top of page
Ara

Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı’nda birçok insanın pazar günleri derin bir boşluğa düştüğünü yazar.


Hafta içi görevler ve sorumluluklar zihni meşgul eder. Ancak pazar günü geldiğinde yapılacak görevler azalır, dikkat dağıtıcı işler kaybolur ve kişi kendi iç dünyasıyla baş başa kalır.


Bu karşılaşma onda huzursuzluk ve boşluk hissi yaratır.


Frankl buna “Pazar nevrozu” der.



Bazı düşünürler bu durumu horror vacui, yani boşluk dehşeti olarak adlandırır.


Çünkü böyle anlarda, tüm bu koşuşturmanın anlamdan ne kadar yoksun olduğunu fark ederiz. Yoksunlukla yüzleşmek yerine onu alkol, işkoliklik, hatta kişisel gelişimle doldurmaya çalışırız.


Eric Hoffer, en büyük gösterişlerimizi içimizdeki kötülüğü gizlemek için değil, boşluğumuzu saklamak için yaptığımızı söyler.


Çünkü saklaması en zor olan şey, aslında orada olmayan şeydir.


Sahtelik, boşluğun başında nöbet tutmaktır.



Frankl, hissettiğimiz huzursuzluğun aslında bir canlılık göstergesi olduğunu vurgular.


Bir yandan hayvani dürtülerimizden, diğer yandan gelenek ve göreneklerden uzaklaştığımız için sık sık yön bulmakta zorlanırız. O zaman da ya bize söyleneni yaparız, ya da diğer insanların yaptıklarını…


Böylece durduğumuzda hissettiğimiz huzursuzluk, sahteliğimizin yansıtır.


Gün gelir, artık isyan etmez oluruz. Huzurlu olduğumuz için değil, makineleştiğimiz için.



Eylemsizliğin Özgürlüğü


Ama ne yazık ki çoğumuz iki saat bile duramayız. İçimizdeki kıpırtıyı bir anlam çığlığı olarak görmez, eyleme alışmış bir bağımlının yoksunluğu gibi yaşarız.


Hannah Arendt’in İnsanlık Durumu’nda uyardığı gibi; modern dünya, insanı bir 'çalışan hayvana' (animal laborans) indirger.


İnsan, düşünecek zamanı bulamayan, çünkü durursa geride kalmaktan korkan sürekli hiperaktif, telaşlı ve sinirli bir varlığa dönüşür.



Oysa anlamlı hayatın ön koşulu, düşünebilme yetisidir. Ancak çalışan hayvan düşünmez, hesaplar.


Zamanını hesaplar, sözlerini hesaplar, duyduğu bir selamın getirisini bile hesaplar.


Durmamak için projeler uydurur, verimlilik taktikleri geliştirir, ilişkisindeki mesajların yanıtlanma süresini hesaplar.


Zihnindeki bu bitmeyen hareketlilikten dolayı aşırı düşündüğünü zanneder.


Gerçekte ise sadece hesaplar, hesaplar, hesaplar.



Eylemsizlik ve özgürlük arasındaki ilişkiyi en iyi Psikanalist Rollo May açıklar:


“Uyaran ile tepki arasında bir boşluk bulunur. İşte o boşlukta, özgürlüğümüz ve tepkimizi seçme gücümüz yatar. Tepkimizde ise gelişimimiz ve mutluluğumuz gizlidir.”


Boşluksuz bir hayat, yalnızca dürtülerle savrulmaktır.


Dürtüsel insan, hareketlidir. Ama bu hareketlerin nadiren anlamlı veya derin bir sonucu olur.


Bütün eylemleri topladığımızda ise ortaya bir hayat çıkmaz.



Bu yüzden Byung-Chul Han, eylemsizliğin bizi insan yapan şey olduğunu söyler.


Nasıl ki sessizlik olmadan müzik notaları sadece gürültüye dönüşürse, duraksama ve tereddüt olmadan da insan sadece bir işleyişe dönüşür.


Ama modern insanın boş zamanı artık özgürlük alanı değil; bir sonraki çalışma evresi için makinenin soğumaya bırakılmasıdır.


