top of page
Ara

Placebo’nun Song to Say Goodbye klibinde, bir çocuğu arabanın sürücü koltuğunda, babasını gezdirirken buluruz. Bununla da kalmaz; babası sinir krizi geçirdiğinde sakinleştirir, düştüğünde kaldırır, geceleyin ise uyutur.


Klipteki sahneler abartılı gelse de, bazılarımız, çocukluğunda alması gerekenden çok daha büyük sorumluluklar alır.


Kimin neye, ne zaman ihtiyacı olduğunu sürekli tarayan hassas bir duygusal radar taşırlar.


Onlar “ebeveynleştirilmiş” çocuklardır.



Ebeveynleştirilmiş çocuk, ailede huzuru sağlamak için birçok görev üstlenebilir. Örneğin çevresindekilerin ihtiyaçlarını karşılar, bir ebeveyni diğerinden korur, dert dinler ve arabuluculuk yapar. Maddi ve manevi sorumluluk alır.


O küçük yaşında, ailenin tutkalı olarak yaşamaya başlar.


Empati duygusundan mı? Hayır.


Yapar, çünkü başka seçeneği yoktur.


Bu ağır sorumlulukları, suçluluk duygusuyla birlikte yetişkinliğine taşır.



Her zaman sorumluluk beklenen bu çocuklar;


- Ebeveynleri arasındaki tartışmalara ya da sorunlara dahil edilirler.


- Oyun oynamayı veya içten bir şekilde “kendilerini bırakmayı” öğrenemezler.


- Sürekli “ne kadar olgun” veya “ne kadar sorumluluk sahibi” oldukları için övgü alırlar.


- “Çocuk olmanın” ne demek olduğunu hatırlamakta zorlanırlar.


- Kendilerinden ödün verseler bile başkalarına bakmanın onlara iyi geldiğini hissederler.


- Çoğu zaman, çevrelerinde barışı sağlamak zorunda olduklarını düşünürler.



Ebeveynleştirilmiş çocuklar, yetişkinliğe eriştiklerinde “sürekli destek verme” odaklı ilişki kurmaya devam ederler. Böylelikle geçmişten gelen o “destek verdikçe değerlisin” hissinden uzaklaşmamış olurlar.


İstismara uğradıklarında durumu kolay kolay anlayamazlar. Kullanılmaları o kadar tanıdıktır ki, beyinleri uyarı vermeye bile gerek duymaz. Zaten ilişkiler onlar birilerini “onarsın” diye vardır.


Zararı anladıklarında ise sınır çizmeleri kolay olmaz. Çünkü ebeveynleştirilmiş bir çocuğun iç sesi aynı cümleyle yankılanır:


“Senden başka yardım edecek kimse yok.”


Sahte benlik, öfke ve anlatı


Psikolog Nivida Chandra, meslektaşlarının gündelik hayatı hakkında tezini yazarken ilginç bir keşifte bulunur: Yüz yüze görüştüklerinin neredeyse hepsi, çocukluklarından itibaren başkalarının ihtiyaçlarını karşılamayı öğrenmişlerdir.


Konuyu araştırınca kendisinin de ebeveynleştirilmiş çocuk olduğunu fark eder.


Peki nasıl olur da bu uzmanlar çocukluktan gelen problemleri aşmışlardır?


Üç aşama sayabiliriz.


...


1. Sahte benlikten sıyrılmak


Sürekli başkalarının ihtiyaçlarına odaklanan kişi, kendi ihtiyaçlarının farkına varamayabilir. Daha kötüsü, başkalarının ihtiyaçlarını karşılamanın kendi asıl ihtiyacı olduğuna inanabilir.


Duygularını fark edemez. Arzularını fark edemez. İhtiyaçlarını fark edemez.


Yani, sahte bir benlik geliştirebilir.


İyileşme süreci, kendi duygularının, arzularının ve ihtiyaçlarını fark etme ve onu suçlayan iç sesini yumuşatma sürecidir. Bu sayede özgün benliğine ulaşır.


...


