5. BÖLÜM

ebeveynlik ve

çocuk

Ebeveynliğin ilginç tarihi -1

Çocuk terk etme oranlarının artmasından dolayı 2008 yılında Nebraska Eyaleti’nde bir yasa çıkarıldı. Bu yasayla ebeveynlere bebeklerini sağlık ocakları gibi hükümetin belirlediği noktalara bırakma hakkı tanınıyordu. Ancak yaş sınırlaması getirilmediği için merkezler 18 yaşına kadar çocuk ve gençlerle doldu. Bir adam dokuz çocuğunu da bırakmaya kalktı. Hükümet kanunu yeniden görüşeceğini söylediği anda birçok aile bu değişim gerçekleşmeden önce çocuklarını terk edebilmek için yarışa girdi.

 

Ana haberlerde çocuklarını bırakmak için binlerce kilometre yol yapan annelerin görüntüsü şaşkınlık yarattı.

 

En eski uygarlıklarda çocuklar iş yükünü azaltacağı için önemliydi. Dolayısıyla yetişkin olasaya kadar pek kıymetleri yoktu. Bunu, Çatalhöyük bölgesinde yaşamış uygarlıklarda görmemiz mümkün. Çocuklar erişkin sayılmadıklarından erişkinler gibi evin ‘temiz’ sayılan kuzeyine değil, günlük yaşantının olduğu, ocağın bulunduğu ‘kirli’ kabul edilen alanlara gömülüyordu.

 

İlkel toplumlar, yiyeceklerini temin etmek, güvenliklerini sağlamak için hem vahşi hayvanlar hem de kötü hava koşullarıyla mücadele etmek zorundaydı. Bu nedenle zayıf ve hasta çocuklar sıklıkla ölüme terk ediliyordu.

 

Çocuk öldürmek, özellikle sakat doğanları ve kız çocukları bebekken yok etmek eski toplumlarda yaygın görülüyordu. Eskimolar bebeklerini buzlu suya atıyor, Araplar istemedikleri cinsiyette doğan çocuklarını diri diri kuma gömüyor, Çin, Hindistan, Meksika ve Peru gibi ülkelerde bebeklerin güçlülüğünü denemek amacıyla nehirlere bırakılma geleneği sık sık uygulanıyordu.

 

Çocukların tanrılara kurban edilmesi de nadir değildi; Orta Amerika kabilelerinde çocuklar yaygın olarak ve kitleler halinde yağmur yağdırması için yağmur Tanrısı’na kurban ediliyordu.

 

Antik Roma’da da çocukların yüzde yirmisi ila kırkı terk edilirdi. Ortalama her ailenin terk ettiği en az bir çocuk bulunurdu. Romalılar çocuk terk etmeyen ailelere ve bu davranışın bulunmadığı kültürlere tuhaf gözlerle bakardı. "Deli mi bunlar, kim uğraşır ki?"

 

Terk edilen çocukların ev hayvanı olarak alındığı bile olurdu. Bugün bizler köpeklerimize sanki çocuklarımızmış gibi bakarken, Romalılar tam tersini yapardı. Bazen de satın alınan çocuklar eğlence ve bugün dehşete düşebileceğimiz bazı amaçlar için kullanılırdı.

 

Semavi dinler gelişmeye başlayınca masum çocukları öldürmek vicdani olarak daha zorlaştı. Ama ebeveynler her zaman bir yolunu buldu; daha zayıf, güçsüz ve tuhaf olanlar insan sayılmazdı, onlar “şeytanın tohumu,” “zebani,” “içlerine kötü cinlerin musallat olduğu” kötülük ürünleriydi. Şeytani olduklarına göre ormana, camiye, kiliseye bırakıp terk etmekte bir sakınca yoktu.

 

Çok ağlayan bebekleri de bu kategoriye eklediklerini özellikle belirtmek isterim.

 

Ama ebeveynleri caniler olarak görmeden önce bir gerçeği hatırlamalıyız. Bugün ortalamada her beş hamilelikten biri kürtajla sonlanıyor. Korunma yöntemlerimiz sayesinde milyonlarca çocuk hiç doğmuyor bile.

 

Yani bizler, terk etme / kurtulma işlemimizi daha önceden, daha hızlı ve daha az sancılı bir şekilde hallediyoruz.

 

Bir diğer konu ise, geçmişte çocukların pek azı sağ kalıyordu. Bu nedenle duygusal bağ kurmak riskliydi. Veba, lepra, çiçek gibi hastalıkların yaygınlaştığı dönemlerde çocuk ölümleri o kadar fazlaydı ki, çocuklar altı yaşına geleseye kadar aileden sayılmıyordu bile.

 

Dolayısıyla 17. yüzyıla gelene kadar çocuklar ve onların yetiştirilmesi nadiren önemli bir konu oldu. Değişimin fitilini John Locke ve J. J. Rousseau ateşledi. Ama pek öyle düşündüğümüz şekilde değil.

 

Bugünün moden ebeveynliğini daha çok korunma yöntemlerine, kürtaja, endüstriyel reformlara, genetiğe, teknolojiye ve John Bowlby'nin "Bağlanma Kuramı'na" borçluyuz.

 

Ama o noktaya kadarki ebeveynliğin ilginç tarihine, yani "çocukları başkalarına baktırabilmenin tarihine" daha sonra devam edeceğim.

 

Alıntılar:

 

Jennifer Traig - Act Natural: A Cultural History of Misadventures in Parenting

Zeynep Erkut, Serap Balcı, Suzan Yıldız - Tarihsel Süreç İçinde Çocuk

Yazının orijinali: Ebeveynliğin ilginç tarihi 1

 

Ebeveynliğin ilginç tarihi 2

"Çocuklarınızı severdiniz, ölmemeleri için elinizden geleni yapardınız ama bilişsel yetenekleri gelişsin veya özgüveni artsın diye uğraşmazdınız. Otuz iki yaşına kadar yaşamasını sağladıysanız, mükemmel bir iş çıkardınız demekti. Hele birkaç özlü söz veya ayet ezberletebildiyseniz, adını çamura yazmayı filan öğretebildiyseniz sizden iyisi yoktu. Yine de yetmişlere kadar kimse sizden daha fazlasını beklemezdi."

