steger - The three meanings of meaning in life: Distinguishing coherence, purpose, and significance

Hannah Arendt - Totalitarizmin Kaynakları 3: Totalitarizm

David McRaney - You Are Not So Smart

Güncel TÜİK verilerine göre Türkiye’de her 10 çocuktan 4’ü yoksul büyüyor. Bu sadece ekonomik değil, aynı zamanda nörolojik bir kriz.


Hacer Foggo’nun sık sık vurguladığı gibi, yoksulluk, sadece yeterli gıda erişimine sahip olmamak değil, beraberinde utancı, aşağılanmayı, sürekli bir yetersizlik hissini de getiren bir durum.


Üstelik beynimizi de değiştiriyor. Yoksul çocuklar yetişkinliklerinde güvensiz bağlanmaya, dürtüselliğe, bağımlılığa ve depresyona daha meyilli oluyor.



Yoksulluğun zihnimizi nasıl değiştirdiğine bakalım: Yoksul çocuklar genellikle tehlikeli ve gürültülü mahallelerde büyür. Ekonomik sorunlarla boğuşan ebeveynlerinden duygusal destek alma şansları düşüktür.


Yani hem sürekli tehdit altında hissederler, hem de kimse onları sakinleştiremez.


Sinirbilimci Robert Sapolsky’ye göre, bu koşullar altında, beynin korku ve tehdit merkezi amigdala hem büyür hem de aşırı uyarılır.


Sonuç: Hayat boyu kronik stres ve güvensizlik duygusu.



Sapolsky’ye göre yoksulluğun yarattığı stres, beynin mantıklı düşünmeyi sağlayan bölgesi olan frontal lobu zayıflatır. Frontal lob yeterince çalışmadığında sonuçları ağır olur:


- aşırı dürtüsellik, dikkat eksikliği


- odaklanma ve öğrenme güçlüğü


- bağımlılıklara yatkınlık


- uzun vadeli planlara sadık kalamama


Çocukluktan devraldığımız bu psikolojik yükler, örneğin stresle başa çıkamama ya da dürtüsel davranma, kötü kararlar almamıza, iyi kararları sürdüremememize neden olur.


Döngüden kurtulmamız zorlaşır.



Sapolsky, ayrıca çocukluk dönemindeki yoksulluğun yetişkinlikte depresyon riskini "bir hayli" artırdığını da vurgular.


Çünkü süregelen kronik stres, beynin ödül ve motivasyon merkezi olan dopamin sistemini duyarsızlaştırır. Sistem duyarsızlaştığında sık sık duygusuz, kayıtsız ve neşesiz hissederiz.


Tükenmiş dopamin sistemi, ayrıca depresyonun ayırt edici belirtilerinden biri olan “kontrol kaybı hissini” de güçlendirir. Yoksullukla büyüyen çocuk beyni şöyle yankılanır:


“Yarınlarım da en az bugünkü kadar kontrolsüz ve berbat geçecek.”


Politikacıların beynimize yaptıkları


Bessel Van der Kolk, kendisine “siyaset hakkında konuşma, psikoloji hakkında konuş” diyen katılımcılara “Keşke travmayı siyasetten ayırabilsem,” diye yanıt verir.


Kolk, posta kodumuzun, genetik kodumuzdan daha önemli olduğunu söyler ve ekler:


“Yoksulluk, işsizlik, kötü okullar, sosyal izolasyon, standartların altında barınma, travmanın ortaya çıkma nedenlerindendir.”


Travma daha fazla travmayı doğuruyor. Travmadan incinenler diğer insanları incitiyor.



Çocukluğu yoksulluk içinde geçmiş Mahir Polat da Türkiye’de en yaygın kimliğin yoksulluk olduğunu dile getiriyor. Yoksulluk yalnızca duygularımızı ve travmalarımızı değil, siyaseti ve toplumsal ilişkileri de şekillendiriyor.


Yine de psikolojik sorunlarımızı konuşurken siyaseti çoğu zaman dışarıda bırakıyoruz. ‘Fırsat eşitliği’ gibi sözlerle bireyin sorumluluğunu yüceltip siyaseti aklıyoruz.


