top of page
Ara

Hayatımızdaki bazı hayal kırıklıkları, aceleyle verdiğimiz kararlardan değil, tam tersine, büyük bir özenle yaptığımız seçimlerden doğar.


Uzun uzun düşünüp kabul ettiğimiz yeni işimizde, kendimizi manipülatif bir yöneticiyle bulabiliriz. Aylarca sorguladıktan sonra taşındığımız yerde, sorunlu bir komşuyla karşılaşabiliriz.


Uzun bir flört döneminin ardından evlendiğimiz kişi bambaşka birine dönüşebilir.


Bir İtalyan atasözü şöyle der: Bazen bir gram şans, bir ton bilgiden daha değerlidir.



Annie Duke, Nasıl Karar Verilir adlı kitabında hayatımızın gidişatını iki şeyin belirlediğini söyler: Şans ve kararlarımızın kalitesi.


Şansı kontrol edemeyiz. Ama karar verme sürecimizi geliştirebiliriz.


İyi bir karar verici, süreç ve sonuç arasındaki bağı doğru analiz eder. En doğru kararlar şanssızlık nedeniyle felaketle sonuçlanabilir; en hatalı olanlar ise şans eseri bizi başarıya götürebilir.


Yıllarca sağlıklı yaşarken hastalığa kapılmamız, sağlıklı yaşamın hata olduğu anlamına gelmez.


Bu yüzden bir kararın ne kadar iyi olduğunu yalnızca sonucuna bakarak ölçemeyiz.


..


Karar kalitesini sonuçtan ayırmak bilişsel olarak zordur.


Doğru kararların, er ya da geç, doğru sonuçlar doğuracağına inanmak isteriz. Bu sayede dünyanın öngörülebilir ve adil olduğuna kendimizi ikna ederiz.


Bu yüzden aynı kararları almış kişiler arasında bile, başarılı olana daha fazla saygı duyarız.


Bir araştırmaya göre, takımların berabere kaldığı ve sonucu penaltıların belirlediği bir finalde, kazanan takım oyuncularına daha yüksek puan verilir, üstelik penaltı kullanmasalar bile.



Annie Duke’e göre karar verme evreninde aslında dört temel senaryo vardır:


- Hak edilmiş başarı: İyi bir kararın iyi bir sonuçla buluşması.


- Kötü şans: Doğru bir kararın, kontrol edilemez nedenlerle felakete dönüşmesi.


- Aptal şansı: Hatalı bir kararın, tamamen tesadüfen başarı getirmesi.


- Hak edilmiş başarısızlık: Kötü bir kararın, beklenen kötü sonucu doğurması.



Süreç ile sonuç arasındaki bu hayati ayrımı ıskaladığımızda, kendimize karşı en acımasız yargıç biz oluruz.


Griffiths ve Christian, Hayatımızdaki Algoritmalar kitabında, insanlar gibi bilgisayar algoritmalarının da en önemli görevinin karar kalitesi ile sonuçlar arasındaki ayrımı yapmak olduğunu söyler.


“En iyi stratejiler bile bazen kötü sonuçlar doğurabilir,” diye yazar Griffiths ve Christian, “bu yüzden bilgisayar bilimcileri süreç ve sonuç arasında ayrım yapmaya özen gösterirler.”


Mümkün olan en iyi süreci izlediysek, elimizden geleni yapmışız demektir.



Sonuçlara bu kadar bağlanmak sadece bireysel değil, toplumsal da bir sorundur.


Sessizce doğru olanı yapanları değil, şans eseri kazananları alkışlamaya meyilliyiz.


İyi karar süreçleri genellikle temkinlidir ve çoğu zaman göze çarpmayan sonuçlar üretir. Dikkatli bir yönetici, ekonomik krizi büyük kayıplar yaşamadan atlattığında, belki nazik bir takdir alır.


Buna karşılık pervasız birinin kumarla şanslı çıkması, dikkat ve hayranlık uyandıran çarpıcı bir başarı hikayesi yaratır. Cesur bir başarı öyküsünü kim sevmez ki?



Sonuçlara bu kadar odaklandığımızda, yalnızca kararlarımızı değil, vicdanımızı da yanlış ölçütlerle tartmaya başlarız.