2. Öfkeyi doğru anlamak


Haksızlık hissi, yetişkinin içini öfkeyle doldurur. Kaybolan çocukluğuna anlam vermeye çalışır.


Erken yaşta büyük sorumluluklar yüklenen çocuklar, bu durumun kaynağını anlamadıklarında öfkelerini hedeflendirmekte zorlanabilirler.


Asıl acı çekenler, bu sorumlulukların neden yüklendiğini anlamayanlar olur. Çünkü hayattaki en büyük acılardan biri, kişinin, taşımak zorunda kaldığı yükte anlam bulamamasıdır.


Böylelikle kişi neden arada sırada öfke krizlerine girdiğini, hüsrana uğradığını fark etmeye başlar.



3. Doğru sınırları çizebilmek


Placebo’nun klibindeki çocuk, en nihayetinde sınırlarını anlar ve babasını doktorlara bırakır. Son sahnede onu, sürücü koltuğunda değil, arka koltukta mahzun bir şekilde otururken görürüz.


Chandra’nın ifade ettiği gibi, amacımız, ebeveynlerimizi suçlamak değildir:


“Bizim için sağlık, sevdiğimiz insanların kendi sorumluluklarını yüklenmesine izin vermektir.”


Böylece, duygusal radarımızı ve yardım becerimizi tükenmeden, öfkelenmeden ve suçluluk duymadan kullanabiliriz.



Kaynaklar:

The parentified child - Nivida Chandra

Parentification - The Psychology Today

Lauren Dennelly - The Parentified Rescuer: How to Manage Your Impulse to Fix

Chicago Psychology Blog: Exploring the Role of Winnicott's False Self in Psychotherapy

“Bir çocuğun taşıdığı en büyük yük, ebeveynlerinin yaşanmamış hayatlarıdır.”


Birçokları, Jung’un söyleminin, kendi hayallerini gerçekleştirememiş ebeveynlerin arzularını çocuğuna dayatması olarak yorumlar.


Sanatçı olma hayalini gerçekleştiremeyen bir annenin, çocuğunu sanata yönlendirmesi gibi…


Ancak Jung’un vurgusu daha derindir: Ebeveynlerimizin hayattan vazgeçtiği, anlam arayışını bıraktığı noktalar, bizim için de psikolojik sınırlara dönüşür.


...


Jung’un kendi ailesi bu duruma iyi bir örnektir.


Babası, zeki ve derin düşünen bir dindar olmasına rağmen, çevresinden kopmamak için sorgulayıcı düşüncelerini bastırır. Zamanla depresyona girer.


Annesi ise neşeli bir kadındır. İçinde edebiyata dair tutku besler ama yakışıksız olacağından bu konuda bir şey yapmaz. Bu neşeli kadın bazen bambaşka birine, otoriter, karamsar ve öfkeli bir insana dönüşür.


Yıllar sonra Jung, anne ve babası denilince aklına ilk gelen sıfatlar karşısında dehşete düşer:


Babam: Güçsüz.


Annem: Güvenilmez.


...


Jung’a göre çocuklar, ebeveynlerinin bastırdığı duygular, düşünceler ve arzularla savaşmak zorunda kalır.


Çocuk, adeta evin atmosferini içine çeker. Anne ve babanın yaşanmamış hayatlarının suçluluğu, içlerindeki gerilim ve çatışma, çocukların bilinçaltına işler.


“Balmumuna bastırılmış bir mührün izini taşır gibi,” der Jung,” “anne ve babalarımızın kendilerini kandırmalarını, samimiyetsizliklerini, korkaklıklarını kopyalamaya mahkum oluruz.”


...


Psikanalist, ebeveynlerin kendilerinden bihaber yaşamlarını, çocuğun düşünme sistemlerine akıtılmış bir zehir olarak düşünmemizi salık verir.


Bu zehir, nesiller boyunca aktarılabilecek bir örüntü oluşturur.


Yıllar geçer, çocuk büyür, yetişkin olur. Kendisine verilen görevleri güzelce yapar ama ne zaman salt kendisi için konfor alanından çıkmak istese görünmez engellerle, camdan tavanlarla karşılaşır.