 

Ebeveynliğin tarihini yazan Jennifer Traig, 1970 öncesine kadar olan ebeveynliği böyle özetliyor. İlginç bir iddiası var:

 

"Ebeveynliğin tarihi, çocukları başkalarına baktırabilmenin tarihidir."

 

Ortaçağ uzmanı Phillppe Aries’e göre modern zamanlara kadar "çocukluk" diye bir kavram yoktu. Çocuklar genellikle aile dışında büyürdü. Yetişkinler gibi giyinirler, yetişkinler gibi çalışırlardı. Aileler, çocukları konusunda ilgisizlerdi. Elbette bu, ortaçağda ebeveynlerin çocuklarını sevmediği anlamına gelmiyordu. Konsept günümüzden epey farklıydı sadece: çocuklar ekonomik yatırımlardı. Ama pek sık ölüyorlardı. Bu yüzden çok yapılmalıydı.

Peki kimler bakıyordu çocuklara? Üst sınıflarda sütanneler, ebeler, bakıcılar, öğretmenler, köleler, din adamları; alt sınıflarda ise büyük kardeşler ve başta anneanne ve babaanneler olmak üzere diğer akrabalar.

 

Örneğin Batı’da sütannelik sektörü o kadar gelişmişti ki, Paris'te 1780 yılında doğan 21.000 çocuğun 17.000’i doğar doğmaz süt annelerin evlerine gönderilmişti ve ilk üç sene ortalarda görünmemişlerdi. (Bu 21.000 bebekten yalnızca 700’ü kendi anneleri tarafından bakılmıştı.)

 

Osmanlı’da ise sütannelik Batı'daki gibi kurumsallaşmamıştı. Ancak çocukları sevmek, ilgilenmek ve oynamak genellikle büyükanne, büyükbaba ve büyük kardeşlere düşerdi. Varlıklı ailelerde ise bu kalabalığa sütanneler, dadılar, lalalar, karaanneler katılırdı.

 

Ne olduysa Aydınlanma ve sanayileşme nedeniyle oldu.

 

Gelişen bilim ve teknoloji sayesinde bebek ve çocuk ölümleri azaldı. Aileler çocuklarının yaşayacağına güvenince, daha az çocuk sahibi olmaya başladılar. Bu durum çocuklarla ilişkilerini değiştirdi. Sanayileşme, okullaşmayı getirdi. Okullaşma sayesinde çocuklar aile ekonomisine katkıda bulunma zorunluluğundan kurtuldular. Eğitimli ebeveynlerin çocuklarına bakışı farklı oldu. Artık çocuklar ekonomik değil, duygusal yatırımlardı.

 

Ancak ortada çözülmesi gereken felsefi ve teolojik bir sorun vardı: çocuklar günahkar doğarlardı.

Batı'da, özellikle Hristiyanlığın "insanlar günahkar doğar" düşüncesi nedeniyle bebeklerin doğuştan kötü olduklarına inanılırdı. Bebeğin annesinin memesine saldırması, kıskanç olması ve kimseyle bir şeyini paylaşmak istememesi bile bu günahkarlığının belirtisiydi.

 

Bu görüş Aydınlanma'yla birlikte büyük darbe yedi. Filozof Locke, çocukların doğuştan kötü olmadığını, en azından yansız olduklarını savundu. Onun, doğuştan gelen hiçbir bilgi olmadığını öne sürdüğü ünlü boş levha (tabula rasa) kavramına insanlar bayıldı. (Genetiğe rağmen hala bu görüşü bırakmak istemeyen epey insan var. İleri okuma

için: Steven Pinker - Boş Sayfa)

 

J.J. Rousseau'nun Emile'si ise çocuğun yetişkinden farklı, kendine has bağımsız bir varlık olduğu gerçeğini gösterdi ve yavaş yavaş batı eğitim kurumlarının yapı ve anlayışını, ailenin ve devletin çocuğa bakışını değiştirmeye başladı.

 

Yani Batı dünyasının ebeveynleri bu iki filozof sayesinde / yüzünden çocuklarının bakımlarının sorumluluğunu üstlendiler.

 

Hoş, Locke’un çocuğu yoktu. Rousseau’nun ise beş tane vardı ama hepsini yetimhaneye bırakmıştı. Ama zaten filozofların dediklerini değil de yaptıklarını yapmaya kalksaydık kendimizi fıçı içinde yaşarken bulabilirdik.

Batı'da 16. yüzyılda başlayan çocukluğun modernleşmesi süreci Osmanlı'da üç yüz yıl sonra başladı ve Profesör Bekir Onur'un deyimiyle, "Çocuğun ekonomik değerinden duygusal değerine geçiş Türkiye'de özellikle ekonomik koşullara ve birtakım kültürel geleneklere bağlı olarak çok ağır ilerledi."

 

Bowlby'nin "bağlanma kuramı" ile birlikte 20. yüzyıl çocukların yüzyılı oldu. Ancak bu, beraberinde ebeveynlerin kendi yeterliliklerini sorgulamasını da getirdi. 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan "iyi anne" ve "fedakar anne" gibi kültürel beklentilerin yaşattığı kaygıların izlerini pandemi sürecinde de fark ediyoruz.

 

Çocuklarıyla eve tıkılan birçok annenin kendisini yetersiz hissettiğini, ebeveynliklerini sorguladıklarını görüyoruz.

 

Sabır, yumuşaklık, hep beraber olma isteğinin annelerin "doğal" özellikleri olduğuna inanan ve sürekli bir odaklanma halinde "en iyiyi" yapmaya çalışan anneler, çocuklarından sıkılmanın ve onlardan uzaklaşma isteğinin kötü anne olduklarına dair gösterge olduğuna inanıyorlar.

 

Oysa tarihe baktığımızda, çocuk yetiştirmenin çok nadir olarak yalnızca ebeveynlerin işi olduğunu görüyoruz. Bir yanıyla ebeveynliğin tarihi gerçekten çocukları başkalarına baktırabilmenin tarihidir.

