Babanın çocuğu uykusunda öpmesi




1903 doğumlu Dedeman, babasıyla ilişkisini anlatıyor, “Babam fazla konuşmaz, coşkunluk, taşkınlık yapmazdı. Biz çocuklara fazla yüz vermezdi. Annemin söylediğine göre, uyuduktan sonra yatağımızın yanına gelir, bizi sever, okşarmış.”


Başka bir hayvan türünde babaların çocuklarını sevip okşamak için onların uyumalarını beklediğini okusaydım, muhtemelen çocukların uyanıkken dikenleri olduğuna veya zehir saçtıklarına inanırdım. Ama bu eylem, görkemli insanlığın trajik hikayesinde yer alıyor: babaları öpsün diye bayramları bekleyen çocuklar:


1921 doğumlu Özmen anlatıyor, “Ailenin başı kuşkusuz babaydı. Babalar çocuklarını sadece bayramlarda, yolculuğa çıkarken, yolculuk dönüşü ve yeni elbise dikildiğinde el öpülürken öperdi.”


1897 doğumlu Yücel'e göre baba tarafından övülmek de imkansıza yakındı, “O zaman terbiye böyleydi. Çocukları şımartmamak için gönül alıcı laflar söylenmezdi. Hiç sevmediğim bayramların gelmesini, babam beni öpecek diye dört gözle beklerdim. Onun haricinde bir kere beni okşadığını bilmem.”


Baba böyleydi, devletin başındaki padişah gibi o da evin içerisindeki sarsılmaz otoriteydi: karşısında değil oynamak; söz almadan konuşmak, gülmek, rahat oturmak bile yasaktı:


1925 doğumlu Ege, babanın ev içi ve dışındaki farkını anlatıyor, “Babam evimizin dışında çok olumlu, nüktedan, bol kahkahalı ve yumuşak olduğu halde, çocuklarına çok sert, katı, takdirini esirgeyen bir babaydı. Sevgisini hiç göstermezdi.”


"Sevgisini göstermezdi..." bundan yüz yıl önce doğmuş insanların babaları hakkında söylediği klasik bir söz.


1932 doğumlu Başgöz ise nasıl korkuyla büyüdüklerinden bahsediyor, “Biz karşısında gülemezdik dahi, o kadar sert bir adamdı. Ona göre, erkek çocuğunu şımartmak olmaz, baştan çıkar. Ondan sevgisini göstermezdi, korkularla büyüdük.”


Ama belki de en kötüsü, çocukların fikirleri de önemsenmezdi.


Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmen olan Budak, öğretmenlik yaptığı yörelerde halkın kendisini "çocuklarla yüz göz olma" diye uyardığını anlatıyor. Yöre halkına göre çocukları dinlemek bir eşitlik göstergesi. Ve bu, şımarıklığa yol açabilecek büyük bir tehlike:


"Çocuklar büyüklerinin yanında lafa karışmazlar. Törelerimizde büyüğün önüne geçmek yoktur. Bu yüzden de biz varken çocuğun yeri kapı arkasıdır. Onların her zaman büyüklerine hizmet için hazır olmaları gerekir. Bir çocuk büyüğünün önüne geçer söze karışırsa, sonunda şımarır baş belası olur."


1909 doğumlu Bezmen, “Hiç sert muamele yapmazdı babam. Yine de önünde izin almadan konuşamazdık. Gerekli, gereksiz ağzımızı açmak haddimize düşmemişti.” derken 1904 doğumlu Vassaf yok sayılmasını, "Üniversite yaşlarında bile o zaman çocukların fikri pek kaale alınmazdı.” diyerek anıyor.


Ancak bu durumu eleştirenler de olmuş. Örneğin Atatürk'ün anılarını derleyen Soyak'ın aktardığına göre çocuk terbiyesi hakkında konuştukları bir gün Atatürk kendisine şöyle diyor:


"Çoğu ailelerin öteden beri çok kötü alışkanlıkları var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar lafa karışınca “sen büyüklerin konuşmasına karışma” der sustururlar. Ne kadar yanlı, hatta zararlı bir hareket. Halbuki tam tersine çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik etmeliler; böylece hem hatalarını düzeltmeye imkan bulunur, hem de ileride yalancı ve riyakar olmalarının önüne geçilmiş olur."


"Kısacası çocuklarımızı artık düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız."


Bugün, her ne kadar baba-çocuk ilişkisinde aşama kaydedilmiş olsa da, otoriteleri sarsılmasın diye sevgisini göstermeyen babalar hala mevcut. Ne yazık ki bazı çocuklar hala sadece uyuduktan sonra öpülmeye, sevilmeye devam ediyor. Bu yüzden Leonard Cohen'in şu mısrası pek çoğumuz için geçerliliğini koruyor,


"Bugün babalar günü ve herkes biraz yaralı."


Alıntılar:


Melike Sayıl, Bilge Selçuk - Ana Babalık Kuram ve Alıştırma