top of page
Ara

İyi olmak için çaba sarf edene kadar ne kadar kötü olduğumuzu bilemeyiz.


Sürekli ahlaktan bahsedenlerin çoğu zaman ahlaksız çıkması tesadüf değildir.


Derinlerindeki sahip olma, aldatma veya bastırılmış dürtüleriyle baş edemeyenler, toplumda en sert ahlak bekçisi kesilirler.


Kendilerini üstün görüp, başkalarını ne kadar kırbaçlarlarsa, içlerindeki suçluluk duygusunu o kadar bastırırlar.



Hayatın küçük bir huyu vardır: İnandığımız değerler üzerinden sınanırız.


"Ben dürüst bir insanım" ya da "Ben haksızlık karşısında dayanamam" gibi cümleler tespit değil iddiadır. Ve iddialar, bedel ödenmediği sürece karakter özelliği sayılmaz.


Uzakta bir haksızlık gördüklerinde sesleri yükselir: “Böyle şey olur mu?”


Ama aynı haksızlık işlerine yaradığında dilleri değişir: “Gerçekçi bakmak lazım.”


Simone Weil, ayrımı sertçe çizer:


İyiliği sevmekle iyi olmak aynı şey değildir.



Kızdığımızda, bir mesajı görmezden gelerek cezalandırırız. Güç elimize geçtiğinde normalde söylemeyeceğimiz şeyleri söyleriz. Sessizliği bir silah gibi kullanırız.


Fırsatla karşılaştığımızda, yoldaki ahlaki çukurları görmezden geliriz.


Hemen zihnimizde küçük mahkemeler kurulmaya başlar. Kendi davranışlarımıza mazeretler üretir, işimize gelen tarafı büyütür, vicdanımızı rahatlatacak hikayeler anlatırız.


Sakinleştiğimizde bazen şaşırırız: “Bu kimdi?”



C.S. Lewis, bu soruya kısa bir yanıt verir:


"Bodruma hızlıca girdiğinizde fareleri görürsünüz. Hızlı giriş fareleri yaratmaz, sadece saklanmalarını engeller."


Biz de kendimizi en çok kaybetme ya da kazanma anında tanırız.


O anlarda doğru olanı yapmak zordur. Dürüst davrandığımız için avantajımızı kaybederiz, sadık kaldığımız için yalnız hissederiz, merhametli olduğumuz için içimizde öfke büyütemeyiz.


Ve bu bedeli ödemeye hazır olup olmadığımız, ancak fareler ortaya çıktığında belli olur.



Fareleri gördüğümüzde ilk yaptığımız şey, bilincin ışığını kapatmaktır.


“O başlattı.” “Benim yerimde kim olsa aynısını yapardı.” “Bir enayi ben miyim?”


İçimizdeki avukat bu cümleleri saniyeler içinde hazırlar. Kendimizi savunduğumuz için haklı olduğumuza inanırız. Haklı olduğumuz için değil.


Iris Murdoch, kritik seçim anlarında seçimin büyük kısmının çoktan yapılmış olduğunu söyler. Fareler o anda ortaya çıkmaz. Yıllarca ışığı kapatarak biriktirdiğimiz şey, bir gün bodrumda karşımıza dikilir.



Jung'un gölge dediği budur: Kendi içimizdeki karanlık yönleri tanımayı reddettiğimiz sürece onları başkalarına yansıtırız. Eleştiririz, saldırırız. Dünya günah keçileriyle dolup taşar.


Kriz anlarında faturayı kime kesiyorum?


Güç elime geçtiğinde değişiyor muyum?


Kendi tarafım yanlış yaptığında ses çıkarıyor muyum?


Özür dilemem gerektiğinde ne yapıyorum?


Bodrumdaki fareler, böyle soruların ardında saklanır.



İyi olmak için çaba sarf edene kadar da ne kadar kör olduğumuzu bilemeyiz.