 

Alıntılar

 

Sevinç Güçlü - Çocukluk ve Çocukluğun Sosyolojisi Bağlamında Çocukluk Hakları

Bekir Onur - Çocukluğun ve Çocuk Yetiştirmenin Tarihi

Jennifer Traig - A Cultural History of Misadventures in Parenting

Yazının orijinali: Ebeveynliğin ilginç tarihi 2

 

Yeterince iyi ebeveynlik

1. Bilindik bir çalışmasında Donald Winnicott, üç farklı ebeveynlik tipini ve bu ebeveynlerin yetiştirdikleri çocukların hayata sağladığı uyumu inceler.

 

Birinci grupta, nispeten ihmalkar diyebileceğimiz, çocukların ihtiyaçlarına pek oralı olmayan ebeveynler; ikinci grupta çocuklarının ihtiyaçlarını çoğunlukla karşılayan ama bazen bunu başaramayan ebeveynler, üçüncü grupta ise çocuğun her türlü ihtiyacına anında koşan mükemmel ebeveynler bulunur.

 

2. Çalışmalar sonrasında Winnicott, hayata en iyi uyum sağlayan çocukların ikinci gruptaki ebeveynler tarafından yetiştirildiğini bulgular.

Çünkü hayat, aile içinden ibaret değildir. Ve hayal kırıklıkları, kıskançlıklar, üzüntüler ve rekabetle dolu dünyaya adım attığında çocuğun yanında ebeveynleri olmayacaktır artık.

Sorunlara, kendi iç dinamikleriyle bir çözüm bulmak zorunda kalacaktır.

3. Bazen ebeveynler, çocukları için orada olamazlar. Bazen ebeveynler empati kuramazlar. Bazen ebeveynler gereksiz yere sinirlenirler.

 

Hele bu karantinanın klostrofobik günlerinde çocuklarıyla hapsolmuş birçok ebeveyn gün içerisindeki stresleri, gerginlikleri ve bunları çocuklarına yansıtmalarından duydukları vicdan azabı nedeniyle geceleri uyuyamıyor.

 

Mükemmelden bir aşağı bir davranışın çocuğun geleceğinde onarılmaz bir travmaya neden olacağından korkuyorlar.

4. Oysa kronik hale gelmedikçe bunlar ne dünyanın sonu, ne de çocuklar için travma sebebi.

 

Hatta bu tür aksaklıkların çocuk gelişiminde önemli bir yeri var.

 

Çünkü ebeveynlerin eksik kaldığı noktalarda çocuklar kendi baş etme mekanizmalarını geliştirirler.

 

Bunlar içinde en önemlisi ise engellenme toleransıdır.

5. Engellenme toleransı, kişinin engellerle karşılaştığında doyumu erteleme ya da metanetini koruma becerisidir.

 

Engellenme toleransı, çocuğun bilişsel ve duygusal gelişimi sırasında oluşur.

 

Engellenme toleransını geliştiremeyen çocuklar, hayatlarında büyük zorluk çekerler.

Çocuğunun her anında yanında olmaya, her problemini onların yerine çözmeye çalışan ebeveynler çocuklarının ellerinden bu fırsatı alırlar.

6. Winnicott, mükemmellik baskısı altında ezilen ebeveynleri uyarırken haklıdır.

 

Çocuk yetiştirmede mükemmelliyetçilik hem ebeveynliği zorlaştırır hem de çocuklara daha az fayda sağlar.

 

Yeterince iyi ebeveynlik, yeterince iyidir.

 

Alıntılar:

 

Gennifer Lane Briggs - Can I Be a Good Parent and a Good Professional During COVID-19?

Yazının orijinali: Yeterince iyi ebeveynlik

 

Ebeveynleri suçlamak

Çocukların nasıl eğitilmesi gerektiği konusu, bugün en çok incelenen konuların başında geliyor. Günümüzün şartları sayesinde tarihte olmadığı kadar çok sayıda kitapta, çok fazla uzmandan, farklı farklı metotlar öneriliyor.

 

Kitapları okuyan ebeveynler, bir yandan yanlış bir metot uygulayıp çocuklarının hayatlarında olumsuz ve kalıcı etkiler bırakmaktan korkarlarken, diğer yandan da kendi çocukluklarını hatırlıyorlar ve bugün yaşadıkları bazı sorunların ebeveynleriyle olan ilişkilerinden kaynaklandığı sonucuna varıyorlar.

 

Bu da, kendi ebeveynlerini suçlamalarına sebep oluyor.

 

Oysa bugün sahip olduğumuz bazı olumsuz özelliklerimizden dolayı ebeveynlerimizi suçlamak kendimizi de suçlu hissetmemize neden olur.

 

Profesör Engin Geçtan’a göre bu, yetişkin bir varlık olarak insanın kendi varoluş sorumluluğunu henüz üstlenememiş olmasının suçluluğudur. Ebeveynlerimizden alacaklı olduğumuz bir gerçek olsa da, geçmiş yeniden yaşanmaz. Dolayısıyla yaşanılanları geri almanın bir yolu yoktur.

 

Üstelik ebeveynlerine karşı öfkelerini sürdüren insanlar, onlara karşı duydukları korkuyu da sürdürürler. Ki bu da, Geçtan’a göre olgunlaşmamış olmanın bir göstergesidir.

 

Hepimiz sorumluluğu oluşturan neden-sonuç ilişkisini bizi etkileyen en yakın noktadan irdelemeye meyilliyiz. Oysa ebeveynlerimizin de ebeveynleri vardı. Kuşaktan kuşağa perçinleşen neden-sonuç ilişkisi, ebeveynlerimizin yetiştiği zaman, kültür, beklentiler, ekonomik şartlar; bunların her biri adil bir yargılama için odaklanmamız gereken maddelerden sadece bir kaçı.