Her şey birdenbire mübah olabilir.


Morgan Housel’in Paranın Psikolojisi’nde gösterdiği gibi toplum, çoğu zengin insanın, zengin olma yolunda yaptığı kanunsuzlukları, etik ihlalleri, suistimalleri ve usulsüzlükleri “kurnazlık” ve “zeka” olarak görür.


Oysa işler ters gittiğinde ve başarısız olduklarında bu kez aynı insanlar “ahlaksız” ve “kötü örnek” ilan edilir.



Belki de en zor olan, hayatın her zaman adil olmadığını kabul etmektir.


Hayatın bir roman gibi düzenli, adil ve sonunda her şeyi açıklayan bir yapısı olmasını isteriz. Bu yüzden kazananların doğru kararlar aldığına, kaybedenlerin ise bir yerde hata yaptığına inanmaya meyilliyiz.


Oysa gerçeklik çoğu zaman absürt bir tiyatro oyununa benzer. Ne sahne arkasını görürüz, ne de oyunun tamamını.


Böyle bir dünyada nefes alabilmek, dozunda melankoli, bir tutam mizah, sanatın tesellisi ve en çok da bolca merhamet gerektirir.



Kaynaklar:

Annie Duke - Nasıl Karar Verilir?

Annie Duke - Thinking in Bets

Brian Christian, Tom Griffiths - Hayatımızdaki Algoritmalar

Morgan Housel - Paranın Psikolojisi

Carlos Alos-Ferrer - Why You Shouldn't Judge Decisions by Results Alone

Engin Geçtan, yüksek bürokrat olan danışanının aniden sustuğunu fark eder. Konuşma kopmuştur. Sessizlik uzadıkça uzar. Geçtan, danışanından o anda aklından geçenleri söylemesini ister.


Adam önce kıpırdanır. Utanır, yüzü kızarır. Bunun çok zor olduğunu söyler. Terapisti beklemeye devam edince, aklından geçen düşünceyi ağzından çıkarır:


“Ya sizin yüzünüze ‘gıt-gıt-gıdak’ dersem diye korkuyorum.”



Geçtan bu itirafa şaşırmaz. Danışanı daha önce de milletvekilleri ve generallerin bulunduğu bir ortamda bir anda “Heil Hitler!” diye bağıracağından korktuğunu anlatmıştır.


Danışanına bakıp, “Keşke gıdaklasa,” diye düşünür Geçtan. “Bu, onun için bir devrim olurdu.”


Çünkü terapiste göre istemsiz düşünceler, içimizdeki zorba çocuğun çaresiz çocuğa yaptığı eziyetlerdi. Sadece laftaydılar.


Bir kez olsun o çaresiz çocuğun galip gelmesini istedi.



Elbette beynimizin içinde çocuklar yok. Ancak bu metaforlar, zihnimize saplanan düşünceleri anlamlandırmamızı kolaylaştırır.


Beynimizde gerçekten bir ikilik vardır: Senaryo üreten devreler ve bu senaryoları denetleyen devreler.


Hepimizin aklına “Ya pencereden atlarsam?” “Ya annemi bir daha göremezsem?” “Ya her yer mikrop doluysa?” gibi düşünceler gelir.


Çoğu zaman denetleyici mekanizma devreye girer ve bu senaryoları ciddiye almadan geçer.



Ancak bazılarımızın denetleme mekanizması genetik ve travmatik deneyimler nedeniyle aksar. Kimliğimizle en uyumsuz düşünceleri “gerçekçi” olarak etiketleyebilir.


O zaman ne olur? Sinir sistemimiz alarm verir. Bu noktada Engin Geçtan’ın metaforu harika bir benzetmeye dönüşür:


Çaresiz çocuk, zorba çocuğun tehditlerinin saçma olduğunu bilir ama korkmadan edemez.


İşte zorba çocuk, kimliğimize en aykırı düşünceleri gerçek diye etiketleyen senaryo üreten yanımızdır.



Peki zorba çocukla aramıza nasıl mesafe koyabiliriz?


İlk adım, onun hangi yanılgılarla konuştuğunu fark etmektir. Genellikle iki cümle fısıldar:


“Bak, yine aklına geldi. Eğer bunu düşünüyorsan, aslında sen böyle birisin.”