Bir de sahte ahlakçılığı meslek edinenler var. Özellikle de siyasiler. Machiavelli’nin tavsiyelerinin beden bulmuş halleri gibiler:


"Bir hükümdar için erdemlerin hepsine sahip olmak gerekli değildir, ama onlara sahipmiş gibi görünmek son derece gereklidir.”


Kürsülerinden konuşmaya başladıklarında nazikçe Epiktetos’u hatırlatabiliriz:


“Felsefeni anlatma. Onu göster.”



Kaynakça

Iris Murdoch - The Sovereignty of Good

Simone Weil - Yerçekimi ve İnayet

N. Machiavelli - Prens

C. G. Jung - İnsan ve Sembolleri

C.S. Lewis - Mere Christianity

Oxford, 2024 için yılın kelimesini “brain rot,” yani, beyin çürümesi olarak seçti. Bu kelime, internetteki yüzeysel içeriklerin aşırı tüketiminden kaynaklanan zihinsel bulanıklık, odaklanma sorunları ve entelektüel yıpranmayı anlatıyor.


Kurumun başkanı Casper Grathwohl, seçimi büyüleyici bulduğunu söyledi. Zira, bu içerikleri üretenler de bu içeriklerden şikayetçi olanlar da aynı yaş gruplarıydı.


Grathwohl, trajik durumumuz için şöyle dedi:


“Yüzsüz bir farkındalık halindeyiz.”



John Hendrickson da makalesinde farkındalığın yetmediğini yazıyor. Yazara göre, beyin çürümesi bir hastalık değil, ruhumuzu harekete geçirmeyen, anlamdan yoksun video sağanağından kaynaklanan bir semptom.


Zırva içerikler, zihimizi işgal ediyor, dikkat süremizi kısaltıyor, kitap okumak veya sosyalleşmek gibi anlamlı faaliyetlerde bulunmamızı zorlaştırıyor.


Üstelik beyin çürümesi acı vermiyor; bizi hissizleştiriyor, uyuşturuyor ve anlamdan yoksun bir hayata itiyor.


“Ve beyin çürüdükçe daha fazla zırva içerik istiyor.”



Modern bir problem gibi görünse de terim ilk kez kullanılmıyor. Zira, Henry David Thoreau 1854 yılında Walden’da şöyle seslenir:


“İngiltere, patates çürümesinin önüne geçmeye çalışırken, kimse daha yaygın ve ölümcül olan beyin çürümesini iyileştirmeye çalışmayacak mı?”


Walden’ı okuduğumuzda, daha o günlerden bilişsel kapasitemizi düşürenin ve beynimizi sislendirenin “anlamsız kaygılarla dolu hızlı yaşam” olduğunu öğreniriz.


Sanayi Devrimi’yle başlayan hızlı tüketim, sosyal medyanın etkisiyle kaygı dolu bir fırtınaya dönüştü.



Yoğun sosyal medya kullanımı, dikkat süremizi azaltıyor, bizi kaygılandırıyor ve sosyal becerilerimizi zayıflatıyor.


Ancak asıl önemli olan, tükettiklerimiz değil, kaçırdıklarımız.


“Sahte kaygılarla öyle çok meşgul oluyoruz ki,” diye yazar Thoreau, “hayatın daha güzel meyvelerini toplayamıyoruz.”


Hayatın gerçek meyveleri bizi beklerken, zihnimizi dijital çöplerle dolduruyoruz.


Doyurmayan lokmalar


Hızlı yaşam nedeniyle bugün her birimiz geç kalmış hissediyoruz. Potansiyelimizi gerçekleştiremediğimize inanıyoruz. Karşılaştırmalarla kendimize eziyet ediyoruz. Kurumlara güvenmiyoruz. Gelecekte umut göremiyoruz.


Ve bütün bu stresin ağırlığı altında eziliyor, hiçbir şey yapmadığımız günlerde bile suçluluğun yorgunluğunu yaşıyoruz.


Sonsuz kaydırma hareketiyle saatlerimizi harcadığımız videolar, bize kısa süreli mutluluk verse de zihnimizde kalıcı bir boşluk bırakıyor.