Byung-Chul Han, duraksamanın önemini vurgularken Schiller’in şu zarif mısrasını hatırlatır:


“Kelebeğin o tereddütlü kanadı.”



Arendt, İnsanlık Durumu’nu Cato’nun şu sözleriyle noktalar:


“İnsan, hiçbir şey yapmadığında bu denli etkin, kendi başına kaldığında bu denli az yalnız olmamıştır.”


Bu hiperaktivite çağında anlamlı eylemler ve anlamlı ilişkiler için duraksama, tefekkür ve tereddüt gerekir.


İşte meşguliyet sonrası hissettiğimiz huzursuzluk, daha anlamlı günlere uçmak isteyen kelebeğin tereddütlü kanadıdır.



Kaynaklar:

Viktor Frankl - İnsanın Anlam Arayışı

Hannah Arendt - İnsanlık Durumu

Elisabeth Lukas - Living Logotherapy

Byung-Chul Han - Yorgunluk Toplumu

Byung-Chul Han - Tefekkür Yaşamı

Eric Hoffer - The Passionate State of Mind

Jean-Paul Sartre’ın Akıl Çağı romanının başkarakteri Mathieu, otuz dört yaşına gelmiş ama özgürlük adına kritik seçimler yapmaktan hep kaçınmıştır.


Romanın en çarpıcı anlarından birinde Mathieu bir itirafta bulunur:


“Bütün ömrümü dişsiz olarak yaşadım. Asla ısırmadım, bekledim ve kendimi hep daha sonra gelecek günlere sakladım. Şimdi, birden gördüm ki hiç dişim kalmamış.”



Sartre’a göre var oluş özden önce gelir. Yani önce var oluruz, sonra eylemlerimizle kendimizi yaratırız.


Bulmamız gereken bir öz yoktur. Özümüz, seçimlerimizle şekillenir.


Kişi, kendini korumak için “eylem taklidi” yapabilir. Yani, gerçek sorumluluk riskinden kaçınarak sürekli planlama ve hazırlık halinde yaşayabilir.


Zamanı durdurduğunu, potansiyelini sakladığını sanır. Ama eylemsizlik potansiyeli eritir, dişleri yerinden söker.



Mathieu, “ne yapmalı şimdi, kabuğu mu kırmalı?” diye sorar ama ekler “kabuğun içinde ne kaldı ki?”


“Toprak içinde, parıl parıl izler bırakmış yapışkan bir zamk parçası.”


Özgürlük, tıpkı bir kas gibi; karar aldıkça ve uyguladıkça güçlenir. Seçim hakkını kullanmayı reddettiğimiz her an, o seçenekler birer birer elimizden kayar.


Mükemmel günler için kabuğumuzda sakladığımız incimiz kullanmadıkça söner.



Akıl Çağı’nda Sartre, seçimler konusunda kendimizi kandırmamamız gerektiğini gösterir:


Kendimize söylediğimiz en sinsi yalan, gerçek hayatın henüz başlamadığıdır; bugünümüzü parlak bir geleceğin taslağı sayarız.


Oysa peşinden koştuğumuz kusursuz gelecek, yaklaştıkça kaybolan bir seraba benzer.


Bir an gelir, sabırsızlıkla çevirdiğimiz o taslak sayfaların, aslında elimizdeki tek hikaye olduğunu anlarız.



Milan Kundera’ya göre yaşamın hep taslak gibi hissettirmesinin nedeni daha önce hiç yaşamamış olmamızdır. Prova dediğimiz hayatın kendisidir.


Önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden çıkmış bir tiyatro oyuncusu gibi yaşarız hayatı.


Hatta taslak sözcüğünü bile uygun bulmaz Kundera, çünkü taslak, ileride tamamlanacak bir resim olduğunu varsayar.


“Yaşamımız dediğimiz taslaksa,” diye yazar, “hiçbir şeyin taslağıdır; bir resmin resme dönüşmeyecek ana çizgileridir.”



Kierkegaard ise bu tür bir kaçınmanın bizi umutsuzluğa sevk ettiğini yazar.


Umutsuz kişi kendini unutur; kendine inanmayı da kendi olmayı da zor bulur. Diğerlerine benzemeyi, bir taklitçi, yığın içinde kaybolmayı daha güvenli bulur.