“Bu düşünceyi durdurmazsan, birazdan kontrolünü kaybedip o korkunç şeyi yapacaksın.”


Oysa düşünceler, eylem değildir. Ahlakımızı belirleyen şey, aklımızdan geçenler değil, yaptıklarımızdır. Takıntılı düşünceler de tek başlarına eyleme dönüşmez.



Zorba çocuğun bir başka büyülü hilesi ise bizi her şeyden sorumlu tutmasıdır.


Örneğin depresyon üzerine çalışan araştırmacı Nina Sweeney, çocukken okuldan eve dönerken aklına kötü bir düşünce gelirse anne babasının öleceğine inanır. Bu yüzden yolu defalarca baştan yürür.


Evrenin sorumluluğunu bırakmak kolay değildir. Çünkü kontrol duygusuna ihtiyaç duyarız. Ne var ki bu kontrol illüzyonu zihni durmadan çalıştırır ve sonunda bizi tüketir.



Sweeney, en çok tekrarlanan istemsiz düşüncelerin, sevdiklerimize zarar, cinsel kimliğimize yönelik sorgulamalar ve hastalık bulaşması hakkında olduğunu dile getirir. Ona göre de en etkili çözüm yöntemi “mesafe bırakmaktır.”


Burada Russ Harris’in eğlenceli taktiklerinden bahsedebiliriz. Örneğin kötü senaryolara film başlığı bulmak gibi: “Değersizliğin Gücü gösterimde” veya “Büyük Sorgulama yeniden Başladı,” gibi.


Bir diğer yöntemi de, zorbanın söylediklerini çizgi film karakter sesiyle “Mutlu yıllar sana!” melodisiyle söylememizi ister.



Nina Sweeney, bugün terapi ve akılcı taktikler sayesinde istemsiz düşüncelerin etkisini epey azaltmış durumda. Yine de, kaygılı dönemlerde, bu senaryoların arttığı oluyor.


İstemsiz düşünceleri alerjik reaksiyonlar gibi düşünebiliriz. Ara sıra ortaya çıktıklarında paniklememize gerek yok.


Düşünceler sadece kelimelerdir. Zihnimizde uçuşan, ama aslında hiçbir ağırlığı olmayan kelimeler. Bazen saçma, bazen utandırıcı, bazen de tavuk gibi gıdaklayan kelimeler.


Onlara inanmak zorunda değiliz. Sadece gıdaklamalarına izin verebiliriz.



Kaynaklar:

Engin Geçtan - Hayat

Yasmin Rufo - I was diagnosed with OCD at 10'. Here's how to spot the signs

Daeyoung Roh, Ki Won Jang, Chan-Hyung Kim - Clinical Advances in Treatment Strategies for Obsessive-compulsive Disorder in Adults

Jessica Calza - Altered Cortico–Striatal Functional Connectivity During Resting State in Obsessive–Compulsive Disorder

Daniel S. van Grootheest - Twin Studies on Obsessive–Compulsive Disorder: A Review

Emily O'Leary, Julia J Rucklidge - Thought-action fusion and inflated responsibility beliefs in obsessive-compulsive disorder

Danielle Cath - Environmental Factors in Obsessive-Compulsive Behavior: Evidence from Discordant and Concordant Monozygotic Twins

Russ Harris - Mutluluk Tuzağı

Özgüvenli bir hayat, insanın kendine verdiği sözleri tutabilmesiyle mümkündür.


Öfke Dansı’nın yazarı Harriet Lerner’in danışanlarından 31 yaşındaki Jill, “her şeyden korkuyorum,” diyerek katılır terapiye.


Gitmek için can attığı yoga eğitimine başladığında bile sanki büyülü bir mıknatıs onu geri çeker, kendini yeniden evinde bulur:


“Yeni bir yere varır varmaz, oradan nasıl ayrılacağımı planlamaya başlıyorum.”



Lerner, danışanının aslında korkmadığını iddia eder.


“Dikkat ettiğinizde, günlük hayatınızda cesur ve dürüst olanı yapmaktan sizi alıkoyanın korku olmadığını fark edersiniz,” diye yazar psikolog, “Asıl sorun kaçınmadır.”