Jung’un “ebeveynlerden miras aldığımız yük" dediği psikolojik sınır işte tam olarak budur.


Ancak farkındalık ve eylemle çözülebilir.


Psikolojik sınırlar


Hepimizin içinde, bizim için neyin doğru olduğunu bilen, bizi konfor alanımızın ötesine, daha geniş bir varlık alanlarına iten güç bulunur.


Bu güce erişebilmemiz için iyi-kötü bütün içgüdülerimizin farkında olmamız gerekir.


Ancak kendi gölgesiyle yüzleşebilmiş bir ebeveyn çocuğuna bütünlüklü bakabilme cesaretini aktarabilir.


Bu nedenle James Hollis’e göre çocuklarımıza verebileceğiniz en büyük hediye, bilinçsiz kalıplarımızın farkına varmak, onları yumuşatmak ve çocuklarımızı biraz daha özgür kılmaktır.


...


Jung, ebeveynlerinden miras aldığı “güçsüzlük” ve “güvensizlik” hissinden, manevi babası Freud’la çatışmayı göze alarak kurtulur.


Bir noktada Freud’un fikirlerinden ayrılan psikanalist bir karar aşamasına gelir:


“Ya konfor alanımda kalıp düşüncelerimi kendime saklayacağım ya da çok değerli bir dostluğu kaybetmeyi göze alacağım.”


İki ay düşünür. Bu sürede eline kalem bile alamaz. En sonunda düşüncelerini söylemeyi seçer ve gerçekten de Freud ile ilişkisi sona erer.


Ama kendisiyle daha samimi bir ilişkiye başlar.


...


Jung’a göre ebeveynlerin hata yapması hem kaçınılmaz hem de gereklidir. Çocuğun problem çözme ve duygu düzenleme yeteneği ancak ebeveynlerin hatalarıyla mümkün olur.


Sorun, bilinçsizlikten doğan samimiyetsizliktir. Bu nedenle ebeveynlere şu öneride bulunur:


“Kendinize karşı dürüst olun ve ruhlarınızın en karanlık köşelerine ışık tutun. Mümkünse, karanlık yanlarınızı anlayışlı birine itiraf edin.”


“Ama dikkatli olun, itirafınız, kendinizi kandırma ve acındırma aracına dönüşmesin.”


“Çünkü ne azizsiniz, ne de günahkar.”


...


Yazar Gabor Mate’ye bir gün bir okuyucu sorar:


“Çocukluğum kendi evimde korku içinde geçti. Şimdi otuz dört yaşındayım ve çocuklarıma aynı sorunları aktarmaktan korkuyorum.”


Mate gülümser ve şöyle der:


“Eğer ebeveynlerin sen doğmadan önce kendi psikolojik yüklerini fark etmiş olsalardı, hayatında ne değişirdi?”


Okuyucu yanıtlar: “Her şey.”


“İşte senin çocuklarına vereceğin en büyük hediye bu farkındalık. Merak etme, her şey iyi olacak.”



Kaynaklar:

Carl Gustav Jung - Collected Works of C. G. Jung, Volume 17

Carl Gustav Jung - Anılar, Düşler, Düşünceler

James Hollis - Living an Examined Life

“En son seni sarmalayan bir çift kola ve yumuşak gülümsemeye yuva dediğinde, gerçeği zor yoldan öğrendin:


Hareket edebilen ve suçlayabilen hiçbir şey sana yuva olamaz.”


Şair Nikita Gill’in mısraları acımasız, hatta öfkeli bir genelleme gibi gelse de, içinde şefkat barındıran bir gerçeği vurgular:


Yuva, başkası değildir.


--


Yuva, bir yer ve kişiden ziyade sürekli bir güven ve huzur hissidir.


Eğer bu hissi evimizde hissedemiyorsak, orası yuvamız da değildir.


“Sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da bir yuvaya ihtiyaç duyarız” der Alain de Botton; yuvanın kimliğimizi meşrulaştıran her şeyi kapsayabileceğini yazar.


