top of page
Ara

Fransız Kralı Louis Felipe, ülkesini dilediği gibi yönetirken, Charles Philipon adındaki bir sanatçı, kurduğu hiciv dergisinde kralın kafasını armut şeklinde çizmeye başlar.


Kral, önce dergilerin hepsini satın alır. İşe yaramaz. Sonunda sanatçıyı “Kral’ın şahsiyetine hakaret etme suçundan” tutuklatıp mahkemeye çıkarır.


Mahkemede Philipon, kendisi gibi tehlikeli bir adamı yakaladıkları için savcılara teşekkür eder. Ama asıl suçlular dışarıdadır:


Armutlar.



Philipon iki yıl ceza yer. Çünkü iktidarın en büyük dayanağı yalnızca zor kullanması değil, ciddiye alınmasıdır.


Kral artık armuttur.


Kierkegaard’a göre bilim insanı için şüphe neyse, hayatımız için ironi odur. Onsuz bir hayat dogmatikleşir; ezbere yaşarız.


İktidarlar, tarih boyunca kahkahadan rahatsız olur; karikatürlerden, fıkralardan, oyunlardan. Çünkü iktidar, kesin itaat talep eder.


Kahkaha o kesinliği delik deşik eder.



Eskiden, açıkça konuşamayan köylüler, serfler, köleler dedikodu, halk masalları, fıkralar yoluyla iktidara meydan okurlardı.


İnsanlar söylemekten çekindikleri düşüncelerini “Nasreddin Hoca demiş ki…” veya “Bir Bektaşi fıkrası…” diyerek anlatırdı.


Siyaset bilimci James Scott, otoriteye karşı mizahın en eski direniş yöntemlerinden biri olduğunu savunur. Buna “gizli senaryolar” adını verir.


Bugün de “retweet ederek” veya “paylaşarak” pasif şekilde meydan okumaya devam ederiz.



Nasreddin Hoca, Timur ile aynı dönemde yaşamamasına rağmen, halk onun üzerinden Timur’dan intikamını alır:


Timur bir gün berberde aynaya bakıp kendi çirkinliğine ağlamaya başlar. Nasreddin Hoca da ona eşlik eder. Bir süre sonra Timur’u teselli edip sustururlar ama Hoca ağlamaya devam eder. Timur nedenini sorunca Hoca şu cevabı verir:


"Hükümdarım, sen yüzünü aynada bir kez görüp ağladın. Biz senin yüzünü gece gündüz sürekli görüyoruz; biz ağlamayalım da kim ağlasın?"


Yedi yüz yıldır bu fıkraları anlatırız çünkü despotlar tepemizden inmez.



Ancak Adorno’ya göre her kahkaha özgürleştirmez. İki tür kahkaha vardır. Biri otoriteye meydan okur, bireye güç verir. Philipon’un armutları gibi.


İkincisi otoriteyle barışıktır, bizi çaresizliğe alıştırır, “Silivri soğuktur,” gibi.


Eğlence endüstrisi ikincisini üretir. 'Hiçbir şey yokmuş' gibi güleriz. Güldükçe çaresizliğimize alışırız. Alıştıkça güçsüzleşiriz.


İktidar, bu tür dişsiz mizahı sever. Zizek’in deyimiyle kahkaha fiyata dahildir.


Çünkü sistem, ona zarar vermeyen kahkahayı kolayca pazarlayabilir.



Arada bir, sinizmden etkilenmemiş bir sanatçı çıkar ve otoriteye güler. Bu kahkaha otoritede bir ikilem yaratır:


Eğer iktidar onu cezalandırırsa, bir şakaya bile katlanamayacak kadar güçsüz olduklarını gösterir.


Eğer iktidar onu cezalandırmazsa, bu sefer halk katıla katıla gülmeye devam eder ve iktidar güçsüzleşir.


İktidar bu nedenle üçüncü yolu seçer: “Biz sizi koruyoruz halkım!” der. Ellerindeki “Dini ve manevi değerleri aşağılama,” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” gibi sopaları kullanır. Tabii bu kuralları kendileri diledikleri gibi aşarlar.



