Ebeveynliğin ilginç tarihi - 2: Çocuklara kim bakardı? (masumlar apartmanı projesi)




"Çocuklarınızı severdiniz, ölmemeleri için elinizden geleni yapardınız ama bilişsel yetenekleri gelişsin veya özgüveni artsın diye uğraşmazdınız. Otuz iki yaşına kadar yaşamasını sağladıysanız, mükemmel bir iş çıkardınız demekti. Hele birkaç özlü söz veya ayet ezberletebildiyseniz, adını çamura yazmayı filan öğretebildiyseniz sizden iyisi yoktu. Yine de yetmişlere kadar kimse sizden daha fazlasını beklemezdi."


Ebeveynliğin tarihini yazan Jennifer Traig, 1970 öncesine kadar olan ebeveynliği böyle özetliyor. İlginç bir iddiası var:


"Ebeveynliğin tarihi, çocukları başkalarına baktırabilmenin tarihidir."


Ortaçağ uzmanı Phillppe Aries’e göre modern zamanlara kadar "çocukluk" diye bir kavram yoktu. Çocuklar genellikle aile dışında büyürdü. Yetişkinler gibi giyinirler, yetişkinler gibi çalışırlardı. Aileler, çocukları konusunda ilgisizlerdi. Elbette bu, ortaçağda ebeveynlerin çocuklarını sevmediği anlamına gelmiyordu. Konsept günümüzden epey farklıydı sadece: çocuklar ekonomik yatırımlardı. Ama pek sık ölüyorlardı. Bu yüzden çok yapılmalıydı.



Ortaçağda bebek olmak: Tipe bak, bebek mi mühendislik fakültesi dekanı mı belli değil.


Peki kimler bakıyordu çocuklara? Üst sınıflarda sütanneler, ebeler, bakıcılar, öğretmenler, köleler, din adamları; alt sınıflarda ise büyük kardeşler ve başta anneanne ve babaanneler olmak üzere diğer akrabalar.


Örneğin Batı’da sütannelik sektörü o kadar gelişmişti ki, Paris'te 1780 yılında doğan 21.000 çocuğun 17.000’i doğar doğmaz süt annelerin evlerine gönderilmişti ve ilk üç sene ortalarda görünmemişlerdi. (Bu 21.000 bebekten yalnızca 700’ü kendi anneleri tarafından bakılmıştı.)


Osmanlı’da ise sütannelik Batı'daki gibi kurumsallaşmamıştı. Ancak çocukları sevmek, ilgilenmek ve oynamak genellikle büyükanne, büyükbaba ve büyük kardeşlere düşerdi. Varlıklı ailelerde ise bu kalabalığa sütanneler, dadılar, lalalar, karaanneler katılırdı.


Ne olduysa Aydınlanma ve sanayileşme nedeniyle oldu.


Gelişen bilim ve teknoloji sayesinde bebek ve çocuk ölümleri azaldı. Aileler çocuklarının yaşayacağına güvenince, daha az çocuk sahibi olmaya başladılar. Bu durum çocuklarla ilişkilerini değiştirdi. Sanayileşme, okullaşmayı getirdi. Okullaşma sayesinde çocuklar aile ekonomisine katkıda bulunma zorunluluğundan kurtuldular. Eğitimli ebeveynlerin çocuklarına bakışı farklı oldu. Artık çocuklar ekonomik değil, duygusal yatırımlardı.


Ancak ortada çözülmesi gereken felsefi ve teolojik bir sorun vardı: çocuklar günahkar doğarlardı.



O ilk elmayı yemeyecektik.


Batı'da, özellikle Hristiyanlığın "insanlar günahkar doğar" düşüncesi nedeniyle bebeklerin doğuştan kötü olduklarına inanılırdı. Bebeğin annesinin memesine saldırması, kıskanç olması ve kimseyle bir şeyini paylaşmak istememesi bile bu günahkarlığının belirtisiydi.


Bu görüş Aydınlanma'yla birlikte büyük darbe yedi. Filozof Locke, çocukların doğuştan kötü olmadığını, en azından yansız olduklarını savundu. Onun, doğuştan gelen hiçbir bilgi olmadığını öne sürdüğü ünlü boş levha (tabula rasa) kavramına insanlar bayıldı. (Genetiğe rağmen hala bu görüşü bırakmak istemeyen epey insan var. İleri okuma

için: Steven Pinker - Boş Sayfa)


J.J. Rousseau'nun Emile'si ise çocuğun yetişkinden farklı, kendine has bağımsız bir varlık olduğu gerçeğini gösterdi ve yavaş yavaş batı eğitim kurumlarının yapı ve anlayışını, ailenin ve devletin çocuğa bakışını değiştirmeye başladı.


Yani Batı dünyasının ebeveynleri bu iki filozof sayesinde / yüzünden çocuklarının bakımlarının sorumluluğunu üstlendiler.


Hoş, Locke’un çocuğu yoktu. Rousseau’nun ise beş tane vardı ama hepsini yetimhaneye bırakmıştı. Ama zaten filozofların dediklerini değil de yaptıklarını yapmaya kalksaydık kendimizi fıçı içinde yaşarken bulabilirdik.



J. J. Rousseau: Dediğimi yap, yaptığımı yapma.

Batı'da 16. yüzyılda başlayan çocukluğun modernleşmesi süreci Osmanlı'da üç yüz yıl sonra başladı ve Profesör Bekir Onur'un deyimiyle, "Çocuğun ekonomik değerinden duygusal değerine geçiş Türkiye'de özellikle ekonomik koşullara ve birtakım kültürel geleneklere bağlı olarak çok ağır ilerledi."


Bowlby'nin "bağlanma kuramı" ile birlikte 20. yüzyıl çocukların yüzyılı oldu. Ancak bu, beraberinde ebeveynlerin kendi yeterliliklerini sorgulamasını da getirdi. 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan "iyi anne" ve "fedakar anne" gibi kültürel beklentilerin yaşattığı kaygıların izlerini pandemi sürecinde de fark ediyoruz.


Çocuklarıyla eve tıkılan birçok annenin kendisini yetersiz hissettiğini, ebeveynliklerini sorguladıklarını görüyoruz.


Sabır, yumuşaklık, hep beraber olma isteğinin annelerin "doğal" özellikleri olduğuna inanan ve sürekli bir odaklanma halinde "en iyiyi" yapmaya çalışan anneler, çocuklarından sıkılmanın ve onlardan uzaklaşma isteğinin kötü anne olduklarına dair gösterge olduğuna inanıyorlar.


Oysa tarihe baktığımızda, çocuk yetiştirmenin çok nadir olarak yalnızca ebeveynlerin işi olduğunu görüyoruz. Bir yanıyla ebeveynliğin tarihi gerçekten çocukları başkalarına baktırabilmenin tarihidir.


Alıntılar


Sevinç Güçlü - Çocukluk ve Çocukluğun Sosyolojisi Bağlamında Çocukluk Hakları

Bekir Onur - Çocukluğun ve Çocuk Yetiştirmenin Tarihi

Jennifer Traig - A Cultural History of Misadventures in Parenting