top of page
Ara

Haiku’nun dört büyük ustasından biri olan Kobayashi Issa’nın hayatı zorluklarla geçer. Annesi ölür. Üvey annesi onu her gün kırbaçlar. Geç yaşta evlenir, doğan üç çocuğunu da kaybeder.


Budist öğretisi ona geçiciliği kabul etmesini söyler. Issa kabullenir ama dayanamaz ve şöyle yazar:


"Bu dünya


çiyden bir dünya,


ama yine de… ama yine de…"



Her gün farkında olmadan bir şeylere veda ederiz.


Bir gün gelir son defa emekleriz, babamız son defa havaya kaldırır bizi. Hayat boyu yanımızda olacağını sandığımız okuldaki arkadaşımızla son defa şakalaşırız. Yaşı ilerleyen kedimizi son defa yumak peşinde görürüz. Anneannemizin yemeğini son defa yeriz ve asla unutamam dediğimiz anısı son defa uğrar zihnimize.


Her şey geçicidir. Ve geçiciliği sevmeden hayatı sevmek mümkün değildir.



Borges, 'Sınırlar' şiirinde ölümü, gündelik vedalarla yavaş bir siliniş olarak anlatır.


Şair, bir daha adım atmayacağı sokakları, okumayacağı kitapları, açmayacağı kapıları ve bakmayacağı aynaları merak eder. En çok merak ettiği, veda olduğunu bilmeden sonsuza dek uğurladıklarıdır.


En sonunda Borges bile vedalaşacaktır onunla. Şöyle yazar:


“Bir mırıltı duyuyorum beni sevenlerin ve unutacak olanların dillerinde / Uzay, zaman ve Borges terk ederken beni.”



Nobel ödüllü şair Wislawa Szymborska ise, geçici bir anın bile zengin bir geçmişi olduğunu söyler. “Hiçbir şey olmuyor iki kez / ve olmayacak da.” diye başladığı şiirine şöyle devam eder:


“Deneyimsiz doğmuşuz ve rutinsiz öleceğiz.”


Sonra zamana seslenir:


“Sen, ey kötü an, neden telaş ediyorsun boş yere?


Varsan, geçeceksin.


Geçeceksin; işte güzel olan.”


...


Pencerenin buğusunu silmek


Her şeyin geçici olduğunu bilen tek canlıyız. Bu bizi sarsar. Yüzleşmemek için projeler, amaçlar ve hedefler koyarız önümüze.


Sevdiklerimizin hep orada olacağından o kadar emin oluruz ki, hazineleri hep uzaklarda ararız.


Ama Paulo Coelho’nun dediği gibi, sonsuza dek kendisine ait olduğunu sandığı bir şeyi kaybeden herkes sonunda şunu fark eder:


Aslında hiçbir şey ona ait değildir.



Tolkien’e göre hikayeler bu nedenle önemlidir. Bizi alışkın olduğumuz dünyadan bir süreliğine koparır ve sonra yeniden geri bırakır.


“Bir varmış, bir yokmuş…”


Veya Can Yücel’in mısralarındaki gibi: “Bana bir varmış de, bir yokmuş deme, içime dokunuyor.”


Ama bu acı sayesinde yeniden görmeye başlarız. Tolkien, bunu “pencerenin buğusunu silmek” diye adlandırır. İnsanı ve nesneyi artık alıştığımız haliyle değil, o anki eşsizliği ve bizim için yeri dolduramazlığıyla görürüz.



Ama çağın telaşı sık sık yakalar bizi. Eşsiz olmaya çabaladıkça eşsiz olandan uzaklaşırız.


Asıl olan sona kalır. Sonuncu başa geçer.


Einstein’ın deyişiyle, bu gizem duygusuna yabancı olanın, hayrete düşmeyenin ölüden farkı yoktur.