Bu kişi hiç risk almadan para ve saygınlık kazanabilir, hatta tanınmış biri bile olabilir. Ama kendisi midir?


“Hayır,” diye yanıtlar Kierkegaard, “her şeyi tehlikeye atacak ben'leri yoktur.”


Mathieu gibiler bencildirler. Ama bir “ben”leri yoktur.



Albert Camus, kendini gizleyen, mekanikleşmiş ve sürekli ertelenen bir hayatın sonunda bir ‘yorgunluk’ doğduğunu söyler. Bu yorgunluk ya bir uyanışa ya da sert bir sarsıntıya dönüşür.


O güne dek geleceğe dayanarak yaşarız: “Yarın,” “ileride”, “yeni eve geçince,” “bir sonraki seneye...”


Ve bir gün gelir, zamanın malı olduğumuzu anlarız.


Dün potansiyelimizi gerçekleştirme umudu taşıyan zaman, bu kez üzerimize çöker. Onu bir düşman gibi görmeye başlarız.



Oysa zaman düşmanımız değil; tüm olanakları taşıyan hazinemiz. Kendimizi saklamak, özellikle de uzun süre saklamak, yavaş bir yok oluştur. Kendimizi ortaya koydukça yaşarız.


“Çocuklar büyüdüğü için bir çocuğun amacının büyümek olduğunu sanırız. Oysa çocuğun amacı çocuk olmaktır.” diye yazar senarist Tom Stoppard ve bize şu unutulmaz sözleri hediye eder:


“Doğa bir günlük ömrü olanları bile küçük görmez. Bütün özünü tek bir anın içine akıtıp döker. Hayatın ödülü bu akıntının içinde saklıdır. Sonrasında çok geç kalınmıştır.”



Kaynaklar:

Jean Paul Sartre - Akıl Çağı

Milan Kundera - Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Soren Kierkegaard - Ölümcül Hastalık Umutsuzluk

Albert Camus - Sisifos Söyleni

Tom Stoppard - The Coast of Utopia

Yapmamız gereken bir iş olur ama başlamakta zorlanırız. Ardından kendimize kızar, hatta utanırız. Çoğu zaman bunu disiplinsizlik, irade ya da motivasyon eksikliği olarak görürüz. Oysa günümüzde erteleme, sıklıkla bir eksiklikten değil, bir fazlalıktan beslenir: Kırılganlık fazlalığından.


Ertelemeyi, uzun vadeli planlara karşı kısa vadeli bir kaçış değil, kırılmaktan korunma stratejisi olarak düşünebiliriz.


Peki, ertelemek bizi gerçekte nelerden koruyor olabilir?



Eskiden, itaatkârlığın ve normlara uyumun değerimizi belirlediği bir disiplin toplumunda yaşardık. Edindiğimiz roller zamanla sağlamlaşır, bir meslekte ilerledikçe yerimiz pekişirdi.


Bugün ise bir performans çağının içindeyiz. Değerimiz sürekli sınanıyor; dünyanın en ünlü futbolcusu, Oscar ödüllü bir sanatçı ya da başarılı bir yönetici olsak dahi, değerimiz hep son dönemdeki performansımıza bağlı.


Özdeğer birikmiyor; itibar artık günlük bir mesele.


İronik bir biçimde "özgürlük" diye adlandırdığımız bu durum, bizi Sisifos gibi her gün bir özdeğer mücadelesine mahkum ediyor.



"Kim olduğumuzun" bu kadar dalgalı olması, bizi amansız bir performans bataklığına sürüklüyor.


Başarısızlık artık sadece yetersiz bir deneme değil; ezici bir zaman kaybı, dayanılmaz bir geride kalmışlık ve gerçekleşmemiş bir potansiyel yükü olarak dayatılıyor.


Sadece işimiz değil; sağlığımız, yediğimiz yemekler, gittiğimiz konserler bile performans göstergesine dönüşmüş durumda.


Ve sosyal medya çağında, başkalarının kusursuz 'başarı' vitrinlerini izlerken, başarısızlık basit bir yetersizlik olmaktan çıkıp, doğrudan kimliğimize yönelik bir tehdide dönüşüyor.