Gerçekten de birçok insan, mekan, şarkı, kitap içinde yaşadığımız kaotik dünyada kendimizi evimizdeymiş gibi hissettirir.


--


Yuva hissini tek kişiden beklemek risklidir.


Bazen, öyle bir davranışla karşılaşırız ki; o en iyi tanıdığımız kişiyi aslında hiç tanımadığımızı fark ederiz.


Bazen, öyle bir ayrılık yaşarız ki, o yıllardır sıcaklığıyla ısındığımız kişi bir buz küresine dönüşür.


Dünya, bir saat öncesiyle aynı yer olmasına rağmen, artık daha soğuk, korkutucu ve tekinsizdir.


Zeminsiz kalır, ayağımızı nereye koyacağımızı bilemeyiz.


--


“Unheimlich” der Schopenhauer bu duruma; sözcük hem “yersiz yurtsuz” hem de “tekinsiz” anlamına gelir.


Alıştığımız, bildiğimiz, anladığımız dünya gizemli, tehlikeli ve öngörülemez olduğunda her zamanki ruh halimize yabancı bir endişe hissederiz.


Filozof, eğer biri bize endişemizin kaynağını sorsa ona “hiçbir şey” yanıtını vereceğimizi söyler:


“Bu yanıt, sandığımızdan daha doğrudur. Çünkü bizi sıkıp bunaltan şey, varlığın sınırsız gücü ve doluluğuyla tutulup desteklenmiyor olduğumuzun temel sezgisidir.”


İÇİMİZDEKİ YUVA


Çocukken korunmaya ve bakıma muhtaçtık.


Bugün de güvenliğimizi derinden sarsan deneyimlere, diğer odaları keşfe çıkmış ama döndüğünde annesini bulamamış çocuklar gibi tepki veririz.


Artık dünya üzerinde kendimizi korunaklı hissedebileceğimiz bir yuvamız yokmuş gibi.


Beynimiz, yeni gerçeklere adapte olur:


Keşfetmeyi bırakır, bağlanmaktan kaçınır, yaşam alanımızı daraltırız.


--


Oysa artık yetişkiniz.


Başımıza gelenleri değiştiremesek bile bakış açımızı değiştirebilecek bilgeliğe sahibiz.


Elias Canetti’nin dediği gibi, yuva, içinde serpilebileceğimiz insanlar, mekanlar, kitaplar bütünüdür.


Bize özgü bir evrendir.


Bir yerde kaybettiğimiz güvenlik ve huzur duygusunu birçok farklı yerde bulabiliriz.


--


Nikita Gill, şiirin sonunda “Çocuk!” diye seslenir yetişkin olana:


“Neden hiç kimse sana insanları yuvaya dönüştüremeyeceğini öğretmedi?”


İnsanlar nehirler gibidir, sürekli değişir ve sürekli akar. İçlerine koyduğun her şeyle birlikte yok olurlar.


“Yine de aradığın yuvanın bir kalbi var…” diye teselli eder şair.


Ama bu kalbin bir başkasının göğsünde saklı olmadığını da söyler:


“Kendi içine bak, yeter.”


--


Yuvamızı içimizde taşırız. Kırıldığımızda kendi içimize döner, sevdiklerimizden destek alır, hatırlar, dinlenir ve cesurca yeniden keşfe çıkarız.


Ve bir yerlerde, bu gerçeği bilen ebeveynler, yuvalarından ayrılıp keşfe çıkan çocuklarını o güzeller güzeli şarkıyla uğurlar:


Yabancı bir ırmağın pınarı göbeğin olsun.


Evinde gibi olsun ruhun evsiz yerlerde.


Dikkatle yürü, gözümüzün bebeği.


Özenle yürü, gözümüzün bebeği.


Korkusuz yürü, gözümüzün bebeği.


Bizimle geri dön, bize geri dön.


Hep yuvana geri dön.



Kaynaklar:

Nikita Gill - People Aren't Home

Alain de Botton - Mutluluğun Mimarisi

Arthur Schopenhauer - Ölümün Anlamı

Elias Canetti - Körleşme

Ursula Le Guin - Hep Yuvaya Dönmek

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page