Ezbere yaşadığımız hayattan başımızı kaldırabildiğimiz her an, şarkılar daha derinden gelir; dedemizin bastonu, sevgilimizin elleri, kedimizin bakışları, hatta ağacın yaprakları bile gizemli görünür gözümüze.



Geçiciliğin buğusuz penceresinden baktığımızda belki kalbimiz kırılır, burnumuz titrer ama asıl olana hak ettiği payeyi veririz.


Doya doya sever, doya doya üzülürüz.


İşte insan olmak, Issa’nınki gibi güzel bir isyanda olma halidir: “Peki,” deriz, “bu dünya, çiyden bir dünya.”


Ama yine de… ama yine de….



Kaynaklar:

Susan Cain - Bittersweet

Luis Borges - Limits

Murathan Mungan - Eteğimdeki Taşlar

Paulo Coelho - On Bir Dakika

J.R.R Tolkien - Peri Masalları Üzerine

Eşini kaybettikten sonra derin bir boşluğa düşen C.S. Lewis, yaşadığı zorlukları Gözlemlenen Yas’ta paylaşır. Kitabın ilk cümlesi can acıtır:


“Kimse bana kederin korkuya benzediğini söylememişti. Korkmuyorum ama hissettirdikleri tıpkı korku gibi. Midede aynı heyecan, aynı huzursuzluk, esneme hali. Sürekli yutkunuyorum.”


Sevdiğimiz insanlar, fiziksel bir parçamız haline gelir; anıların oluştuğu sinir yollarında kök salarlar.


Onlar gittiğinde içimizden bir parça kopar.



Bir başka yazar Meghan O’Rourke da, annesinin kaybını Uzun Elveda’da anlatır.


Yazara göre yas bir öğrenme sürecidir. Nasıl ki çocuklar yeni deneyimlerle öğreniyorsa, yas tutanlar da yeni deneyimlerle yokluğu öğrenir.


Yaşadığımız her “ilk”, bir kırılma yaratır. Her kırılma yeniden kaynaştırılmak zorundadır.


İşte bu nedenle sürekli korkarız; hangi durumun kalbimizde taze bir yara açacağını bilemeyiz.



O’Rourke, bir gün kar fırtınasını izlerken şöyle düşünür:


“Beyaz bir örtü ağaçları, arabaları, kapı sövelerini ve pencereleri kapladı. Tıpkı yasın duygu durumlarından biri gibiydi: melankolik; normal olandan kopuk.”


“Kaybımız aslında atmosferimizdir,” diye devam eder, “tıpkı kar taneleri gibi sürekli bir düşme halindeyiz ve çoğu zaman bunu unuturuz.”


Heidegger’in dediği gibi, ölüme doğru yol alan varlıklarız; ama çoğu zaman bunu unutmayı seçeriz.



Bir gün babası, yıldızları izlerken, uzayın sonsuz büyüklüğü karşısında bir kavrayışa ulaşır.


“Sen sadece bir toz zerresisin,” der kendine; “dertlerin sadece bir toz zerresinin toz zerresi.”


Kendi içini bırakıp evrenin büyüklüğüne bakan babasının dönüşümü yazarda iz bırakır:


“O an anladım, mesele atlatmak veya iyileşmek değildi. Bu dönüşümle yaşamayı öğrenmekti.”


Artık, kozadan yepyeni halde çıkmayı beklemez; bir ağacın, önüne çıkan taşa rağmen kökleriyle yol bulması gibi büyüyecektir.


Rüzgarda kıpırdayan kalın perdeler


Yine de bir türlü annesinin var olmadığını hissedemez. Kabul, menüden seçilecek kadar basit bir şey değildir.


Nesnelerde ve doğada ruhların var olduğuna inanan ilkel kabileler gibi o da her yerde annesini hisseder. Bu ruh hali, belki de bütün yas tutanların gizli durumudur. İçten içe şöyle düşünür:


“Annemin öldüğünü söylemek zorundayım ama buna inanmak zorunda değilim.”


Nitekim yüzyıllar boyunca insanlar ölmüş atalarıyla konuşmaya devam etmemiş midir?



