İyi olmak için çaba sarf edene kadar ne kadar kötü olduğumuzu bilemeyiz.
Sürekli ahlaktan bahsedenlerin çoğu zaman ahlaksız çıkması tesadüf değildir.
Derinlerindeki sahip olma, aldatma veya bastırılmış dürtüleriyle baş edemeyenler, toplumda en sert ahlak bekçisi kesilirler.
Kendilerini üstün görüp, başkalarını ne kadar kırbaçlarlarsa, içlerindeki suçluluk duygusunu o kadar bastırırlar.
…
Hayatın küçük bir huyu vardır: İnandığımız değerler üzerinden sınanırız.
"Ben dürüst bir insanım" ya da "Ben haksızlık karşısında dayanamam" gibi cümleler tespit değil iddiadır. Ve iddialar, bedel ödenmediği sürece karakter özelliği sayılmaz.
Uzakta bir haksızlık gördüklerinde sesleri yükselir: “Böyle şey olur mu?”
Ama aynı haksızlık işlerine yaradığında dilleri değişir: “Gerçekçi bakmak lazım.”
Simone Weil, ayrımı sertçe çizer:
İyiliği sevmekle iyi olmak aynı şey değildir.
…
Kızdığımızda, bir mesajı görmezden gelerek cezalandırırız. Güç elimize geçtiğinde normalde söylemeyeceğimiz şeyleri söyleriz. Sessizliği bir silah gibi kullanırız.
Fırsatla karşılaştığımızda, yoldaki ahlaki çukurları görmezden geliriz.
Hemen zihnimizde küçük mahkemeler kurulmaya başlar. Kendi davranışlarımıza mazeretler üretir, işimize gelen tarafı büyütür, vicdanımızı rahatlatacak hikayeler anlatırız.
Sakinleştiğimizde bazen şaşırırız: “Bu kimdi?”
…
C.S. Lewis, bu soruya kısa bir yanıt verir:
"Bodruma hızlıca girdiğinizde fareleri görürsünüz. Hızlı giriş fareleri yaratmaz, sadece saklanmalarını engeller."
Biz de kendimizi en çok kaybetme ya da kazanma anında tanırız.
O anlarda doğru olanı yapmak zordur. Dürüst davrandığımız için avantajımızı kaybederiz, sadık kaldığımız için yalnız hissederiz, merhametli olduğumuz için içimizde öfke büyütemeyiz.
Ve bu bedeli ödemeye hazır olup olmadığımız, ancak fareler ortaya çıktığında belli olur.
…
Fareleri gördüğümüzde ilk yaptığımız şey, bilincin ışığını kapatmaktır.
“O başlattı.” “Benim yerimde kim olsa aynısını yapardı.” “Bir enayi ben miyim?”
İçimizdeki avukat bu cümleleri saniyeler içinde hazırlar. Kendimizi savunduğumuz için haklı olduğumuza inanırız. Haklı olduğumuz için değil.
Iris Murdoch, kritik seçim anlarında seçimin büyük kısmının çoktan yapılmış olduğunu söyler. Fareler o anda ortaya çıkmaz. Yıllarca ışığı kapatarak biriktirdiğimiz şey, bir gün bodrumda karşımıza dikilir.
…
Jung'un gölge dediği budur: Kendi içimizdeki karanlık yönleri tanımayı reddettiğimiz sürece onları başkalarına yansıtırız. Eleştiririz, saldırırız. Dünya günah keçileriyle dolup taşar.
Kriz anlarında faturayı kime kesiyorum?
Güç elime geçtiğinde değişiyor muyum?
Kendi tarafım yanlış yaptığında ses çıkarıyor muyum?
Özür dilemem gerektiğinde ne yapıyorum?
Bodrumdaki fareler, böyle soruların ardında saklanır.
…
İyi olmak için çaba sarf edene kadar da ne kadar kör olduğumuzu bilemeyiz.
Bir de sahte ahlakçılığı meslek edinenler var. Özellikle de siyasiler. Machiavelli’nin tavsiyelerinin beden bulmuş halleri gibiler:
"Bir hükümdar için erdemlerin hepsine sahip olmak gerekli değildir, ama onlara sahipmiş gibi görünmek son derece gereklidir.”
Kürsülerinden konuşmaya başladıklarında nazikçe Epiktetos’u hatırlatabiliriz:
“Felsefeni anlatma. Onu göster.”
Kaynakça
Iris Murdoch - The Sovereignty of Good
Simone Weil - Yerçekimi ve İnayet
N. Machiavelli - Prens
C. G. Jung - İnsan ve Sembolleri
C.S. Lewis - Mere Christianity



