En ufak bir başarısızlık koskocaman bir özdeğer ve özsaygı kaybına dönüşüyorsa, ertelemekten daha insancıl ne olabilir?


Son yıllarda yapılan araştırmalar benzer sonuca varıyor:


“Başarısızlık özsaygıyı düşürüyor. Özsaygı azaldıkça erteleme artıyor. Erteleme, benliğin kendini olası başarısızlıktan doğacak incinmeden korumak için başvurduğu bir stratejidir.


Benliğimize yönelik kırılganlık 'eğer denemezsem, başarısız olmam ve değerim sarsılmaz' gibi, çoğu zaman bilinçdışı bir düşünceye yol açıyor.”



Bu duruma ilişkin, sosyal psikolojinin önde gelen isimlerinden Roy Baumeister'ın çarpıcı bir tespiti var:


"Öz sabotaj, arzuladığımız performansı sergileyememe ihtimaline karşı bir mazeret yaratarak itibarımızı koruma çabamızdır."


Düşük çaba göstermek veya bir engel yaratmak, performansımızın düşmesine neden olsa da, hiç olmazsa başarısızlık durumunda bunu "özümüze" değil, belirli bir eksikliğe veya engele bağlarız.


Çünkü "yapamadım, sorunlar vardı," demek, "denedim ama başaramadım" itirafından çok daha az yakıcıdır.



Erteleme, bazen sahte benliğin bize dayattığı görevlerden kaçınmamızı sağlar. Camus’nün kurnaz bir bilgelikle söylediği gibi, insanın almak istemediği şeyi almaması dünyadaki en zor şeydir.


Kim bilir, yolda kaç gereksiz amacı üzerimize aldık; aslında hiç istemediğimiz halde.


Irvin Yalom da bu durumu şöyle betimler: İnsan öyle dürtülenmiştir ki, kendisine ne dilediğini soracak zamanı hiç bulamaz. Zamanla kişi kendi benliğinden boğulur.


Erteleme, üzerimize boca edilmiş sahte rolleri oynamaktan bıkmış bir yanımızın sessiz bir başkaldırısı olabilir.



Performans çağının getirdiği erteleme modern bir sorun gibi görünse de, çözümünü kadim bilgelikte bulabiliriz.


Beş bin yıl önce yazılmış Bhagavad Gita, bize performansımız hakkındaki saplantıdan kurtulmamızı ama asla hareketsizliğe de alışmamamızı öğütler:


"Sana düşen, yalnızca görevini yerine getirmektir. Sadece eylemin üzerinde hak iddia edebilirsin, yaptıklarının meyvelerinde hak iddia edemezsin."


Ve ekler: "Kendini eylemlerinin sonucu sanma, ama eylemsizliğe de bağlanma."



Kendimize bu kadar saldırdığımız bir çağda, ertelemek bazen bize bir nefes ve hayati bir soluklanma alanı sağlıyor olabilir. Performans çağının anlamsız hedeflerine ve ‘özdeğer=başarı’ inancına karşı, kendimize daha insancıl bakmayı öğrenmeliyiz. Belki de kendimizle daha adil bir zeminde anlaşma yapmalıyız:


1. Özdeğerimiz, yaptığımız bir işe bağlı olamaz.


2. Özgüvenimiz, performanstan veya hiç hata yapmamaktan değil, özdeğerimizin performansımıza bağlı olmamasından gelir.


3. Önemliliğimizin kaynağı eylemlerimiz değil, varoluşumuzdur ve sorgulanamaz.



Kaynaklar

Roy Baumeister - The Self: Explained

N. Hajloo - Relationships Between Self-Efficacy, Self-Esteem and Procrastination in Undergraduate Psychology Students

Y. Zhang - Self‑efcacy for self‑regulation and fear of failure as mediators between self‑esteem and academic procrastination among undergraduates in health professions

Zygmunt Bauman - Akışkan Modernite

Irvin Yalom - Varoluşçu Psikoterapi

Albert Camus - Düşüş

Vyasa - Bhagavad Gita

Hartmut Rosa - Yabancılaşma ve Hızlanma

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page