Kaçınmak: Acıdan ve hayattan
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Özgüvenli bir hayat, insanın kendine verdiği sözleri tutabilmesiyle mümkündür.
Öfke Dansı’nın yazarı Harriet Lerner’in danışanlarından 31 yaşındaki Jill, “her şeyden korkuyorum,” diyerek katılır terapiye.
Gitmek için can attığı yoga eğitimine başladığında bile sanki büyülü bir mıknatıs onu geri çeker, kendini yeniden evinde bulur:
“Yeni bir yere varır varmaz, oradan nasıl ayrılacağımı planlamaya başlıyorum.”
…
Lerner, danışanının aslında korkmadığını iddia eder.
“Dikkat ettiğinizde, günlük hayatınızda cesur ve dürüst olanı yapmaktan sizi alıkoyanın korku olmadığını fark edersiniz,” diye yazar psikolog, “Asıl sorun kaçınmadır.”
Rahatsız duygulardan kaçınma.
O Çin atasözünün dediği gibi: Alışkanlıklar başlangıçta ince ipek iplikler gibidir, zamanla kalın, sert halatlara dönüşür.
Jill, kaçınmayı o kadar içselleştirmiştir ki, sonunda o ipliklerden örülmüş bir halatla kendi etrafını sarmıştır.
…
Kaçınma, o an için bizi kırılganlıktan korurken, uzun vadede korkaklaştıran her şeydir.
Genellikle iki farklı maskeyle karşımıza çıkar.
İlki, hiç başlamamaktır.
Mevcut düzenimizi bozabilecek her şey, tehdit gibi gelir. Rutini savunmak için akıl almaz gerekçeler geliştiririz.
Aynılık, güvenlik ve öngörülebilirlik arzusu tüm günlerimize ve seçimlerimize hükmeder.
…
İkincisi ve sinsisi ise sürekli başlamaktır.
Kök salmaktan, bir insana, bir amaca veya bir yere bağlanma kapasitemizi sınamaktan kaçındığımız için sürekli yeniyi ve farklı olanı tercih ederiz.
Bağlılıklar kurmaktan ya da onlara sadık kalmaktan kaçınırız.
Başlangıçlar bizi heveslendirir ve sahte bir umut verir.
Ama sonra başka bir şeye başlarız.
Aslında bütün bu başlangıçlar, ertelemenin gizlenmiş bir biçimidir.
…
Lerner, kaçınmaya alışmış her danışanın benzer bir taleple geldiğini dile getirir: “Lütfen kaygılarımı azaltın.”
Kaygılarımı azaltın ki o kişiyle yüzleşebileyim.
Kaygılarımı azaltın ki o işe başvurabileyim.
Kaygılarımı azaltın ki istediğim hayatı yaşayabileyim.
Hepimizin iç sesi zaman zaman aynı yalvarışı fısıldar. Oysa bizi güçlü kılacak cesaret, sadece kaygımıza rağmen adım atabildiğimizde yeşerir, der Lerner.
Kaygının azalmasını beklemek de ayrı bir kaçınma stratejisidir çünkü.
…
Jill, ince bir ipek ipliği örer gibi başlar kaçınmaktan kaçınmaya. Önce yenilik olsun diye günlük yürüyüş rotasını değiştirir.
Sonra bir gün, restoranda hiç tatmadığı bir yemeği sipariş verir.
Jill, acıya katlanabildikçe, daha ileri gider, sonunda en çok kaçındığı adımı atar.
Her ne kadar defalarca iptal etme dürtüsüyle savaşsa da sevgilisiyle seyahate çıkar.
…
Bazen, yapabileceğimiz en cesur şey, belirsizliğin acısına katlanarak beklemektir. Bazense, hazır hissettiğimizde, cesaret bizden rahatsızlık duyduğumuz duygularla yüzleşmemizi ister.
Marianne Williamson’ın yıllardır kaçındığı gerçekle yüzleştiğinde hissettikleri gibi:
“Bir gün, çok acı verici olduğu için sürekli kaçındığım içimdeki bir şeye baktım. Ancak bunu yaptığım an, beklenmedik bir sürprizle karşılaştım. Kendimden nefret etmek yerine, şefkatle dolup taştım. Çünkü o kaçınma mekanizmasının oluşması için ne kadar acı çekmem gerektiğinin farkına vardım.”
…
Kafka’nın günlüğündeki o çarpıcı aforizma, içimizdeki en derin çelişkiyi ele verir:
“Dünyanın acılarından uzak tutabilirsin kendini ama kaçınabileceğin bir acı varsa işte bu da belki bu kendini uzak tutuştur.”
Hayatımızda birçok kaçınılmaz acıyla karşılaşırız. Ama acıdan kaçmak için benliğimizi sardığımız o halatın cansızlaştıran esaretinden kaçınabiliriz.
Her şey, küçük küçük adımlarla, o ince ipliği örer gibi, kendimize verdiğimiz sözleri tutmakla başlar.
Kaynaklar:
Harriet Lerner - The Dance of Fear
Franz Kafka - Aforizmalar
Marianne Williamson - The Sahdow Effect







Yorumlar