 

Üstelik Geçtan, ebeveynlere yönelik bu yargılama çabasını, çoğu zaman insanların kendi sorumluluklarından kaçmak için attıkları bir adım olarak görür:

 

“ ... ana-babaların kusurlarını kendi sorumluluğumuzdan kaçınmak için gerekçe olarak kullanmak, vaktiyle bize karşı işlenen kusurları bizden sonraki kuşaklara da yansıtmamıza neden olabilir. "

 

" Ana-babalar bizleri ayrı birer varlık olarak görememiş olabilir, ama biz de onları kendimizden ayrı dünyaları olan varlıklar olarak göremediğimiz sürece gerçek anlamda yetişkinliğe ulaşmış sayılamayız. ”

 

Engin Geçtan, ebeveynlerimizle ilişkimizden kaynaklanan korku, önyargı, öfke gibi sorunların önemli olmadığını söylemez. Aksine, bu bilgiler, kişinin kendi varoluş sorumluluğunu üstlenmesini engellediği için çok önemlidir. Ancak asıl belirleyici olan bu duygularımızı şu an nasıl yaşadığımızı fark edebilmektir. Geçtan, büyük bir bilgelikle bize bunu hatırlatır:

 

“ Bir duyguyu ‘nasıl’ yaşamakta olduğumuzu fark edebilmek, onun geçmişe dönük ‘nedenleri’ni açıklayabilmiş olmaktan çok daha büyük önem taşır! “

 

Alıntılar: Engin Geçtan - İnsan Olmak

Yazının orijinali: Ebeveynleri suçlamak

 

Evdeki istismarcının sessiz ortağı

Çocuk istismarı olan evlerde genellikle üç önemli figür bulunur: istismar eden kişi, istismara uğrayan çocuk ve her şeyi gördüğü halde sessiz kalan ortak.

 

Sessiz ortak; çocuk istismar edilirken istismarcıyla yüzleşmek veya çocuğu korumak yerine sessiz kalarak, çoğunlukla istemeyerek de olsa istismarcının yanında pozisyon alan, ailedeki veya akrabalar arasındaki kişiler için kullanılır.

 

Önemli nokta; sessiz ortak sadece sessiz kalmaz, ayrıca bütün bu olayların sessiz sedasız devam etmesine de dolaylı veya dolaysız yoldan yardımcı olur.

 

Öyle ya da böyle sessiz ortaklar ya istismarcıdan korktukları için, ya da hayatları zorlaşmasın diye susmayı tercih ederler.

 

Çocuklar ise en derinlerinde şunu bilirler; sessiz ortaklar yalnızca onları korumamakla kalmamışlardır; her seferinde kendilerinin değil, istismar eden kişinin tarafını tutmuşlardır.

 

Hayatta en çok güvenebileceği insanlar tarafından bu şekilde ihanete uğramaları onlarda tarifi imkansız psikolojik yaralara yol açar.

 

Öyle ki bu yaraların etkisi, istismarın etkisinden uzun sürebilir.

 

İstismara uğrayan çocuklar, büyüdüklerinde sessiz ortağa da en az istismarcıdan duydukları kadar nefret duyabilirler. Hatta çoğu zaman, daha fazla duyarlar.

 

Bazı uzmanlar bunu şöyle yorumlar; istismarcının gösterdiği şiddet gizli saklı değil, apaçıktır. Kendini ortaya koyar. Güçlüdür. Ama sessiz ortağın davranışı sinsicedir. İstismara ortak olur ama hali zavallı, hatta acınasıdır. Çocukta sadece nefret değil, tiksinti de uyandırır.

 

Oysa birçok vakada, gözlerinin önünde cereyan etmiş olaylara sessiz kalmış bu ortaklar için gerçek o kadar acı ve ürkütücüdür ki, beyinlerinde bu anılara bilinçsizce bir blokaj uygulamışlardır.

 

Yıllardan sonra gelen "Gördüğün halde nasıl susabildin?" sorusuna verdikleri "ben bir şey görmedim ki" yanıtı, ne yazık ki, dürüstçe olabilir. O anıya gerçekten bir erişimleri yoktur. Gerçek, onlara göre bambaşkadır.

 

Ve yıllar sonra tetiklenen bir olayla her şeyi hatırlayabilirler.

 

11 Haziran 2016 tarihinde The Guardian'da yayımlanan isimsiz bir mektupta, artık 3 çocuğu olan kadın, zamanında dedesinin ona yönelik tacizlerini görmezden gelen annesine şu sözlerle veda eder:

 

"Dedemin acı içinde ölmesine sevindim. Asıl ait olduğu yer hapishaneydi. Ama sen, hepiniz korktunuz ve sustunuz. Umarım bir gün özür dilersin benden. Ama biliyorum o gün hiç gelmeyecek. Beni neden korumadığını açıklamanı isterdim ama cevabı zaten biliyorum, yeterince cesur değildin.

 

O zamandan kalma acıların hayatıma neler yaptığını bilmeni isterdim ama bunları bilmeye gücün yetmez.

 

Bunun yerine seni ne kadar sevdiğimi bilmeni istiyorum.

 

Yaşlandıkça kırılganlığının nasıl arttığını görüyorum. Hayatının kalanında mutluluk diliyorum. Ama rahatlık dilemiyorum çünkü bunu hak ettiğine inanmıyorum."

 

 

Not: Bu yazımı İ'ye ithaf ediyorum; o gün masumdun, bugün masumları koruyorsun.

Alıntılar:

 

Beverly Engel - The Damaging Role Sile Partners Play in Child Sex Abuse

The Guardian - A letter to... My mother, Who Didn't Protect Me From Abuse

Yazının orijinali: Evdeki istismarcının sessiz ortağı

 

Zorla kibarlığın çocuk beynine etkisi

Dostum Çınar ilk defa karne aldı geçenlerde. Gelecekteki berbat günlerin habercisi olan bu günün hatırasına eşimle bir hediye verelim dedik ona ve hem yılbaşında oyuncak aldığımız için, hem de biraz okulla ilgili olsun diye eğlenceli bir kitap aldık. Küçük kardeşi Demir de arabalarla oynamaya başlamıştı, ona da küçük bir araba seti aldık. Bunun Çınar’da biraz hayal kırıklığı yaratacağının farkındaydık, (oyuncak varken kitap mı, eh) hatta babasını arayıp planımızdan bahsettik ve onayını aldık.

 

Akşam olunca hediyesini verdik, sürpriz olduğunu görünce gözleri iyice pörtledi, sonra hediyeyi açınca soluk bir “Yey!” sesi çıkardı ve "Emoş bu muhteşem." dedi. Ama kaynananın gelininin yemeğine çok güzel olmuş demesi gibi dedi. Yüzündeki mikro ifadelerden de ilk bakışta pek beğenmediği belliydi. Sonra da kardeşinin oyuncağına yeltendi zaten.

 

"Şu küçük hayvanın beyinsel gelişimine, özdenetimine bak bir de," diye düşündüm, "büyümüş de yalandan sevinç narası atıyor."