Annesini her yerde hissetmeye devam eden O’Rourke, bir gün Virginia Woolf’un bir pasajına denk gelir.


Woolf’a göre bütün dünya bir sanat eseridir. Hamlet veya Ay Işığı Sonatı gibi. Ama ortada bir sanatçı yoktur. Her şeyi birbirine bağlayan bizizdir, sözcükler de biziz, müzik de biziz. Biz her şeyin ta kendisiyiz.


Bu cümleler, hislerine tercüman olur.


“Özlemlerimiz rüzgarda kıpırdayan kalın perdeler gibidir,” diye yazar O’Rourke, bizi etkileyen rüzgarı göremeyiz ama ona isimler veririz: Yas gibi.



Annesinin küllerini doğaya serpme vakti geldiğinde artık hayatını büyük bir kitabın ince bir bölümü olarak görür. Küllere dokunduğunda bir bağ hissedemez. Çünkü, annesinin anıları sinapslarında olduğu sürece annesi zaten her yerdedir.


Kendi kendine fısıldar:


Belki madde olarak kalmak, toprağa karışıp, o canlı kültürün yeni ve organik bir parçası olarak doğaya yeniden karışmak yeterlidir.


Belki, süregelen varoluş tesellinin kendisidir.



"Annemi her gün düşünüyorum,” diye bitirir O’Rourke kitabını, “ama eskisi kadar yoğun bir şekilde değil. Aklıma, gözünüzün ucundan uçup giden bir kardinal kuşu geliyor. Şaşırtıcı, ışıltılı, sevimli... ve kaybolmuş.”


Mevlana’nın dediği gibi, kaybettiğimiz her şey, bir gün bize başka bir surette geri döner.


Çünkü zaten hep orada, sinapslarımızın arasındadır. Gitmesine izin verdiğimizde, onu yeniden buluruz.



Kaynaklar:

Meghan O'Rourke - The Long Goodbye

Maria Popova - How We Grieve: Meghan O’Rourke on the Messiness of Mourning and Learning to Live with Loss

C.S. Lewis - A Grief Observed

Elizabeth Kübler Ross, David Kessler - On Grief and Grieving

Bazı hayvanlar yırtıcılardan korunmak için ölü taklidi yapar. Tavşanlar ise aksine, hasta olduklarında bile sağlıklıymış gibi davranır, böylelikle kolay lokma olmadıklarını cümle aleme gösterirler. Ta ki bir gün enerjileri tamamen bitene kadar.


Doğada, hissettiği acıyı tavşandan daha iyi gizlemeyi başaran tek canlı insandır.


Üstelik bunu sadece düşmanlarına karşı değil sevdiklerine karşı da yapar.


Çünkü kırılgan görünmekten utanır.


..


İnsanlar sosyal ve yardımsever canlılardır.


Bir insanı boğulurken gördüğümüzde canımız pahasına onu kurtarmaya girişebiliriz.


Bizden kilometrelerce uzakta açlık çeken insanlar için erzak gönderebiliriz.


Yardıma muhtaç olduğuna inandığımız hayvanlar için barınaklar inşa edebiliriz.


Ama ayrılık acısı yaşayan arkadaşımız bağırıp çağırmıyor diye onun iyi olduğuna da inanabiliriz.


Çünkü bariz bir şekilde ifade edilmedikçe yardım sinyallerini okumakta çok beceriksiziz.


..


Bilim insanlarına göre yardım sinyallerini okumaktaki başarısızlığımızın temel nedenlerinden biri bilişsel cimriliğimiz.


Beynimiz enerji israfı olmasın diye genel kategorilerle çalışır. Kırılganlığını başarıyla gizleyen Ayşe’yi bir kere “güçlü” ve “dayanıklı” olarak kodlamışsak onu her zaman güçlü ve dayanıklı görmeye başlarız.


