top of page
Ara

Özgüvenli bir hayat, insanın kendine verdiği sözleri tutabilmesiyle mümkündür.


Öfke Dansı’nın yazarı Harriet Lerner’in danışanlarından 31 yaşındaki Jill, “her şeyden korkuyorum,” diyerek katılır terapiye.


Gitmek için can attığı yoga eğitimine başladığında bile sanki büyülü bir mıknatıs onu geri çeker, kendini yeniden evinde bulur:


“Yeni bir yere varır varmaz, oradan nasıl ayrılacağımı planlamaya başlıyorum.”



Lerner, danışanının aslında korkmadığını iddia eder.


“Dikkat ettiğinizde, günlük hayatınızda cesur ve dürüst olanı yapmaktan sizi alıkoyanın korku olmadığını fark edersiniz,” diye yazar psikolog, “Asıl sorun kaçınmadır.”


Rahatsız duygulardan kaçınma.


O Çin atasözünün dediği gibi: Alışkanlıklar başlangıçta ince ipek iplikler gibidir, zamanla kalın, sert halatlara dönüşür.


Jill, kaçınmayı o kadar içselleştirmiştir ki, sonunda o ipliklerden örülmüş bir halatla kendi etrafını sarmıştır.



Kaçınma, o an için bizi kırılganlıktan korurken, uzun vadede korkaklaştıran her şeydir.


Genellikle iki farklı maskeyle karşımıza çıkar.


İlki, hiç başlamamaktır.


Mevcut düzenimizi bozabilecek her şey, tehdit gibi gelir. Rutini savunmak için akıl almaz gerekçeler geliştiririz.


Aynılık, güvenlik ve öngörülebilirlik arzusu tüm günlerimize ve seçimlerimize hükmeder.



İkincisi ve sinsisi ise sürekli başlamaktır.


Kök salmaktan, bir insana, bir amaca veya bir yere bağlanma kapasitemizi sınamaktan kaçındığımız için sürekli yeniyi ve farklı olanı tercih ederiz.


Bağlılıklar kurmaktan ya da onlara sadık kalmaktan kaçınırız.


Başlangıçlar bizi heveslendirir ve sahte bir umut verir.


Ama sonra başka bir şeye başlarız.


Aslında bütün bu başlangıçlar, ertelemenin gizlenmiş bir biçimidir.



Lerner, kaçınmaya alışmış her danışanın benzer bir taleple geldiğini dile getirir: “Lütfen kaygılarımı azaltın.”


Kaygılarımı azaltın ki o kişiyle yüzleşebileyim.


Kaygılarımı azaltın ki o işe başvurabileyim.


Kaygılarımı azaltın ki istediğim hayatı yaşayabileyim.


Hepimizin iç sesi zaman zaman aynı yalvarışı fısıldar. Oysa bizi güçlü kılacak cesaret, sadece kaygımıza rağmen adım atabildiğimizde yeşerir, der Lerner.


Kaygının azalmasını beklemek de ayrı bir kaçınma stratejisidir çünkü.



Jill, ince bir ipek ipliği örer gibi başlar kaçınmaktan kaçınmaya. Önce yenilik olsun diye günlük yürüyüş rotasını değiştirir.


Sonra bir gün, restoranda hiç tatmadığı bir yemeği sipariş verir.


Jill, acıya katlanabildikçe, daha ileri gider, sonunda en çok kaçındığı adımı atar.


Her ne kadar defalarca iptal etme dürtüsüyle savaşsa da sevgilisiyle seyahate çıkar.



Bazen, yapabileceğimiz en cesur şey, belirsizliğin acısına katlanarak beklemektir. Bazense, hazır hissettiğimizde, cesaret bizden rahatsızlık duyduğumuz duygularla yüzleşmemizi ister.