Fırsat eşitliği, insanların hayata eş imkanlarla başlaması ve mevcut fırsatlara herkesin eşit derecede sahip olması demektir. Oysa Polat’ın dediği gibi, sosyal eşitliğin olmadığı bir dünyada “fırsat eşitliğinin” bir anlamı kalmıyor.



Gerçekten de Gabor Mate, Bessel Van der Kolk ve Bruce Perry gibi araştırmacıların kitapları bize yoksulluğun yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda nörolojik bir kriz olduğunu gösteriyor.


Yine de görmezden geliyoruz çünkü içsel sıkıntılarımız yalnızca kişisel eksikliklerden kaynaklanıyormuş gibi sunuluyor.


Artık mutlu olamayan, başarısız sayılıyor.


Byung-Chul Han’ın yazdığı gibi, modern toplum acıyı tıbbi bir sorun olarak tanımlıyor ve ona ilaç arıyor. Bu yaklaşım travmayı toplumsal ve politik bağlamından koparıyor, böylece siyasetçinin sorumluluğu buharlaşıyor.



Bugün en büyük problemimiz yoksulluk. Her on çocuktan dördünün beyni yoksunlukla şekilleniyor.


Bu çocuklar sadece yoksul değil; öfkeli, utanç dolu ve yalnız bırakılmışlar. Ve bu yalnızlık, bütün toplumu etkiliyor.


Adamlar’ın dediği gibi: “Ne kralın tacı / ne kısa günün kazancı / garibin harcı / acının ilacı.”


Ama bu acının ilacı ne bireysel çabayla bulunur, ne tesadüfen geçer.


Bugün bu çocukları bireysel çabalarla baş başa bırakan her politika, yarının toplumsal çöküşünü garanti eder.



Kaynaklar:

TÜİK - Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri, 2024

Robert Sapolsky - Davranış

Robert Sapolsky - Zebralar Neden Ülser Olmaz

Bessel van der Kolk - Beden KAyıt Tutar

Gabor Mate - Normal Miti

Bruce Perry - Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk

Emre Özarslan - Neden Böyleyim Nasıl Değişebilirim

Mahir Polat - Armağan Çağlayan röportajı

Serbesiyet - Hacer Foggo ya da derin yoksulluk çekenlerin Hacer ablası…

Seneca, zihnimizi ara sıra dinlenmesi gereken verimli bir tarlaya benzetir.


Gerçekten de, en parlak düşünceler baskı altında değil, gevşediğimiz anlarda doğar. Yürürken, duş alırken veya uyurken gelirler bize.


Bilim tarihi, yıllar boyu didinip de çözüme ulaşamayanların, vazgeçtiklerinden sonra ansızın gelen ilhamlarıyla doludur.


Amos Tversky ne güzel söyler: "Bazen kendimize bir saat harcamadığımız için yıllarımızı heba ederiz."


...


Ne var ki artık dinlenmeye tahammülümüz yok.


Yazar Matthew Hussey’in despot iç sesi hakkında söyledikleri birçoğumuza tanıdık gelir:


“Kendimi acımasız bir programa mahkum etmeden, üretkenliğimi saniye saniye denetlemeden anlık neşe ve huzura layık olduğuma inanmakta zorlanıyorum. Neşe ve özşefkat, içimdeki bir zalim tarafından yasaklanıyor. Ancak gün boyu yeterince yıprandığıma kanaat getirince bana bir lütuf gibi sunuluyor:


‘Tamam, yatmadan önce ona yarım saatlik huzur ver. Ama unutma, yarın yeniden başlayacağız.’”


...


Kendimize ayıracağımız o küçücük zaman bile bazılarımıza lüks gelir.


Gün boyu çalışmış, evin yükünü taşımış, çocuklarla uğraşmak zorunda kalmış biri bile kendisine ayıracağı zamanı israf olarak algılayabilir.


Yatmaya yakın, son enerjisiyle bitmek bilmeyen yapılacaklar listesinden bir madde daha işaretlemeye çalışır. Ama bu, baştan kaybedilmiş bir savaştır, çünkü yükü en başından beri yapabileceklerinden çok daha fazladır.