Yine de kralın çıplak kaldığını görürüz.


Mihail Bakhtin’e göre otoriteye kahkaha bizi yalnızca dış sansürcüden değil, içimizdeki büyük sansürcüden de özgürleştirir.


Bir süre için, içimize yıllar boyu yerleştirilmiş, “aman bunu düşünme, bunu söyleme, bunu hissetme,” sesinden kurtuluruz.


O sesin, kendi iç sesimiz olmadığını fark ederiz.


Her kahkaha küçük bir devrimdir. Hem içimizde, hem dışımızda.



Suçlu armutlardan iki yüz sene sonra Sırp eylemciler, diktatör Milosević'in yüzünün resmedildiği bir varil koyar ve üzerine "Suratına bir dinar karşılığında vur" yazısı asarlar. Vatandaşlar sıraya girer. Polis, henüz “varile vurmak” diye bir suç olmadığı için varili tutuklamak zorunda kalır.


İktidarlar, mizahçıları susturmak için yeni suçlar üretir. Yine de bir sanatçı sahneye çıkar, gözlerini kırpar ve gerçeği gösterir.


Ve biz evlerimizde ağız dolu kahkahalar atarız. Mutlu olduğumuzdan değil.


İçimizde hala bir isyankar yaşadığından.



Kaynakça

Soren Kierkegaard - Kahkaha Benden Yana

Alain de Botton - Görmek ve Fark Etmek

Mikhail Bakhtin - Rabelais and His World

Max Horkheimer, Theodor W. Adorno - Aydınlanmanın Diyalektiği

Herbert Marcuse - Tek Boyutlu İnsan

Henri Bergson - Gülme

George Orwell - Funny, But Not Vulgar

Slavoj Zizek - İdeolojinin Yüce Nesnesi

Mustafa Duman - Halkın Kahramanı Nasreddin Hoca Timur'a Karşı

James Scott - Tahakküm ve Direniş Sanatları

İtaat, saygı kılığında dolaşmayı sever.


Korkusundan susan çocuk terbiyeli sayılır, itiraz etmeyen çalışan sadık, sorgulamayan vatandaş makbul.


Olur da ebeveynle, patronla, iktidarla uyumlanmazsak ya saygısız oluruz ya nankör ya hain.


Saygı görmeden büyürüz. Yetişkinlikte saygı beklerken aslında itaat istediğimizi ise fark etmeyiz.



Bazı evlerde haksızlık karşısında susmaktı saygı. Bazılarında istediğin kıyafeti giymemek.


Kafka’nın evinde, baba ağzını şapırdatıp yemek yerken, çocuğun hiç ses çıkarmamasıydı örneğin.


Küçük Franz, kurtuluş yolunu babasının tuhaflıkları hakkında şaka yapmakta bulmuştu. Babası bunu “saygısızlık” olarak gördü. Oysa Franz için var olmanın tek yoluydu bu şakalar:


“...tanrılar ve krallar hakkında anlatılan fıkralar gibiydi bunlar, sadece en derinden gelen saygıyla bağlantılı olmakla kalmayan, dahası o saygının bir parçası olan fıkralar gibi.”



Saygı, saymaktan gelir; yani karşımızdaki insanı düşünmekten, hesap etmekten…


Erich Fromm’un dediği gibi “görebilmekle” ilgilidir: Bir insanın kendine özgü varlığını kabul etmektir saygı.


Onun varlığıyla kutsanmış hissedebilir, bir yandan da düşüncelerini, inançlarını, eylemlerini sorgulayabiliriz.


İtaat ise boyun eğmekle ilgilidir. Karşımızdaki insanı düşünmeyiz, hesap etmeyiz, sadece uyum için ezberleriz.


İtaatin olduğu yerde saygıya yer kalmaz.



Richard Sennett, saygı kıtlığının tüm kıtlıklar gibi insan yapımı olduğunu söyler. Oysa saygı bedavadır. O zaman neden bu kadar kıttır?