Oysa hem anlamlı bir hayat yaşamanın, hem de beyin çürümesinden kurtulmanın yolu aynı: Aklımıza, yeteneklerimize, yaratıcılığımıza iyi gelen faaliyetlerde bulunmak:


- Zihnimizi besleyen kitaplar okumak


- Yaratıcılığımızı artıran sanat eserleriyle karşılaşmak


- Hareket halinde olmak


- Derin sohbetler etmek


- İçerikleri bilinçli ve seçici bir şekilde tüketmek.


Ancak ne yazık ki anlamsız işlerin yorgunluğuyla, anlamlı işlerin yorgunluğunu karıştırıyoruz.



Doğru olanı seçmek, binlerce anlamsız seçeneğin içinde kaybolmuş ve özgüveni zedelenmiş bizler için büyük bir mücadele.


Marcus Aurelius, hayatın asıl meyveleri yerine ruhunu aç bırakan haz lokmalarının peşine takıldığında, kendisine içindeki gücü hatırlamasını söyler:


“İçinde seni bir kukla gibi oynatan şeylerden daha güçlü, daha tanrısal bir şeyin varlığının ayrımına gelmenin zamanı geldi!”


Filozofun bahsettiği ‘kukla gibi oynanma’ hali, bugün sosyal medya algoritmalarının dikkat ekonomisi üzerindeki etkisiyle birebir örtüşüyor.



Bu kadar hızlı akan, endişe yüklü bir hayatta anlamsız işlerin yorgunluğunu, anlamlı işlerin yorgunluğundan ayıramıyoruz.


Filozof Musonius Rufus bize yıllar öncesinden seslenerek ikisi arasındaki ayrımı hatırlatıyor:


“Eğer zevk için utanç verici bir şey yaparsan, aldığın zevk çabuk geçer, ama utanç kalır.”


“Eğer yoğun emek verip iyi bir şey yaparsan; yorgunluğun çabuk geçer, ama iyilik baki kalır.”


Doğruları seçersek, hayatın gerçek meyveleri; derin sohbetler, ufuk açıcı kitaplar, içimizi titreten sanat eserleri ve berrak bir zihin bizi bekliyor.



Kaynaklar:

Oxford Language - ‘Brain rot’ named Oxford Word of the Year 2024

John Hendrickson - Behind the Brain Rot

Camilla Foster - Brain rot: What is it and how can you combat it?

Henry David Thoreau - Walden

Marcus Aurelius - Düşünceler

Musonius Rufus - That One Should Disdain Hardships

Brene Brown, çalışma masasına her gün gittiği havuzun fotoğrafını koyar. Altına da şu notu düşer:


“Kendi kulvarında kal. Kıyaslamak yaratıcılığı ve neşeyi öldürür.”


Kendi kulvarına, kulaçlarına ve ritmine odaklandığında, yüzmek onun için sadece bir egzersiz değil, meditasyon ve terapi gibidir.


Ama ne zaman yanındaki kulvara odaklansa, birden anlamsız bir yarışın içinde bulur kendini ve o huzur yok olur.


...


Kıyaslamadan duramayız.


Beynimiz, hayatta kalmak için sosyal statüleri sürekli olarak karşılaştırmaya programlıdır. Çünkü tarih boyunca yanlış kişiye yanlış şekilde davranmak, ölümle sonuçlanabilirdi.


Öyle ki, beynimiz belirli bir şeye odaklanmadığı “dinlenme halinde” bile sosyal ilişkilerimiz üzerine düşünmeye devam eder.


Bunu yaparken de, bilişsel bir yetenek olarak “kıyaslamayı” kullanır.


Ama ne yazık ki bunu adil bir şekilde yapmaz.


...


Jon Cuff’un deyimiyle, başlangıcımızı başkasının ortasıyla, ortamızı başkasının sonuyla kıyaslarız.