Onun psikolojik olarak zorlandığını gösteren sinyalleri fark etmez veya durumu başka bir şeye, örneğin uykusuzluğuna yorarız.


Yani oynadığımız rol üstümüze yapışır.


...


İçimizde yoğun duygular beslediğimizde, acı çektiğimizde, öfke duyduğumuzda, kaygı yaşadığımızda sanki camdan yapılmışız gibi, bunun çevremizdekiler tarafından kolayca algılandığına inanırız. Buna “şeffaflık yanılsaması” denir.


Ama algılanmaz. Çünkü aslında o kadar belli etmeyiz.


Ve durumumuzu anladıkları halde bize destek olmadıklarını düşünürüz.


En kötüsü olur; sevdiklerimizin yanında, yırtıcılar arasındaki tavşanlar gibi hissetmeye başlarız.


DUYGUSAL DESTEK İSTEMENİN İNCELİKLERİ


Bu bilgiler ışığında nasıl duygusal destek isteyebileceğimizi düşünelim:


1. Duygusal desteğe ihtiyacımız olduğunda bunu direkt olarak söylemeliyiz. Mırıldanmalar, oflayıp puflamalar, söylenmeler işe yaramaz. En yakınımızdakiler bile çoğu zaman desteğe ihtiyacımız olduğunu anlayamaz.


Üstelik bir kişinin yardıma ihtiyacı olduğunu düşündüğümüzde bile onun yardım isteyip istemediğini bilemeyiz. Çünkü karşımızdaki kişi bunu gurur kırıcı, hatta taciz olarak görebilir.


2. Yardımsever bir türüz ama çaresiz hissetmekten nefret ederiz.


Birine yardım edemeyeceğimizi anladığımızda savunma mekanizmalarımız devreye girer ve sorunları önemsizleştirmeye başlarız: “Seninki de dert mi, milletin başına neler geliyor…”


Bu nedenle nasıl bir yardım istediğimizi açık ve net bir şekilde ifade etmeliyiz. Sadece “mutsuzum” veya "kaygılıyım" dediğimizde karşımızdaki insan ne yapabileceğini bilemez.


Aslında çoğu zaman tek dileğimiz birinin bizi yargılamadan, can kulağıyla dinlemesidir.


3. Güçlü görünme çabası hep utançla ilgilidir. Ya başkasına yük olmaktan, ya reddedilme ihtimalinden ya da yetersiz görünmekten utanır ve dayanıklılık maskesinin ardına saklanırız.


Oysa bağlanma sistemimiz şunu sorar: Kimin yanında kendinsin?


Kimin yanında kırılganlıklarımızı, saçmalıklarımızı, tuhaflıklarımızı gösterebiliyorsak orada güvende hissederiz.


Üstümüze yapışan “dayanıklı” rolü, aslında ömür boyu güvensizlik demektir. Bu nedenle bir çırpıda olmasa bile adım adım o rolden kurtulmamız gerekir.


4. En nihayetinde, yardımsever bir insanın kendisine yardım edilmesini “utanç” ve “yetersizlik” olarak görmesine neden olan karanlığı sorgulamamız lazım.


Çünkü vermenin güçle, istemenin güçsüzlükle damgalandığı bir kültürde güçsüz görünmemek için rol yapmamız şaşırtıcı değil.


Eski güneş saatlerinin kadranlarında, geçen her saatin bizi sona yaklaştırdığını hatırlatan bir deyim bulunur. Bu söz, sevdiklerimizden sakladığımız duygusal sorunlarımız için de söylenebilir:


“Her biri yaralar, sonuncusu öldürür.”



Kaynaklar:

Susan Orlean - Rabbit Fever

Heidi Grant Halvorson - Kimse Seni Anlamıyor!

Keziban Salaheddin and Barbara Mason - Identifying barriers to mental health help-seeking among young adults in the UK

Konuyla ilgili okuma önerisi:

Kimse Seni Anlamıyor

Heidi Grant Halvorson

Kuraldışı

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page