 

 

 

Yetişkinler olarak bile hayal kırıklığımızı saklamakta zorlanabiliyorken, özdenetim fakiri bu küçük hayvanlar bunu nasıl başarabiliyorlar? Daha da önemlisi, küçük yaşta öğrenilen bu muhteşem yalancılığın bilişsel maliyeti ne?

 

Journal of Experimental Child Psychology’nin bu ayki sayısında yayımlanan bir makale bununla ilgili. Anaokuluna giden 148 çocuğu alıyorlar ve bazılarının hayallerini yıkıyorlar.

 

Onlara 5 tane ödül gösteriyorlar; bunlardan 4’ü küçük sevimli oyuncak, 1 tanesi ise epey dandik köpükten bir kare.

 

Daha sonra araştırmacılar, çocuklardan, oyuncakları hangisini daha çok sevdiklerine göre sıralamasını ve onlara isim vermelerini istiyorlar ve bu isimleri kartlara yazıyorlar. Çocuklardan her biri, kendisine verilen basit bir labirent bulmacasını çözdükten sonra kartlardan birini rastgele seçiyor ve kartta yazan hediyeyi kazanıyor.

 

Tabii bazı çocukların şansına ödül olarak bu berbat köpük kare çıkıyor. Bunu çeken çocukların bir kısmı durumdan hoşlanmadıklarını direkt ifade ederken bir kısmı ise gayet olgun bir şekilde “oha çok sevindim” gibi yalanlar uyduruyor. Sonra bütün çocuklara bilişsel yetenek testi uygulanıyor.

 

Testin sonunda, sevdikleri hediyeyi aldıkları için hayal kırıklığına uğramayan çocuklar ve hayal kırıklığına uğrayan ama bu hayal kırıklıklarını direkt olarak ifade eden çocuklarda herhangi bir bilişsel düşüş yaşanmıyor.

 

Ama hayal kırıklığına uğradıkları halde öyle değilmiş gibi davranan çocuklarda belirli bir bilişsel performans düşüşü yaşanıyor.

 

Çünkü duygu regulasyonun bir parçası olan duygusal baskılama gerçekten enerji gerektiren bir süreç ve güçlü özdenetim kaslarına ihtiyaç duyuyor. Küçük hayvanların ise bunu kaldıracak güçleri yeterli olmayabiliyor. Bu nedenle uzmanlar, ebeveynlerin çocuklara hayal kırıklıklarıyla nasıl başa çıkmaları gerektiğini öğretirken iki noktayı öneriyorlar:

 

1. Duygunun adını öğretin: çocuk üzüldüm, sinirlendim, hayal kırıklığına uğradım diyebilsin.

 

2. Baskılamamasını ama içinden konuşmasını / düşünmesini öğretin: Adını öğrendiği bu duyguyu içinden söyleyebilsin.

 

 

Yani çocuk hediyeyi alırken teşekkür etsin ve nazik davransın ama kendi içinde olup biteni de bilsin. İçinden “bu hediye nedeniyle hayal kırıklığına uğradım ama eminim akşam anneme veya babama durumu anlatınca onlar bir çözüm bulacaklardır” diye düşünebilsin.

 

Uzmanlara göre böyle bir düşünce, hem o anın duygusal ağırlığını azaltıyor, hem de çocuğun özdenetim kaslarının gelişmesine yardımcı oluyor.

 

Bu arada araştırmacılar da o kadar şeytan değil. Araştırmanın sonunda çocuklara kazandıkları ödülleri istedikleri başka bir ödülle değiştirme fırsatı sunuyorlar.

 

Berbat köpük kareyi kazanan bütün çocuklar başka bir hediye seçiyor ve böylece berbat köpük kare dışında herkes mutlu oluyor.

 

Alıntılar:

 

Niam Oeri, Claudia Roebers - Regulating Disappointment can Impair Cognitive Performance in Kindergarten Children

Robyn Koslowitz - Is Forced Politeness Bad For Kids?

Yazının orijinali: Zorla kibarlığın çocuk beynine etkisi

 

Babanın çocuğu uykusunda öpmesi

1903 doğumlu Dedeman, babasıyla ilişkisini anlatıyor, “Babam fazla konuşmaz, coşkunluk, taşkınlık yapmazdı. Biz çocuklara fazla yüz vermezdi. Annemin söylediğine göre, uyuduktan sonra yatağımızın yanına gelir, bizi sever, okşarmış.”

 

Başka bir hayvan türünde babaların çocuklarını sevip okşamak için onların uyumalarını beklediğini okusaydım, muhtemelen çocukların uyanıkken dikenleri olduğuna veya zehir saçtıklarına inanırdım. Ama bu eylem, görkemli insanlığın trajik hikayesinde yer alıyor: babaları öpsün diye bayramları bekleyen çocuklar:

 

1921 doğumlu Özmen anlatıyor, “Ailenin başı kuşkusuz babaydı. Babalar çocuklarını sadece bayramlarda, yolculuğa çıkarken, yolculuk dönüşü ve yeni elbise dikildiğinde el öpülürken öperdi.”

 

1897 doğumlu Yücel'e göre baba tarafından övülmek de imkansıza yakındı, “O zaman terbiye böyleydi. Çocukları şımartmamak için gönül alıcı laflar söylenmezdi. Hiç sevmediğim bayramların gelmesini, babam beni öpecek diye dört gözle beklerdim. Onun haricinde bir kere beni okşadığını bilmem.”

 

Baba böyleydi, devletin başındaki padişah gibi o da evin içerisindeki sarsılmaz otoriteydi: karşısında değil oynamak; söz almadan konuşmak, gülmek, rahat oturmak bile yasaktı:

 

1925 doğumlu Ege, babanın ev içi ve dışındaki farkını anlatıyor, “Babam evimizin dışında çok olumlu, nüktedan, bol kahkahalı ve yumuşak olduğu halde, çocuklarına çok sert, katı, takdirini esirgeyen bir babaydı. Sevgisini hiç göstermezdi.”

 

"Sevgisini göstermezdi..." bundan yüz yıl önce doğmuş insanların babaları hakkında söylediği klasik bir söz.