Ve gece, başardıklarının gururu değil, yetiştiremediklerinin suçluluğuyla kapanır. Sabah, dinlenmiş bir ruh değil, ertesi güne taşınan yorgunlukla uyanır.


...


Hartmut Rosa, kendimizi durmaksızın bir uğraştan diğerine atmamızı hızlanma ve rekabetle açıklar.


Kapitalizm, bireyi bir yatırım aracına, zamanı ise en değerli hammaddeye dönüştürür: “Kendime yatırım yapıyorum,” “Çocuğuma yatırım yapıyorum” gibi cümleleri sık sık kullanırız.


Modern hayatta birçok kişi için durmak, bu yatırımdan vazgeçmek olarak algılanır. Hele sosyal medyada herkesin hızla ilerlediğini görünce, geride kalıyormuş gibi hissederiz.


Oliver Burkeman’ın dediği gibi, tarihte ilk kez, soluksuz çalışmak bir yük olmaktan çıkıp, böbürlenme kaynağına dönüşür.


Özel olma hissinin baskısı


Zaman hammaddeye dönüşünce “boş vakit” de anlamını yitirir. İçimizdeki despot, her anı geleceğe yatırım yapmaya zorlar. İlle de bir amaç, bir performans gereklidir.


Burkeman’ın mizahi anlatımıyla: Kişi, mahallesinde huzurla bir tur atmaz ama her yıl maratona hazırlanır.


Bizi rahatlatması gereken spor, dans, kitap okumak ve hatta tatil bile artık bir performans gösterisine dönüşür; kendimizi sürekli ölçüp başkalarıyla kıyaslarız.


...


Zaman hammaddeye dönüşünce, her şeyin zamansal bir fiyatı olur. İçimizdeki despot, hiç susmaz; kulağımıza hep aynı soruları fısıldar:


“Ebeveynlerini ziyaret etmek zaman harcamaya değer mi?” “Arkadaşının derdini dinlemek bu zamana değer mi?” “Şöylece oturup dinlenmek gerçekten gerekli mi?”


Erich Fromm, dinlenmeyi bilmeyen toplumları sağlıksız olarak nitelerken Marx’ın sözleriyle bizi uyarır:


“Artık zaman her şeydir, insansa hiçbir şey. İnsan, zamanın cesedini taşır.”


...


Zaman hammaddeye dönüşünce, kazanca dönüşmeyen her faaliyet göz ardı edilir.


Ev temizlemek, yemek pişirmek, çocuk bakmak—kazanç getirmeyen her şey değersizdir.


Ama tarihçi Katrine Marçal’ın dediği gibi, bu görünmez işleri yapan bir kadın mutlaka vardır:


“Ekonomideki gerçek görünmez el, Adam Smith’lerin yemeklerini pişirmekle meşguldür.”


Ama bunları yapan kadınlar, yine de günü “hiçbir şey yapmadan” geçirdiklerini sanarak suçlulukla kapatırlar.


...


Byung-Chul Han’a göre, bizi kurtaracak olan yorgunluğumuzu ve sınırlarımızı kabul etmektir.


Dinlenme zamanlarında kendimizi vurduğumuz kamçıyı bırakmaya alışmalıyız. Köklerimizin bakımı ve ruhumuzun tamiratı için dinlenmeyi hatırlamalıyız.


Köklerimiz güçlenmeli ki, bu hız çağında savrulmadan durabilelim; belirsizliğin içinde filizlenen doğru yanıtları duyabilelim.


Yoksa, kendimiz için bir saat harcamayarak yıllarımızı heba ederiz.



Kaynaklar:

Seneca - On Leisure

Hartmut Rosa - Yabancılaşma ve Hızlanma

Oliver Burkeman - Four Thosand Weeks

Byung-Chul Han - Yorgunluk Toplumu

Eric Fromm - Sağlıklı Toplum

Katrine Marçal - Adam Smith'in Yemeğini Pişiren Kimdi?

Karl Marx - Felsefenin Sefaleti

Michael Lewis - The Undoing Project

Matthew Hussey - Love Life

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page