top of page
Ara

Fransız düşünür Rene Girard’a göre, bütün bu koşturmacanın ortasında, arada bir durmalı ve şu tuhaf sorgulamayı yapmalıyız:


Ya geceleri uykumu kaçıran, beni kıyaslamalara sokan, olamadığım için kendimi suçladığım o kimlik aslında benim arzum değilse?


Ya doğduğum günden itibaren model aldığım kişilerin sadece davranışlarını değil, istek ve arzularını da taklit ediyorsam?


Bugün peşinde koştuklarım beni gerçekten mutlu eder mi?



Evrimsel olarak türümüzün başarısı taklitçiliğimizde gizlidir.


Bu sayede kutuplarda doğarsak başka, çöllerde doğarsak başka, ormanlarda doğarsak başka diller, değerler, erdemler, yöntemler ediniriz.


Ve diğer canlıların aksine sadece hayatta kalmaya çalışmayız, hayattayken “bir şey olmayı” da arzularız. İçimizde hep o “bir şey olma” arzusu yanıp tutuşur.


Ama ne?


Girard’a göre “ne olmak istediğimizi” de başkalarına bakarak buluruz.



Henüz çocukken, çevremize bakar ve şunu sorarız:


“Benim var olabilmem için neyi arzulamam gerekiyor?”


Annem gibi temizliği ve titizliği mi, teyzem gibi çevremdekileri daha iyi hissettirmeyi mi, dedem gibi sertlik ve kabalıkla onları susturmayı mı, babam gibi sadece başarıyı mı arzulamalıyım?


Örnek aldıklarımızın sözlerine değil, arzularına bakarız: Neyi elde etmeye çalışıyorlar?


Girard buna ‘mimetik arzu’ der. İnsan sürekli başkalarının arzularına bakar, bazılarınınkini de içselleştirir.



Yaşımız ilerledikçe “bir şey olma” arzusu yanmaya devam eder. Ebeveynlerimizin yerini arkadaşlarımız, hayali kahramanlarımız, siyasiler, ünlüler, yazarlar, fenomenler alır.


Örnekler gibi “başarılı olmayı,” “fit olmayı,” “zengin olmayı,” “gezgin olmayı,” “özgür olmayı,” “otantik olmayı” arzularız.


Ama yetişkinlikte taklitçilik, bir tür “kendisi gibi olmayı başaramama” olarak hissedilir. Bu yüzden taklit ettiğimiz arzuları kendi özümüz sanırız.


Ve çoğunlukla en büyük hayal kırıklığını arzularımız gerçekleşince yaşarız: Hala tam hissetmeyiz.


Politikacıların beynimize yaptıkları


Girard’ın teorisi, kendimize neden bu kadar çok acı çektirdiğimizi açıklar. Fark etmeden, hala başkalarına ‘bir şey’ olduğumuzu göstermeye çalışır, arzularını taklit ederek rekabet ederiz.


Kendimiz için okuduğumuzu sanırız, başkalarının bilgisiyle yarışırız.


Kendimiz için spor yaptığımızı sanırız, başkalarının bedenleriyle yarışırız.


Kendimiz için minimalist yaşadığımızı sanırız, başkalarının sadelik idealiyle yarışırız.


Kendimiz için yarattığımızı sanırız, başkalarının beğenisiyle yarışırız.



Mimetik arzularımız nesneye değil, o nesnenin bize kazandıracağı kimliğe odaklanır.


Bir ilişkiye, karşımızdakinden hoşlandığımız için değil, “çaresiz” görünmemek ve “sevgilisi olan birine” dönüşmek için başlayabiliriz.


Bir kıyafeti satın almamızın nedeni beğenmemiz değil, “modayı takip eden biri” gibi görünmek olabilir.


İş yerimizde kendimizi tüketmemizin nedeni “atılgan” olarak bilinmek olabilir.


Her şeyden vazgeçimiz bile “herkesten farklı” olduğumuza dikkat çekmek için olabilir.



