Harvard profesörü Arthur Brooks, öz şüphenin genellikle yetersizliğin değil, sağlıklı bir alçakgönüllülüğün göstergesi olduğunu dile getirir.
Özellikle başarılı insanlarla yaptığı araştırmalarda, bu kişilerin başarıları arttıkça ara ara “acaba ben bu konumu hak ediyor muyum?” diye sorduklarını söyler.
Elbette bazıları hariç. Narsisizm, makyavelizm ve psikopati gibi özellikleri yüksek olan bireyler, bu sağlıklı şüpheden muaf görünür.
…
Brooks’a göre emekleriyle, liyakatleriyle, sorumlulukla başarıyı hak edenler, bu başarıyı hak edip etmediklerinden emin olamazlar.
Aksine, genellikle gerçekten hak etmeyenler, en çok hak ettiklerinden emin olanlardır.
“İşimi yaparken eğer çok başarılı birini bulur ve onun kendini hiç sahtekar gibi hissetmediğini görürsem, antenlerim kabarır,” der profesör, “çünkü karanlık özelliklere sahip birine rastlamış olabilirim.”
…
Öz şüphenin doğal olmasının ilk nedeni bilgilenmektir. Bilgi denizinde ilerledikçe, bildiklerimizin uçsuz bucaksız sularla çevrili küçük bir ada olduğunu fark ederiz.
Bu keşif, yaşanmışlığın doğal bir sonucu olan derin bir tevazuyu getirir.
Ne var ki günümüzde, cehaletin verdiği sınırsız bir özgüvenle her şeyi çözdüğünü iddia eden, hayatın karmaşık dokusunu basit sloganlarla açıkladığını varsayan uzmanlar ortalığı kaplamış durumda.
Bu gürültü içinde, içimizdeki haklı şüpheyi bir bilgelik işareti olarak değil, bir eksiklik emaresi olarak görmeye başlarız. Bu da bizi yersiz bir yetersizlik hissine sürükler.
…
İkinci nedeni, “şeffaflık yanılsamasıdır.” İşlerimizi yaparken veya ahlaki bir karar alırken yaşadığımız o derin şüpheleri, karanlık düşüncelerle giriştiğimiz sessiz savaşları, kalbimizin çarpıntısını ve midemizin burkuluşunu yalnızca biz biliriz.
Ancak zihnimiz içimizde yaşanan hengamenin dışarıdan görüldüğünü zanneder.
Yani başkalarını soğukkanlı, işe hakim ve net sayarken, insanların bizi kafası karışık ve tedirgin gördüğüne inanırız.
Oysa insanlar bizi yalnızca yaptıklarımızla değerlendirir.
…
Sağlıklı öz şüphenin kökenlerinden üçüncüsü de evrimsel mirasımızda saklı olan "olumsuzluk önyargısıdır."
Bu kadim mekanizma, zihnimizin hayatta kalmak için daima tehditlere ve eksiklere odaklanmasını sağlar; dikkatimizi sahip olduklarımıza değil, olamadıklarımıza çeker.
Ne kadar başarılı olursak olalım, içeride, gerçekleştiremediğimiz tüm olasılıkların ve gösteremediğimiz performansın ağırlığını taşırız.
Çevremizdekiler neyi başardığımızı görür, biz ise neleri başaramadığımızı biliriz.
…
Öz şüphenin gerekliliği sadece iş alanında değil, ahlaki tutumlarda da geçerlidir. En dürüst ve vicdanlı insanlar sıklıkla kendilerini sorgularken, en yüksek sesle ahlaktan söz edenler çoğu zaman kendi kurallarını çiğner.
Doğan Cüceloğlu’nun işaret ettiği gibi, ahlak konusunda kendisinden hiç şüphe duymayanlar genellikle kendilerini başkalarının üzerine koyar.
Oysa birini ahlaksızlıkla suçlamak ağır bir yargıdır; Cüceloğlu, kesin bir dille şöyle söyler:
“Ahlak konusunda sık sık yargılama yapanların kişilik yapılarında mutlaka büyük bir aksama vardır.”
…
Tüm bu tablo bize şunu gösterir: Öz şüphe hem işte hem ahlaki tutumda doğal bir reflekstir. Ama aşırı hali bizi durdurur. O zaman bazı noktalara dikkat edebiliriz:
1. Bilgimiz arttıkça cehaletimizin farkına varmak kaçınılmazdır.
2. İç mücadeleler herkes için kaçınılmazdır. Ne biz başkasının içini görebiliriz, ne de onlar bizimkini. İyi olmaya çalışmak zaten bu çatışmalarla yüzleşmeyi gerektirir.
3. Şüphe duymak ne kadar sağlıklıysa, yaptığımız güzel iş ve eylemleri hatırlamak ve hakkımızı vermek o kadar sağlıklı ve gereklidir.
…
Bertrand Russell’ın dediği gibi günümüzün en büyük sorunu, aptalların kendilerinden son derece emin, zekilerin ise sürekli şüphe içinde olmalarıdır.
Rollo May, Russell’ın bu alıntısını yaşadığımız Endişe Çağı’nı açıklamak için kullanır. Öyle bir endişe kuşanırız ki, olası tehditlere karşı sürekli sorgulamak zorunda kalırız: “Yeterli miyim? Değerli miyim? Hak ediyor muyum?”
Anlaşılıyor ki, bu sorgulamalar bir dereceye kadar sağlıklı, hatta gerekli. Şüpheyi kendimize karşı bir suçlama değil, insan olmanın doğal bir parçası olarak görürsek; hem daha iyi işler çıkarır, hem de daha iyi insanlar oluruz.
Kaynaklar:
Arthur Brooks - Lean Into Imposter Syndrome, Don't Give In to It
Rollo May - Kendini Arayan İnsan
Doğan Cüceloğlu - İçimizdeki Çocuk
The Decision Lab - Why do we feel that others can read our mind?



