 

1932 doğumlu Başgöz ise nasıl korkuyla büyüdüklerinden bahsediyor, “Biz karşısında gülemezdik dahi, o kadar sert bir adamdı. Ona göre, erkek çocuğunu şımartmak olmaz, baştan çıkar. Ondan sevgisini göstermezdi, korkularla büyüdük.”

 

Ama belki de en kötüsü, çocukların fikirleri de önemsenmezdi.

 

Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmen olan Budak, öğretmenlik yaptığı yörelerde halkın kendisini "çocuklarla yüz göz olma" diye uyardığını anlatıyor. Yöre halkına göre çocukları dinlemek bir eşitlik göstergesi. Ve bu, şımarıklığa yol açabilecek büyük bir tehlike:

 

"Çocuklar büyüklerinin yanında lafa karışmazlar. Törelerimizde büyüğün önüne geçmek yoktur. Bu yüzden de biz varken çocuğun yeri kapı arkasıdır. Onların her zaman büyüklerine hizmet için hazır olmaları gerekir. Bir çocuk büyüğünün önüne geçer söze karışırsa, sonunda şımarır baş belası olur."

 

1909 doğumlu Bezmen, “Hiç sert muamele yapmazdı babam. Yine de önünde izin almadan konuşamazdık. Gerekli, gereksiz ağzımızı açmak haddimize düşmemişti.” derken 1904 doğumlu Vassaf yok sayılmasını, "Üniversite yaşlarında bile o zaman çocukların fikri pek kaale alınmazdı.” diyerek anıyor.

 

Ancak bu durumu eleştirenler de olmuş. Örneğin Atatürk'ün anılarını derleyen Soyak'ın aktardığına göre çocuk terbiyesi hakkında konuştukları bir gün Atatürk kendisine şöyle diyor:

 

"Çoğu ailelerin öteden beri çok kötü alışkanlıkları var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar lafa karışınca “sen büyüklerin konuşmasına karışma” der sustururlar. Ne kadar yanlı, hatta zararlı bir hareket. Halbuki tam tersine çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik etmeliler; böylece hem hatalarını düzeltmeye imkan bulunur, hem de ileride yalancı ve riyakar olmalarının önüne geçilmiş olur."

 

"Kısacası çocuklarımızı artık düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız."

 

Bugün, her ne kadar baba-çocuk ilişkisinde aşama kaydedilmiş olsa da, otoriteleri sarsılmasın diye sevgisini göstermeyen babalar hala mevcut. Ne yazık ki bazı çocuklar hala sadece uyuduktan sonra öpülmeye, sevilmeye devam ediyor. Bu yüzden Leonard Cohen'in şu mısrası pek çoğumuz için geçerliliğini koruyor,

 

"Bugün babalar günü ve herkes biraz yaralı."

 

Alıntılar:

 

Melike Sayıl, Bilge Selçuk - Ana Babalık Kuram ve Alıştırma

Yazının orijinali: Babanın çocuğu uykusunda öpmesi

 

Masalların evrimi

Geceleri, anneannemin kocaman bedenine rağmen koyun koyuna sığabildiğimiz, koyu yeşil yastıklı dar divanda dinledim ilk masallarımı. Leylek, güvercine akıl verdi ama sonra kibiri yüzünden kendisi yem oldu, üvey annesi tarafından evden atılan kızın iyi kalpliliği su içtiği dereden altın akmasına neden oldu; kötü kalpli kardeşlerinin payına nehirden zehir içmek kaldı.

 

Anneannemin vefatından sonra aylarca kendimi masalların tarihini araştırırken buldum. Ondan dinlediğim masalların yöresel olmadıklarını, tarih boyunca farklı kıtalardaki farklı çocuklara anlatıldıklarını öğrenince mistik bir bütünleşme hissettim dünyayla.

Ama öğrendiğim asıl bilgi, masalların evrimi oldu. Benim dinlediğim masallar iyiliği, sebatı ve uysallığı överken neredeyse hep mutlu sonla bitiyordu. Oysa tarihin uzun bir dönemi için bu böyle değildi.

 

Örneğin, Kırmızı Başlıklı Kız’ın çeşitli dönemlere ait 35 farklı versiyonu bulunur ve bunların çoğunun sonunda kurt kızı midesine indirir. Bazılarında tecavüz bile eder. 105 farklı versiyonu olan Kül Kedisi’nin bazı versiyonlarında ise Kül Kedisi, tacizkar babasından kaçmaya çalışır.

 

Bu nasıl bir delilik, diye düşündüm. Çocuklara bunlar anlatılır mı?

 

Ama bugün bildiğimiz anlamda "çocukluk" diye bir dönem, geçmişte yoktu. Onlar, "küçük yetişkinlerdi." Ve dahası, ölüm, şiddet ve cinsellik dolu bir dünyada yaşıyorlardı.

 

Fransa'yı ele alalım. Bundan iki yüz yıl önce Fransa’da doğan çocukların neredeyse yarısı on yaşını görmeden ölüyordu. Herkes aynı yatakta yattığı için sık sık bebekler ebeveynlerinin altında ezilerek ölüyordu. Kadınların ölüm oranı da çok yüksek olduğundan her yer üvey annelerle kaynıyordu.

 

Harvard Üniversitesi Kütüphanesi müdürlüğü de yapmış Tarihçi Robert Darnton'u dinleyelim:

 

"Bütün aile bir ya da iki yatağa doluşuyor ve ısınabilmek için etraflarını hayvanlarla kuşatıyordu. Çocuklar da böylece ebeveynlerin cinsel aktivitelerini yakından gözleyebiliyordu. Kimse onları masum yaratıklar olarak görmüyor, çocukluğu ergenlik, gençlik ve erişkinlikten ayrılan hayatın farklı bir evresi olarak algılamıyordu.”

 

Dolayısıyla masallar, bugünkü çocuklara değil, ölümü ve cinselliği görmüş küçük yetişkinlere anlatılıyordu. Darnton'a göre masalların iki amacı vardı:

 

1. Dünyanın düzenini anlatmak.

2. Bu düzenle baş edebilmek için stratejiler sağlamak.

 

 

Yani geçmişteki ebeveynler manyak oldukları için çocuklarına bu tür şiddetli masallar anlatıyor değillerdi. Yaşadıkları çevre tekinsiz, okur yazarlığın bulunmadığı, ölümlerin kol gezdiği bir yer olduğu için "küçük yetişkinleri" bu dünyaya hazırlıyorlardı.