Çünkü eşitsizliğin olduğu yerde saygının bedeli olur. Her eleştirimiz saygısızlık, her şakamız hakaret, her sorgulamamız ihanet olarak görüldüğünde bizden beklenen saygı değil, itaattir.


Saygının temelinde güven ve özgürlük yatar. "Hayır" diyebilme özgürlüğü olan insan, içtenlikle "evet" de diyebilir.


"Hayır" diyemeyen biri, saygı göstermez; boyun eğer.



Bir insanın varlığına sonsuz saygı duyabilir ama fikirlerine katılmayabiliriz. Hatta, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yerleşik ifadesiyle, düşüncelerimizi o kişi için "şoke edici, rahatsız edici ve incitici" biçimde dile getirebiliriz.


Örneğin Carlos Latuff, karikatürlerinde İsrail başbakanını Hitler ile öpüştürdüğünde birçok İsrailli bunu soykırım anılarına saygısızlık olarak nitelendirdi ve incindi.


Ama insanlar inciniyor diye, sanatçının ifade hakkı elinden alınamazdı.


İtaatin hakim olduğu yerde insanlar önce aynı şeyi söylemeye, sonra aynı şeyi düşünmeye başlar.



Saygı ve itaati karıştırdığımızda, sadece eleştiri hakkını kaybetmeyiz; farklı düşünenin acısına da yabancılaşırız.


Hatta, Bauman'ın yazdığı gibi zalimleşiriz. Büyük zulümler çoğu zaman canavarların değil, sadece görevlerini yaptığını düşünen sıradan insanların elinden çıkar.


İtaat, ahlaki sorumluluğu askıya alır.


Bir iktidarın üzerimizde yaratabileceği en büyük yıkım, bizi suça ortak etmektir. Naziler, buna “kan çimentosu” derdi. Suç ortaklığı kadar birleştiren bir çimento olmadığı için.


Böylelikle benliksiz zalimlere dönüşürüz.



Fransız düşünür Etienne de La Boetie, buna beş yüz yıl önce bir isim verir: Gönüllü kulluk.


La Boetie’ye göre hepimizden itaat bekleyen bu tiranlığa saldırmamıza bile gerek yoktur. Kulluk etmemeye karar vermemiz yeter:


“Yalnızca onu desteklemekten vazgeçin. O zaman onun, kaidesi çekilmiş dev bir heykel gibi kendi ağırlığıyla yıkılıp parçalandığını göreceksiniz.”


Ama bu pek kolay değildir. Çünkü gönüllü kulluk, hep saygı kılığında gelir.



Saygı görmeden büyüdüğümüzde, saygı beklerken itaat istediğimizi fark etmeyiz. Bu itaat beklentisi içinde ne kadar acımasızlaşabileceğimizi de.


Nazım Hikmet’in mısralarında dediği gibi:


“Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye. …Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.”


Saygı düşünmekle başlar. Zalimliğe gönüllü kulluk ise düşünmeyi bıraktığımız yerde.



Kaynaklar:

Erich Fromm - İtaatsizlik Üzerine

Erich Fromm - Sevme Sanatı

Zygmunt Bauman - Modernite ve Holokost

Franz Kafka - Babaya Mektuplar

Ernest Becker - Ölümü İnkar

Richard Sennett - Saygı

Etienne de La Boetie - Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Nazım Hikmet - Bütün Şiirleri

Erich Fromm, Sağlıklı Toplum kitabında sert bir uyarıda bulunur: Modern insan, kendini yalnızca satabildiği ölçüde değerli hissedebilir.


Onun “pazarlayan kişiliği” bir vitrindir; gülümsemesi, bilgisi, enerjisi, en mahrem duyguları bile birer metaya dönüşür ve sessizce alıcı bekler.


Eğer bir talep görürse, varoluşu anlam kazanır; görmezse, bir hiçe, bir hayalete dönüşür; görünmez, duyulmaz ve yok sayılmış hisseder.