Hayatımızın ikinci çeyreğini, başkasının üçüncü çeyreğiyle kıyaslarız.


En çıplak, en savunmasız, en hatalı hallerimizi başkasının en kusursuz halleriyle kıyaslarız.


Bu da özgüvenimizi zedeler.


Oysa özgüven, bir odaya girdiğimizde herkesten üstün olduğumuzu hissetmek değil, kimseyle yarışta olmadığımızın farkında olmaktır.


...


Bir gün bilgeye sorarlar: “Sürekli başkalarına bakıp kendimi eksik hissediyorum, ne yapmalıyım?”


Bilge, gülümseyerek cevap verir: “Ağaçların büyümesini izlerken, hiçbirini birbiriyle kıyaslamazsın. Her ağaç kendi kökleriyle beslendiği ve kendi zamanında serpilir.’”


Bir konuda geliştiğimize inandığımızda enerjik bir neşe hissederiz.


Bu neşe, özgüvenimizi besler, bizi daha güçlü adımlar atmaya teşvik eder.


Kıyaslamak, o neşeyi öldürür.


Karşılaştırmak manasızdır


Madem beynimiz karşılaştırmadan duramıyor, biz de en azından kendi referans noktamızı seçebiliriz.


O referans noktası da kendimizin bir gün önceki hali olabilir.


Düne göre daha anlayışlı mıyım, dürüst müyüm, irademi yerine getiriyor muyum, yaratıcı mıyım, hangi sorunlarımı çözme konusunda adım attım, ilham olacak neler buldum, hangi şarkıları, filmleri, eserleri deneyimledim?


Dünden bugüne yolda heybeme neler kattım?


...


Kimseyle yarışmadan, kendi gelişimimizle ilgilendiğimiz bir hayat, bizi evrenselliğe taşır. Nasıl mı? Thich Nhat Hạnh’tan dinleyelim:


“Bir şair, kağıdın üstündeki bulutu görür. “


“Bulut olmadan su olmaz; su olmadan ağaçlar büyüyemez ve ağaçlar olmadan kağıt yapamazsınız. Bir kağıdın varlığı bir bulutun varlığına bağlıdır. Kağıt ve bulut iç içedir.”


Kendi hikayemizin evrenle bağını fark ettikçe, hem kıyaslanamayacak kadar eşsiz, hem rakip olamayacak kadar iç içe olduğumuzu fark ederiz.


...


Her birimiz, kendi genetik kodları, sosyokültürel çevresi, hayatı boyunca dinledikleri, gördükleri, duydukları ve karşılaştıklarıyla tek bir eser yaratmak için doğan bir sanatçıya benzeriz.


Rick Rubin’in yazdığı gibi; sanat eseri, sanatçıyı yansıtır ve tek amacı sanatçının kim olduğunu ifade edebilmesidir.


Kimse benden daha iyi ben olamaz.


Kimse senden daha iyi sen olamaz.


Karşılaştırmak manasızdır.


...


Kıyaslamaları ve yarışmaları bıraktığımızda o güzel iki hediye kalır geriye: Anlayış ve neşe.


Max Ehrmann’ın dizeleri, bireysel gelişim ve bütünsel bakışın en nihayetinde güzelliği getireceğini müjdeler bize:


“Tüm bu disiplinin ötesinde, kendine nazik ol!


Çünkü sen de en az ağaçlar ve yıldızlar kadar,


Bu evrenin çocuğusun


ve burada olmaya hakkın var.


Senin için anlaşılır olsun ya da olmasın,


Evrendeki her şey olması gerektiği gibi ilerler.


Tüm yalanlarına, angaryasına ve hayal kırıklıklarına rağmen, dünya hala güzeldir.


Neşeli ve mutlu olmak için gayret et.”



Kaynaklar:

Brene Brown - Rising Strong

Jon Acuff - Avoiding One Great Temptation Every New Dream Faces

Thich Nhat Hanh - Clouds in Each Paper

Rick Rubin - The Creative Act

Max Ehrmann - Desiderata

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page