 

18. yüzyıldan sonra şehirlileşmenin ve pedagojinin de gelişimiyle masallar devletler tarafından filtrelerden geçirildiler. İçeriğinde ensest, tecavüz, aşırı şiddet olanlar ehlileştirildiler. Ülkemizdeki örnekleri için Kadriye Türkan’ın “Anadolu’dan Seçilmiş Masallarda Cinsel Taciz” makalesini tavsiye ederim.

Benzer ehlileştirmeyi biz Nasreddin Hoca fıkralarından biliyoruz. Orijinallerin bazılarında ensest, hayvan tecavüzü gibi öğeler bulunduran bu fıkralar da zamanla filtrelerden geçirildi. Öyle ki Nasreddin Hoca olduğundan bambaşka bir kişiye dönüştü.

 

Bu konuyla ilgilenenlere Pertev Naili Boratav’ın "Nasreddin Hoca" kitabını tavsiye ederim. Uzun önsözünde Enis Batur, "Nasreddin Hoca'yı böyle bilmezdik" cümlesinin aslında "Nasreddin Hoca'yı böyle istemiyoruz" anlamı taşıdığını belirtir. Ancak son yıllarda yeşillenen duyarlılığımız nedeniyle böyle öğeler bizi tiksindirse de, orijinal Nasreddin Hoca metinleri ortadadır.

 

Sonuç olarak masallar canlıdır ve her canlı gibi çevreye göre evrilir. Dün, elektriğin olmadığı ürkütücü gecelerde çocukları tehlikelerden sakınmak için anlatılan şiddet dolu masallar bugünkü çocukların beyinleri ve gelecekleri için çok zararlı olabilir.

 

Benzer şekilde bugün "çeşitliliği" öven masalların, birkaç yüzyıl önce ebeveynleri cinsel ilişkiye girerken aynı yatakta uyumak zorunda kalan, beş yaşına gelmeden çoktan birçok ölümle karşılaşmış, okuma yazma bilmeden ve eğitim görmeden ölmeye yazgılı küçük yetişkinlere pek bir şey ifade etmeyeceği gibi.

 

Bugün, böyle bir dünyada, çocuklarımızı şiddet öğelerinden kesinlikle korumalıyız.

 

Ancak bunu yaparken bugünün ahlaki normlarını geçmişe uyarlamak ve anlatılan masallara bugünün merceğinden bakmak yararsız, mantık dışı ve haksız bir çaba olur.

 

Bir de, unutmadan, masalların içeriğine verdiğimiz değer elbette önemlidir. Ama çocukların asıl ilgilendiği anlatanın ses tonu, sevgisi ve onlara ayırdığı zamandır.

 

Aynı masalı yüzlerce kez dinlediğim anneannemi sevgiyle anıyorum.

 

 

Alıntılar:

 

Robert Darnton - Büyük Kedi Katliamı

Pertev Naili Boratav - Nasreddin Hoca

Yazının orijinali: Masalların evrimi

 

Gerçeklik duvarına çarptığımızda

Dünyanın en mutlu ülkesi olarak bilinen Finlandiya'da bile her yedi gençten birinin depresif özellikler taşıması, bireysel mutluluğun toplumsal verilerle ölçülmesinin zorluğunu gösteriyor. Ne kadar mutlu olduğumuzu kendi mutluluk ideallerimize göre belirliyoruz, Tanzanya veya İran halkından daha iyi şartlarda yaşayıp yaşamadığımıza bakarak değil. Bugün ne yazık ki birçok genç, sosyal medyanın da etkisiyle, kendi mutluluk idealleri altında eziliyor.

 

Dün ölüm yıl dönümü olan Arthur Schopenhauer'e göre en büyük sorunumuz, dünyaya mutlu olmak için geldiğimize inanmamızdır. Büyüyüp gerçeklik duvarına toslayınca fark ederiz ki, dünya bizim mutluluk ideallerimize veya acılarımıza kayıtsız bir yerdir. Bunu ne kadar erken öğrenirsek, bu çarpmanın acısından ve şokundan o kadar az etkileniriz.

 

 

 

Finlandiya iki senedir dünyanın en mutlu ülkesi. Yine de her yedi gençten biri depresyon özellikleri sergiliyor.

Eminim en istikrarlı, en özgür, en iyi eğitim sistemine sahip, organize suçun en az olduğu, en güvenli ülkede yaşamak mükemmel bir duygudur. Ama görünen o ki, gençler için mutluluk endeksi verileri yeterli gelmiyor. Her sosyolojik olgu gibi, bu olgunun da çok katmanlı nedenleri bulunuyor. Ancak okuduklarımdan yola çıkarak, en önemli nedenlerden birinin, gençlerin büyürken çarptığı GERÇEKLİK DUVARI olduğuna inanıyorum.

Çocukken büyüdüğümüz, ebeveynlerimiz tarafından bizi korumak için sansürlenen dünya ile gerçek ve zalim olmasa bile zalimliğe kayıtsız dünya arasında fark bulunur.

 

Geçenlerde paylaştığım “masalların evrimi” adlı yazımda değinmiştim; masalların bir görevi de bizi dünyaya hazırlamaktır. Eskiden korkunç ve kanlıydı masallar, çocukları tek bir hatanın hayatlarına mal olacağı bilinmez bir dünyaya hazırlıyorlardı.

 

Bugün çocuklar daha bilindik, daha etkileşimli, daha olumlu bir dünyaya hazırlanıyorlar. Gerçek dünyanın zorluklarının epey sansürlenmiş bir haline.

Büyüdükleri evin sansürlü konforundan uzaklaştıklarında ise, her birimiz gibi, o kocaman GERÇEKLİK DUVARI’yla karşılaşıyorlar. Sınavlarda ortalama puanlar almaya başlayınca, hoşlandıkları kişiler tarafından fark edilmediklerinde, paylaştıkları fotoğraflar bekledikleri kadar beğeni almadığında, istedikleri arkadaş gruplarına alınmadıklarında o kadar akıllı, güzel, eğlenceli, başarılı olmadıklarını hissediyorlar.

