Çünkü boğulmaktan bıktın.
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
İlişkilerde nefes alamadığımızda kendimize sormadan edemeyiz: Hayalinde okyanuslar vardı; bugün sığ sularda boğulmaktan bıkmadın mı?
Boğulma hissinin nedeni her zaman baskı değildir. Bazen, görülmüyor olmanın yarattığı ruhsal tükenmişliktir bizi dibe çeken.
Şair David Whyte, yorgunluğun bedensel değil, varoluşsal olduğunu hatırlatır:
“Gözlerin yorulduğunda, dünya da yorulur. Görüşün kaybolduğunda, dünyanın hiçbir parçası seni bulamaz."
…
Yorgunluğumuz, yanlış bir hayatı kendi doğrularımızla sürdürmeye çalışmaktan doğar.
Şair radikal bir çözüm önerir: “Tatlı karanlığınıza dönün.”
Acı karanlık, sahte yükler ve gerçek dışı beklentilerle patinaj çektiğimiz, suçluluk, pişmanlık ve geç kalmışlık hissiyle dolu bir hayatın umutsuzluğudur.
Tatlı karanlık ise, anlaşılmayı reddettiğimiz, beklentilerimizi bıraktığımız ve her şeye yeniden isim verdiğimiz öğrenme halidir.
…
Whyte, bu öğretici karanlıkta uzun süre kalabilen kişinin, en değerli hakikate ulaşabileceğini söyler:
“Artık emin olabilirsin: Sevginin erişemeyeceği bir yerde değilsin.”
Yani, bugüne dek her şeyi sevildiğinden emin olmak için yaptın. Bütün o kavgalar, roller, kontroller, dayatmalar ve uyumlanmalar kuşku duymadığın bir şekilde sevilmek içindi.
İşe yaramadı.
Ama artık şüphelenmene gerek yok. Çünkü sevginin kaynağı sensin.
…
Peki yaşam, bu en derin hakikatin farkına varmış bir kalple nasıl akar?
Sevginin kesinliği bilgisi, eşi benzeri olmayan bir güven duygusu verir. Şairin deyimiyle, artık sığ sular yerini geniş ufuk çizgilerine bırakır. Ama yolculuk devam eder:
“Artık ait olduğun dünyayı buldun. Geriye, bütün diğer dünyaları bırakmak kaldı.”
Çünkü bazen sevginin en dürüst sonucu ayrılıktır. Whyte, bunu yeni ilişkiler için bir nasihatle özetler:
“Seni daha canlı kılmayan her kimse ve her neyse, senin için fazlasıyla dardır.”
…
Whyte, ne yalnızlığı över ne de bireyselciliği. Bizden tek istediği, ilişki içinde neden aynı sığ sularda battığımızı anlamamızdır.
Ona göre insan bir kere özgürleşince, artık kime ve neye teslim olacağını seçer.
Bu teslimiyet bir başkasının tahakkumu altına girmek değil, beklentilerden ve kontrolden vazgeçmek, kendi ritmini onun hayatına dayatmamak anlamına gelir.
Whyte bunu bir tür ruhsal hazırlık olarak görür ve şöyle der:
“Aslında hepimiz, o ani uyanışa, o çağrıya,
“Evet” dememiz gereken o ana hazırlanıyoruz.”
…
O anlar hep vardır. Ama biz hazır olunca fark ederiz.
Ve o karşılaşma anı, hiç de öyle coşkulu veya mucizevi bir şekilde gelmez. Daha incelikli, daha içten, Leonard Cohen’in deyimiyle ‘soğuk ve kırılgan bir şükran duygusu’ ile gelir.
Daha önce battığımız bütün sığ suların aksine, bu kez en derinlerinin üstünde bile yürüyebiliriz. Şair durumumuzu Hz İsa’nın su üzerinde yürümesine benzetir:
“İstesek boğulabiliriz,
Ama istemeyiz artık.”
…
Artık başkasından değil, kendimizden eminiz. Ve bütün bunların hepsi bir zamanlar boğulmaktan bıktığımız için. Bugünkü cesur kararlarımızın kaynağı, bize karanlık gecelerde bahşedilmiş, umutsuzluk darbeleriyle dövülmüş bütünlüklü ruhun özgüvenidir:
Çünkü en sonunda, bunca mücadeleden,
bunca yıldan sonra, artık boğulmaktan bıktın.
Yeter dersin.
Yaşamak istersin, sevmek istersin,
ve hangi karanlık olursa olsun,
hangi tehlike, hangi kaygan yol olursa olsun,
bilirsin:
Sana ait o eli
tutmaya gideceksin.
Kaynaklar
David Whyte - The Truelove
David Whyte - Sweet Darkness







Yorumlar