Yas: Süregelen varoluş tesellinin kendisidir
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Eşini kaybettikten sonra derin bir boşluğa düşen C.S. Lewis, yaşadığı zorlukları Gözlemlenen Yas’ta paylaşır. Kitabın ilk cümlesi can acıtır:
“Kimse bana kederin korkuya benzediğini söylememişti. Korkmuyorum ama hissettirdikleri tıpkı korku gibi. Midede aynı heyecan, aynı huzursuzluk, esneme hali. Sürekli yutkunuyorum.”
Sevdiğimiz insanlar, fiziksel bir parçamız haline gelir; anıların oluştuğu sinir yollarında kök salarlar.
Onlar gittiğinde içimizden bir parça kopar.
…
Bir başka yazar Meghan O’Rourke da, annesinin kaybını Uzun Elveda’da anlatır.
Yazara göre yas bir öğrenme sürecidir. Nasıl ki çocuklar yeni deneyimlerle öğreniyorsa, yas tutanlar da yeni deneyimlerle yokluğu öğrenir.
Yaşadığımız her “ilk”, bir kırılma yaratır. Her kırılma yeniden kaynaştırılmak zorundadır.
İşte bu nedenle sürekli korkarız; hangi durumun kalbimizde taze bir yara açacağını bilemeyiz.
…
O’Rourke, bir gün kar fırtınasını izlerken şöyle düşünür:
“Beyaz bir örtü ağaçları, arabaları, kapı sövelerini ve pencereleri kapladı. Tıpkı yasın duygu durumlarından biri gibiydi: melankolik; normal olandan kopuk.”
“Kaybımız aslında atmosferimizdir,” diye devam eder, “tıpkı kar taneleri gibi sürekli bir düşme halindeyiz ve çoğu zaman bunu unuturuz.”
Heidegger’in dediği gibi, ölüme doğru yol alan varlıklarız; ama çoğu zaman bunu unutmayı seçeriz.
…
Bir gün babası, yıldızları izlerken, uzayın sonsuz büyüklüğü karşısında bir kavrayışa ulaşır.
“Sen sadece bir toz zerresisin,” der kendine; “dertlerin sadece bir toz zerresinin toz zerresi.”
Kendi içini bırakıp evrenin büyüklüğüne bakan babasının dönüşümü yazarda iz bırakır:
“O an anladım, mesele atlatmak veya iyileşmek değildi. Bu dönüşümle yaşamayı öğrenmekti.”
Artık, kozadan yepyeni halde çıkmayı beklemez; bir ağacın, önüne çıkan taşa rağmen kökleriyle yol bulması gibi büyüyecektir.
Rüzgarda kıpırdayan kalın perdeler
Yine de bir türlü annesinin var olmadığını hissedemez. Kabul, menüden seçilecek kadar basit bir şey değildir.
Nesnelerde ve doğada ruhların var olduğuna inanan ilkel kabileler gibi o da her yerde annesini hisseder. Bu ruh hali, belki de bütün yas tutanların gizli durumudur. İçten içe şöyle düşünür:
“Annemin öldüğünü söylemek zorundayım ama buna inanmak zorunda değilim.”
Nitekim yüzyıllar boyunca insanlar ölmüş atalarıyla konuşmaya devam etmemiş midir?
…
Annesini her yerde hissetmeye devam eden O’Rourke, bir gün Virginia Woolf’un bir pasajına denk gelir.
Woolf’a göre bütün dünya bir sanat eseridir. Hamlet veya Ay Işığı Sonatı gibi. Ama ortada bir sanatçı yoktur. Her şeyi birbirine bağlayan bizizdir, sözcükler de biziz, müzik de biziz. Biz her şeyin ta kendisiyiz.
Bu cümleler, hislerine tercüman olur.
“Özlemlerimiz rüzgarda kıpırdayan kalın perdeler gibidir,” diye yazar O’Rourke, bizi etkileyen rüzgarı göremeyiz ama ona isimler veririz: Yas gibi.
…
Annesinin küllerini doğaya serpme vakti geldiğinde artık hayatını büyük bir kitabın ince bir bölümü olarak görür. Küllere dokunduğunda bir bağ hissedemez. Çünkü, annesinin anıları sinapslarında olduğu sürece annesi zaten her yerdedir.
Kendi kendine fısıldar:
Belki madde olarak kalmak, toprağa karışıp, o canlı kültürün yeni ve organik bir parçası olarak doğaya yeniden karışmak yeterlidir.
Belki, süregelen varoluş tesellinin kendisidir.
…
"Annemi her gün düşünüyorum,” diye bitirir O’Rourke kitabını, “ama eskisi kadar yoğun bir şekilde değil. Aklıma, gözünüzün ucundan uçup giden bir kardinal kuşu geliyor. Şaşırtıcı, ışıltılı, sevimli... ve kaybolmuş.”
Mevlana’nın dediği gibi, kaybettiğimiz her şey, bir gün bize başka bir surette geri döner.
Çünkü zaten hep orada, sinapslarımızın arasındadır. Gitmesine izin verdiğimizde, onu yeniden buluruz.
Kaynaklar:
Meghan O'Rourke - The Long Goodbye
Maria Popova - How We Grieve: Meghan O’Rourke on the Messiness of Mourning and Learning to Live with Loss
C.S. Lewis - A Grief Observed
Elizabeth Kübler Ross, David Kessler - On Grief and Grieving







Yorumlar