Marianne Williamson’ın yıllardır kaçındığı gerçekle yüzleştiğinde hissettikleri gibi:


“Bir gün, çok acı verici olduğu için sürekli kaçındığım içimdeki bir şeye baktım. Ancak bunu yaptığım an, beklenmedik bir sürprizle karşılaştım. Kendimden nefret etmek yerine, şefkatle dolup taştım. Çünkü o kaçınma mekanizmasının oluşması için ne kadar acı çekmem gerektiğinin farkına vardım.”



Kafka’nın günlüğündeki o çarpıcı aforizma, içimizdeki en derin çelişkiyi ele verir:


“Dünyanın acılarından uzak tutabilirsin kendini ama kaçınabileceğin bir acı varsa işte bu da belki bu kendini uzak tutuştur.”


Hayatımızda birçok kaçınılmaz acıyla karşılaşırız. Ama acıdan kaçmak için benliğimizi sardığımız o halatın cansızlaştıran esaretinden kaçınabiliriz.


Her şey, küçük küçük adımlarla, o ince ipliği örer gibi, kendimize verdiğimiz sözleri tutmakla başlar.



Kaynaklar:

Harriet Lerner - The Dance of Fear

Franz Kafka - Aforizmalar

Marianne Williamson - The Sahdow Effect

İlişkilerde nefes alamadığımızda kendimize sormadan edemeyiz: Hayalinde okyanuslar vardı; bugün sığ sularda boğulmaktan bıkmadın mı?


Boğulma hissinin nedeni her zaman baskı değildir. Bazen, görülmüyor olmanın yarattığı ruhsal tükenmişliktir bizi dibe çeken.


Şair David Whyte, yorgunluğun bedensel değil, varoluşsal olduğunu hatırlatır:


“Gözlerin yorulduğunda, dünya da yorulur. Görüşün kaybolduğunda, dünyanın hiçbir parçası seni bulamaz."



Yorgunluğumuz, yanlış bir hayatı kendi doğrularımızla sürdürmeye çalışmaktan doğar.


Şair radikal bir çözüm önerir: “Tatlı karanlığınıza dönün.”


Acı karanlık, sahte yükler ve gerçek dışı beklentilerle patinaj çektiğimiz, suçluluk, pişmanlık ve geç kalmışlık hissiyle dolu bir hayatın umutsuzluğudur.


Tatlı karanlık ise, anlaşılmayı reddettiğimiz, beklentilerimizi bıraktığımız ve her şeye yeniden isim verdiğimiz öğrenme halidir.



Whyte, bu öğretici karanlıkta uzun süre kalabilen kişinin, en değerli hakikate ulaşabileceğini söyler:


“Artık emin olabilirsin: Sevginin erişemeyeceği bir yerde değilsin.”


Yani, bugüne dek her şeyi sevildiğinden emin olmak için yaptın. Bütün o kavgalar, roller, kontroller, dayatmalar ve uyumlanmalar kuşku duymadığın bir şekilde sevilmek içindi.


İşe yaramadı.


Ama artık şüphelenmene gerek yok. Çünkü sevginin kaynağı sensin.



Peki yaşam, bu en derin hakikatin farkına varmış bir kalple nasıl akar?


Sevginin kesinliği bilgisi, eşi benzeri olmayan bir güven duygusu verir. Şairin deyimiyle, artık sığ sular yerini geniş ufuk çizgilerine bırakır. Ama yolculuk devam eder:


“Artık ait olduğun dünyayı buldun. Geriye, bütün diğer dünyaları bırakmak kaldı.”


Çünkü bazen sevginin en dürüst sonucu ayrılıktır. Whyte, bunu yeni ilişkiler için bir nasihatle özetler:


“Seni daha canlı kılmayan her kimse ve her neyse, senin için fazlasıyla dardır.”



Whyte, ne yalnızlığı över ne de bireyselciliği. Bizden tek istediği, ilişki içinde neden aynı sığ sularda battığımızı anlamamızdır.