Rahatsız duygulardan kaçınma.


O Çin atasözünün dediği gibi: Alışkanlıklar başlangıçta ince ipek iplikler gibidir, zamanla kalın, sert halatlara dönüşür.


Jill, kaçınmayı o kadar içselleştirmiştir ki, sonunda o ipliklerden örülmüş bir halatla kendi etrafını sarmıştır.



Kaçınma, o an için bizi kırılganlıktan korurken, uzun vadede korkaklaştıran her şeydir.


Genellikle iki farklı maskeyle karşımıza çıkar.


İlki, hiç başlamamaktır.


Mevcut düzenimizi bozabilecek her şey, tehdit gibi gelir. Rutini savunmak için akıl almaz gerekçeler geliştiririz.


Aynılık, güvenlik ve öngörülebilirlik arzusu tüm günlerimize ve seçimlerimize hükmeder.



İkincisi ve sinsisi ise sürekli başlamaktır.


Kök salmaktan, bir insana, bir amaca veya bir yere bağlanma kapasitemizi sınamaktan kaçındığımız için sürekli yeniyi ve farklı olanı tercih ederiz.


Bağlılıklar kurmaktan ya da onlara sadık kalmaktan kaçınırız.


Başlangıçlar bizi heveslendirir ve sahte bir umut verir.


Ama sonra başka bir şeye başlarız.


Aslında bütün bu başlangıçlar, ertelemenin gizlenmiş bir biçimidir.



Lerner, kaçınmaya alışmış her danışanın benzer bir taleple geldiğini dile getirir: “Lütfen kaygılarımı azaltın.”


Kaygılarımı azaltın ki o kişiyle yüzleşebileyim.


Kaygılarımı azaltın ki o işe başvurabileyim.


Kaygılarımı azaltın ki istediğim hayatı yaşayabileyim.


Hepimizin iç sesi zaman zaman aynı yalvarışı fısıldar. Oysa bizi güçlü kılacak cesaret, sadece kaygımıza rağmen adım atabildiğimizde yeşerir, der Lerner.


Kaygının azalmasını beklemek de ayrı bir kaçınma stratejisidir çünkü.



Jill, ince bir ipek ipliği örer gibi başlar kaçınmaktan kaçınmaya. Önce yenilik olsun diye günlük yürüyüş rotasını değiştirir.


Sonra bir gün, restoranda hiç tatmadığı bir yemeği sipariş verir.


Jill, acıya katlanabildikçe, daha ileri gider, sonunda en çok kaçındığı adımı atar.


Her ne kadar defalarca iptal etme dürtüsüyle savaşsa da sevgilisiyle seyahate çıkar.



Bazen, yapabileceğimiz en cesur şey, belirsizliğin acısına katlanarak beklemektir. Bazense, hazır hissettiğimizde, cesaret bizden rahatsızlık duyduğumuz duygularla yüzleşmemizi ister.


Marianne Williamson’ın yıllardır kaçındığı gerçekle yüzleştiğinde hissettikleri gibi:


“Bir gün, çok acı verici olduğu için sürekli kaçındığım içimdeki bir şeye baktım. Ancak bunu yaptığım an, beklenmedik bir sürprizle karşılaştım. Kendimden nefret etmek yerine, şefkatle dolup taştım. Çünkü o kaçınma mekanizmasının oluşması için ne kadar acı çekmem gerektiğinin farkına vardım.”



Kafka’nın günlüğündeki o çarpıcı aforizma, içimizdeki en derin çelişkiyi ele verir:


“Dünyanın acılarından uzak tutabilirsin kendini ama kaçınabileceğin bir acı varsa işte bu da belki bu kendini uzak tutuştur.”


Hayatımızda birçok kaçınılmaz acıyla karşılaşırız. Ama acıdan kaçmak için benliğimizi sardığımız o halatın cansızlaştıran esaretinden kaçınabiliriz.


Her şey, küçük küçük adımlarla, o ince ipliği örer gibi, kendimize verdiğimiz sözleri tutmakla başlar.



Kaynaklar:

Harriet Lerner - The Dance of Fear

Franz Kafka - Aforizmalar

Marianne Williamson - The Sahdow Effect

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page