Fromm’a göre her sabah uyandığımızda değerimiz yeniden fiyatlanır. Piyasanın, algoritmanın ve binlerce bakışın her gün yeniden belirlediği bu görünmez borsada, yeterince üretken, yeterince parlak, yeterince “değerli” olmadığımız her anda değersizlik hissi kapımızı çalar.


Ve ruhumuz, arz-talep dengesinin insafına terk edilmiş ucuz bir metaya dönüşür.


Seçeneklerle doldu bir dünyada sürekli şüphe içinde yaşarız. “Özgür insan ister istemez güvensizdir,” diye yazar Fromm, “ve düşünen insan istemez emin değildir.”



Değersizlik hissinin en sinsi yanı, kanıtlarla çürütülememesidir. Jodie Foster, Oscar alır ama yetersiz hisseder. Başarılı bir cerrah, bir ameliyatta yaşadığı komplikasyonun ardından tüm kariyerini sorgular. Bir anne, çocuğuyla geçirdiği onlarca güzel günü unutur, bir anlık sabırsızlığı yüzünden kendini kötü ebeveyn ilan eder.


Değersizlik, kanıtlarla ilgilenmez. O anki yetersizlik hissimizden beslenir.



Her ne kadar değersizlik duygusunun kökeni çocukluğumuzdaki şartlı sevgiye dayansa da, kapitalist sistem bu kırılganlığı ustalıkla sömürür.


Guy Debord’un belirttiği gibi, görüntü gerçekliğin yerini alır. Değerimiz, olduğumuz kişiyle değil, gösterdiğimiz imgeyle ölçülür. Sosyal medya bu gösteriyi herkese açar. Artık hepimiz hem sahnedeyiz hem seyirci; hem başkalarının yargıcıyız, hem de onların yargılarının sanığı.


Sanki her an bir mahkemenin önündeyiz ve jüri her sabah yenilenir. Böyle bir dünyada içsel değerimizin sürekli dalgalanması kaçınılmaz hale gelir.



Psikanalist James Masterson, değersizlik duvarında bir çatlak bulur: “Ustalaşma zevki.”


Küçük bir çocuğun ilk kez bir kapıyı açtığında ya da ilk adım attığında hissettiği o saf sevinç, hiçbir dış onaya ihtiyaç duymaz. Çocuk başarısını kimseye satmaz; sadece yapar ve yapabildiği için sevinir.


Masterson’a göre yetişkinlikte de bu duyguya geri dönebiliriz.



Yazdığımızda, çalıştığımızda, bir şeyi tamir ettiğimizde, birinin yüzünde gülümseme yarattığımızda… eğer bunları “ne kadar değerliyim?” sorusuna cevap aramak için değil, eylemin kendisi için yaparsak, değersizlik duvarında ilk çatlak oluşur.


Virginia Woolf, romanı Flush’tan sonra gelen yorumlardan bunaldığında onu kurtaranın kendi eylemlerine odaklanmak olduğunu yazar:


“Ünlü, büyük olmayacağım. Serüvenlere atılmayı, değişmeyi, hem aklımı, gözlerimi açmayı sürdüreceğim, damgalanmaya, basmakalıplaşmaya karşı duracağım hep.”



Fromm, hayatının son yıllarında insanın yapabileceği en devrimci eylemin tamamen uyanık olmak olduğunu yazmıştı.


Değersizlik hissine verilebilecek en güçlü yanıt, o hissin ortasında bile uyanık kalabilmek ve hatırlayabilmektir:


Değerimiz, ne yaptığımıza değil, kim olduğumuza bağlıdır. Ve kim olduğumuz, hiçbir piyasanın, hiçbir algoritmanın, hiçbir bakışın belirleyemeyeceği kadar derindir.


Belki de en büyük özgürlüğümüz, rekabetçi piyasanın ortasında bile bu derin gerçeğe uyanık kalabilmektir.



Kaynakça

Erich Fromm - Sağlıklı Toplum

James Masterson - The Search for Real Self

Virginia Woolf - Bir Yazarın Günlüğü

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page