Ona göre insan bir kere özgürleşince, artık kime ve neye teslim olacağını seçer.


Bu teslimiyet bir başkasının tahakkumu altına girmek değil, beklentilerden ve kontrolden vazgeçmek, kendi ritmini onun hayatına dayatmamak anlamına gelir.


Whyte bunu bir tür ruhsal hazırlık olarak görür ve şöyle der:


“Aslında hepimiz, o ani uyanışa, o çağrıya,


“Evet” dememiz gereken o ana hazırlanıyoruz.”



O anlar hep vardır. Ama biz hazır olunca fark ederiz.


Ve o karşılaşma anı, hiç de öyle coşkulu veya mucizevi bir şekilde gelmez. Daha incelikli, daha içten, Leonard Cohen’in deyimiyle ‘soğuk ve kırılgan bir şükran duygusu’ ile gelir.


Daha önce battığımız bütün sığ suların aksine, bu kez en derinlerinin üstünde bile yürüyebiliriz. Şair durumumuzu Hz İsa’nın su üzerinde yürümesine benzetir:


“İstesek boğulabiliriz,


Ama istemeyiz artık.”



Artık başkasından değil, kendimizden eminiz. Ve bütün bunların hepsi bir zamanlar boğulmaktan bıktığımız için. Bugünkü cesur kararlarımızın kaynağı, bize karanlık gecelerde bahşedilmiş, umutsuzluk darbeleriyle dövülmüş bütünlüklü ruhun özgüvenidir:


Çünkü en sonunda, bunca mücadeleden,


bunca yıldan sonra, artık boğulmaktan bıktın.


Yeter dersin.


Yaşamak istersin, sevmek istersin,


ve hangi karanlık olursa olsun,


hangi tehlike, hangi kaygan yol olursa olsun,


bilirsin:


Sana ait o eli


tutmaya gideceksin.



Kaynaklar

David Whyte - The Truelove

David Whyte - Sweet Darkness

Yalnızlığın pek çok farklı yüzü vardır.


Örneğin Eugenio Borgna sorar: Kim daha yalnızdır; manastırdaki hücresinde ellerini duaya kaldırmış bir keşiş mi, yoksa şehrin kalabalığında hiçbir yere ait hissetmeyen genç mi?


Sabah kimse uyandırmadığında, akşam kimse beklemediğinde ve istediğimizi yapabildiğimizde, buna ne deriz: Özgürlük mü, yalnızlık mı?


Peki iş yerindeki görünmezlik, ait olmama ve bağlantısızlık hissinin yarattığı yalnızlıkla bu, aynı yalnızlık mıdır?



Borgna, yalnızlığı üçe ayırır:


İçsel yalnızlık: Kendimizle baş başa kalma ihtiyacından doğar.


Olumsuz yalnızlık: Başkasının varlığına duyduğumuz özlemden beslenir.


Tecrit: İhtiyaçlarımızı bile hissedemediğimiz bir var olamama halidir.


Düşüncelere daldığımızda içsel yalnızlığı, birbirlerine sarılan çiftleri görüp içimiz burkulduğunda olumsuz yalnızlığı, depresyona girdiğimizde ise tecritin yalnızlığını hissederiz.


Ve Borgna der ki, sessizlik ve dilsizlik arasındaki fark ne ise yalnızlık ile tecrit arasındaki fark odur.



İçsel yalnızlık, ara ara ziyaret ettiğimiz, içimizdeki gizli bir bahçeye benzer.


Yaratıcılığın, derin düşüncenin, meditasyonun, huzurun ve umudun kök saldığı bu alan, kendimizle yeniden bağ kurmamızı, hayatta asli olan ile asli olmayan şeyleri ayırt etmemizi sağlar.


Bu yüzden Nietzsche, Schopenhauer ve Marcus Aurelius gibi filozoflar için bu tür bir inziva, sadece bir kaçış değil; bilgelik yolculuğunun zorunlu durağıdır.



Ancak içsel yalnızlık, insanlardan izole olmak anlamına gelmez. Aksine başkalarıyla daha anlamlı bağlar kurmamızı da mümkün kılar.


Simone Weil, anlamlı bir ilişki için inziva yeteneğimize sahip çıkmamız gerektiğini söyler. Çevremizdekilerin, derinleştiren yalnızlığımıza duydukları saygı, en değerli sevgi işaretidir:


“Hiçbir sevginin seni hapsetmesine izin verme. Yalnızlığını koru. Olur da sana gerçek bir sevginin sunulduğu bir gün gelirse, içsel yalnızlığın ile dostluğun arasında bir karşıtlık olmayacaktır; aksine, sen onu tam da yanılgıya mahal vermeyen bu işaretten tanıyacaksın.”



Yalnızlığın en çok karşımıza çıkan hali, eksiklik hissiyle özdeşleştirdiğimiz, olumsuz yalnızlıktır.


Hepimiz bu acı dolu tek başınalık halini bilsek de en hüzünlü halini Van Gogh’un mektuplarındaki sessiz haykırışlarında görürüz:


“Kişiyi bu esaretten çekip kurtaran nedir, bilir misin? Çok derin ve ciddi bir sevgi. Dost olmak, kardeş olmak, sevmek. Bu olmadı mı, insan ömür boyu hapiste yaşıyor."


Acı vericidir ama içinde umut ve özlem taşır. Çünkü doğuştan gelen “bağ kurma” arayışımızın hala aktif olduğunu gösterir.



Yalnızlığın en karanlık hali ise tecrittir.


Tecrit yalnızlığında kişi köksüzdür. Zamansızdır. Hiçbir yere ait değildir.


Matt Haig, terapistine insanların en sık dile getirdiği şikayeti sorar. Terapist, “Yalnızlık,” der ve ekler: “Rol yapmaktan yorulmuş, her şeye yabancı hisseden, hiçbir yere ait olmadığını düşünen ve kolayca bağ kuramayan insanların yalnızlığı.”


Haig, şaşkınlıkla ürperir: Nasıl bir dünyada yaşıyoruz ki insanların ortak noktası, kalabalıklar içinde yalnız hissetmek olabilir?



Tecrit yalnızlığının ağırlığıyla Melih Cevdet Anday’ın “Öğle Uykusundan Uyanırken” başlıklı denemesinde karşılaşırız:


“Bir gün de bir yalnızı gördüm, yalnızlık nedir anladım. Yalnız olan, gerçekte yalnız değildir, saldırıya uğramış bir insandır.”


Saldırıya uğramış bir insanın yalnızlığı…


Bu, hayalleri yıkılmış, ihanete uğramış, artık acı çekmemek için umudunu öldürmüş bir insanın yalnızlığıdır. Artık bağ kurma umudu taşımayan insanın yalnızlığıdır.


Modern insanın yalnızlığıdır.



Borgna, en katlanılmaz anlarda içimizde yalnızlığın narin salını inşa etmemiz gerektiğini söyler. Kaçmak için değil; toparlanmak, yeniden güçlenmek, derinleşmek ve geri dönmek için.


Gördüğümüz gibi, yalnızlığı güzelleştiren, onu anlamlı kılan içinde sakladığı umuttur.


Çünkü umut, geleceğin hatırasıdır. Umutlu yalnızlıkta sadece “ben” yoktur, her zaman bir başkası, hatta bazen tüm dünya vardır. Gabriel Marcel’in dediği gibi:


“Benim, bizim için, sende umudum var.”


Bizi tüketen yalnızlık değil, umudun yokluğudur.



Kaynaklar:

Eugenio Borgna - Ruhun Yalnızlığı

Melih Cevdet Anday - Ölümsüzlük Ardında Gilgamış

Simone Weil - Yerçekimi ve İnayet

Matt Haig - Rahatlama Kitabı

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page