 

Mutlu bir dünya için hazırlanmış bu çocuklar, her gün milyonlarca seçeneğin dijital olarak önlerine serildiği bir dünyada karşılaştıkları başarısızlık, yalnızlık ve değersizlik duygularıyla başa çıkmakta zorluk çekiyorlar.

Peki bunun bir çaresi var mı?

 

İki yüz sene önce şair Goethe, Schopenhauer ile tanıştığında, karamsarlığını tuhaf bularak onun için iki dize yazar:

 

"Keyif almak istiyorsan hayattan,

Değer vermelisin dünyaya."

 

Filozof pek etkilenmez bu şiirden. Şiirin bulunduğu kağıdın kenarına Chamfort’tan bir alıntı yazar:

 

“İnsanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir.”

Çünkü Schopenhauer, en ciddi sorunumuzun dünyayı yanlış kavramamızdan kaynaklandığına inanır:

 

“Doğuştan getirdiğimiz tek bir kusur var: Hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimize inanıyoruz.”

 

Ona göre, dünya, bizi mutlu etmek için tasarlanmış özel bir alan değil; en büyük aldatılmalarımıza, reddedilmelerimize, aşağılanmalarımıza, acılarımıza bile kayıtsız, duyarsız bir yer.

 

Orada ebeveynlerimizin özel ilgisini asla bulamayız.

Schopenhauer bu gerçeği ne kadar çabuk fark edebilirsek, kendimizi o kadar iyi koruyabileceğimizi anlatır. Hatta ona göre bu bilgi, gençlerin eğitiminin de bir parçası olmalıdır:

 

“Gençken düşlerimizdeki mutluluğun bulanık, aldatıcı imgeleri belirir gözlerimizin önünde ve bunların hakikilerini ele geçirmek için boş yere çabalarız. Eğer gençlere zamanında öğüt ve eğitim verir, onların, dünyada elde edilebilecek çok şey olduğuna ilişkin yanlış düşünceyi kafalarından atmalarını sağlarsak çok şey kazanmış oluruz.”

Elbette henüz başa çıkma mekanizmaları gelişmemiş küçücük çocukları dünyanın karamsarlığıyla boğmak işkence etmekten farksız olur. Ancak yaşları ilerledikçe, özellikle reddedilmeye karşı başa çıkma mekanizmalarının gelişimini kademe kademe sağlamak ve dünyanın nasıl bir yer olduğu konusunda daha gerçekçi bilgiler vermek, onlar için yapabileceğimiz en büyük hizmetlerden biri sayılabilir.

 

Çünkü gerçeklik duvarına çarptıklarında hissedecekleri acıyı ve şoku azaltmaları için, dünyayı olduğu gibi kabul etmeleri, onu olmadığı bir yer gibi görmelerinden yeğdir.

 

 

 

Alıntılar:

 

BBC Worklife - Being depressed in the 'world's happiest country'

Elias Peltonen - This Is the Less Advertised Side of Finland

OECD Observer - Finland’s mental health challenge

Alain de Botton - Felsefenin Tesellisi

Yazının orijinali: Gerçeklik duvarına çarptığımızda

 

İçimizdeki derin kızgınlık

Çocukken anne ve babalarımıza karşı geliştirdiğimiz olumsuz duyguların üstünün kapatılmasıyla başlayan süreç, insanın giderek kendisine yabancılaşmasına ve sonunda kendisi olamamanın suçluluğunu yaşamasına neden olur. Varoluş suçluluğu denilen bu duygu anlamlı bir yaşamı gerçekleştirememiş olmaktan kaynaklanır.

 

Halbuki herkesin çocukluk döneminde bir şeyler aksar. Ama insan, duyguların dürüstçe yaşanabildiği bir çevrede yetişmişse olumlu duygular gibi olumsuz duygularını da açıkça yaşamayı öğrenir. Böylelikle bu tür duyguların aslında herkesçe yaşandığının farkına varır.

 

Ancak birçok insan, böyle bir ortamda yetişmediği için, bu tür olumsuz duyguları yalnızca kendisinin yaşadığını düşünür.

 

Bu duygulardan biri olan insanlardan korku aslında insanlara (başta ebeveynlerimiz olmak üzere) kızgınlığımızın bir sonucudur. Onlara kızarız, düşmanca duygular besleriz ve sonra bu duygularımızın dışarıdan fark edilmesi tehlikesine karşı korkmaya başlarız. Bu yüzden bu kızgınlığı başkalarına yönlendiririz.

 

Bazı insanlar bu düşmanca duyguları kendisine yöneltir. Suçluluk ve değersizlik duyguları üstüne bocalanır ve bu duygulara “kimse beni istemiyor” düşüncesi eklenir. Onlar da bu argümanı doğrulayan kanıtlar arar ve bulurlar da.

 

Bazı insanlar ise bu düşmanca duyguları dışa yansıtır ve etrafındaki insanların olağan davranışlarını yanlış yorumlayarak, onların kendisini eleştirmekte ya da suçlamakta olduğuna ilişkin gerçekte varolmayan kanıtlar yaratır. İnsanın aslında kendisinde varolan düşmanca eğilimleri başkalarına mal etmesi biçiminde yaşanan bu duyguya alınganlık denir.

 

İster kendisini ister dışarıyı suçlayan olsun, diğer insanlarla birlikteyken tedirgin olan kişi, tüm enerjisini gereksiz yere savunma amacıyla kullanır, bu yüzden kendisinde varolan potansiyeli harekete geçiremez ve kapasitesinin altında bir etkinlik gösterir. Hatta bazen birbirini yeni yeni tanıyan insanlar, reddedilme kaygıları yüzünden ilişki başlatamazlar. "O reddetmeden ben reddedeyim" kaygısı nedeniyle yalnız kalan çok insan vardır.

 

Sonuç olarak alınganlık gibi sinsice yaşanan duygular, insanların bize, bizim de onlara ulaşabilmemizi engeller. Çünkü onların gerçek bizi değil, gösterdiğimiz yanlarımızı kabul ettiğimizi biliriz. Sonunda, kabul edilen gerçek benliğimiz olmadığı için, kendimizi de kabul edilmiş hissedemeyiz.

 

Alıntılar:

 

Engin Geçtan - İnsan Olmak

Yazının orijinali: İçimizdeki derin kızgınlık

 
Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn