Zaman yoksulu
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
1930 yılında çamaşır neredeyse bir günü alıyordu. Bilgiye ulaşmak için arşivlerde saatler geçiriliyor, bir mektubun cevabı günlerce bekleniyordu.
İktisatçı Keynes ise gelecekte teknolojinin bu yükü hafifleteceğini, insanların haftada sadece on beş saat çalışacağını söylüyordu.
Gerçekten de çamaşır makineleri, bilgisayarlar ve cep telefonlarıyla büyük bir zaman kazandık.
Peki kazandığımız onca zaman nereye gitti?
Bugün birçoğumuz zaman yoksuluyuz.
…
Zaman yoksulluğu, üstümüze aldığımız işler yüzünden sürekli sıkıştığımız ve bu yüzden dinlenmeyi, bakımı, eğlenmeyi hep ertelediğimiz bir hayat hali.
Teknoloji hızlandıkça, yoksulluğumuz da artıyor. Çünkü her kolaylık, bize yapacak yeni işler bırakıyor:
Temizlik makineleri gelişiyor; evler daha sık temizleniyor. Online toplantılar kolaylaşıyor; artık en ufak mesele bile bir takvim davetine dönüşüyor. İletişim araçları yaygınlaşıyor, günlük yanıtlamamız gereken mesajlar çoğalıyor.
…
Zaman yoksulluğu sadece zamansızlıktan kaynaklanmıyor. Bir güne sığmayacak işleri sığdırmaya çalışıyoruz.
Olur da sığdırırsak yapılacaklar listesine yeni görevler ekliyoruz. Ve bunu yaparken bir gün listenin gerçekten biteceğini umut ediyoruz.
Alain de Botton’ın yazdığı gibi, meşguliyet bir prestij simgesi haline geldi. En yüksek maaşı alan insanlar bile yıpratıcı bir yoğunlukta çalışmaya dair hiç bitmeyen bir baskı hissediyor.
Oysa tarih boyunca zengin olmanın en önemli amacı çalışmaktan kurtulmaktı.
...
Zaman yoksulluğu arttıkça kendi bedenimize ve kendi ruhumuza karşı borçlanıyoruz.
Günlerimiz, bir gün gönül rahatlığıyla dilediklerimizi yapabileceğimiz umuduyla önemsiz işleri aradan çıkarmakla geçiyor.
Ama o gün bir türlü gelmiyor.
“Zamanın ruhu iç karartıcı bir telaştan yana” diye yazıyor Marilynne Robinson, “kendimizi ve çocuklarımızı bize ait olmayan esrarengiz amaçlara ulaşmaya çalışan araçlar olarak hazırlayarak ömrümüz geçiyor.”
…
Oliver Burkeman’a göre sorunumuz sadece zamanın yetmemesi değil, sınırsızlık yanılsaması. İçine düştüğümüz yetersizlik paradoksunu şöyle açıklıyor:
Zamanımızı bilinçli olarak yönetmeye çalıştıkça yaşamımız daha stresli, daha boş ve daha sinir bozucu bir hal alıyor.
Buna karşılık, sınırlarımızın gerçekleriyle yüzleştikçe, yaşam daha üretken, daha anlamlı ve daha neşeli bir hal alıyor.
…
Çünkü sınırlılığımızı kabul etmediğimiz sürece gündelik hayatımız taviz verdiğimiz işlerle dolup taşıyor.
Ne kadar çok iş yaparsak, başkalarının beklentileri için o kadar sınırsız bir depo haline geliyoruz.
Üstelik çevremizdekileri en vasat işler için bile standart üstü performansa alıştırabiliyoruz.
Ama gereksiz işler için standart üstü performans gösterdiğimizde kim bilir hangi dinlenme ve derinleşme fırsatlarını kaçırıyoruz?
…
Bu sadece yapmak istemediğimiz işler için geçerli değil. Yapabileceğimiz o kadar çok şey var ki, yapmamanın acısına katlanmamak için dinlenmemenin acısına katlanıyoruz.
Artan tükenmişliğin bir nedeni de bu: Deneyimi hep dinlenmenin önüne koyuyoruz.
Dinlenmeyi erteliyoruz çünkü dinlenirsek, kaçtığımız o boşlukla baş başa kalacağımızı biliyoruz.
Bu nedenle Elizabeth Gilbert’in uyarısı çok önemli: Sadece istemediğimiz işlere hayır diyebilme konusunda değil, yapmak istediklerimize de hayır demeyi öğrenmeliyiz.
…
Yeni teknolojiler ortaya çıktıkça, üretkenlik guruları da her saate neleri sıkıştırabileceğimize dair reçetelerle geliyor. Bir gün boş kalma umuduyla üretkenlik çarkında tükeniyoruz.
Durursak, ölecekmiş gibi geliyor. Ama asıl durmadıkça tükeniyoruz.
Simone Weil’in dediği gibi, bu kadar üretkenlik, hayat dolu bir neşeye dönüştürülemiyorsa, içi boş bir efsaneden farksızdır.
Kaynaklar
Oliver Burkeman - Four Thousand Weeks
Harvard Business School - Why Time Poverty Matters for Individuals, Organisations, and Nations
Alain de Botton - Statü Endişesi
Hartmut Rosa - Yabancılaşma ve Hızlanma
Sendhi Mullainathan, Eldar Sharif - Scarcity: Why Having Too Little Means So Much







Yorumlar