Taklit ettiğimiz arzulara ulaştığımızda bile bize o “ben artık varım,” duygusunu vermez.


Girard, bunu bir seraba benzetir: Serap, susuzluğunuzu dindirecek bir yer vaat eder, ancak oraya ulaştığınızda boş olduğunu görürüz.


“Bir şey olma” arzusu da bizi sürekli olarak bir sonraki nesnenin bizi "tam" hissettireceği yanılsamasıyla koşturur, ancak bu arayış hiçbir zaman gerçek bir doyuma ulaşmaz.


Oscar Wilde’ın dediği gibi, hayatta iki tür trajedi vardır: İlki kalbin arzuladığını elde edememektir. İkincisiyse onu elde etmek.



Girard’ın taklitçi arzu teorisi bir lanet değil, bir nimettir: Arzular taklitle oluşur, evet, ama kimleri taklit edeceğimizi seçebiliriz.


Yıpratıcı kıskançlıkları tetikleyen, verimsiz kibri ateşleyen ortamlardan sakınabilir; etrafımızı, değerlerimize uygun insanlarla çevreleyebiliriz.


Ama en önemlisi, yıllardır içimizde taşıdığımız o eksiklik duygusunun bize değil, başkalarının arzularına ait olduğunu görebiliriz.


Belki de yetersizliği değil, sadece bize ait olmayan arzuların ağırlığını taşıyoruzdur. Ve bu ağırlıktan kurtulduğumuzda hayatımızı daha anlamlı yaşayabiliriz.



Kaynaklar:

Rene Girard - Romantik Yalan ve Romansal Hakikat

Rene Girard - Dostoyevski ve Yeraltı İnsanı

Rene Girard - Şiddet ve Kutsal

Luke Burgis - Wanting

Oscar Wilde - Lady Windermere’s Fan: A Play About a Good Woman

Belirsizlik, taşıması zor bir ağırlıktır. Bir sonraki adımı görememek, çoğu zaman yanlış bir adım atmaktan daha çok korkutur bizi. Bu yüzden, bilenlerin rehberliğini ararız.


Peki ya o bilenler sık sık yanılıyorsa?


Philip Tetlock’un uzmanlar ve öngörüleri üzerine yürüttüğü çalışmalar, rahatsız edici bir gerçeği gösterir:


"Bir uzman ne kadar ünlüyse, yanılma ihtimali o kadar fazladır."



Bilgi birikimi, bir insanın geleceği doğru okuyacağının teminatı değildir.


Aksine, kimi zaman uzmanlar kendi bilgilerine körleşir; dünyayı dar bir pencereden seyrederken, yaklaşan fırtınayı göremezler.


Tetlock’un bulguları, uzun vadeli tahminlerde uzmanlar ile rastgele seçim yapan bir şempanze arasında neredeyse fark olmadığını gösterir.


Elbette, birçok uzman tahminlerinde çok başarılıdır.


Tetlock’a göre bu uzmanlar “tilki gibi düşünebilenlerdir.”



Önce kirpilere bakalım.


Kirpiler, dünyayı tek bir büyük fikir üzerinden açıklamaya çalışır. İnandıkları teoriye sımsıkı tutunurlar; kesin, katı ve kendilerinden emindirler.


Tilkiler ise, dünyanın karmaşık, çelişkili ve kaygan bir zeminde var olduğunu bilir. Verileri toplar, düşüncelerini günceller, kesin hükümler vermekten kaçınır.


Tahmin ederken olasılıkları, ihtimalleri ve belirsizlikleri tereddütsüz hesaba katar.


Araştırmalar gösterir ki, karmaşık olayları tahmin etmede tilkiler, kirpilerden daha başarılıdır.



Yine de sahnede en çok kirpiler görünür. Neden?


Çünkü insan zihni, basit cevaplara açtır. Çünkü kitleler, kesin konuşan otoriteleri arar; çünkü tek bir nedene sarılmak, karmaşık gerçekliği kavramaktan daha kolaydır.


Medyanın altın kuralı: KISS — Keep It Simple, Stupid. Her şeyi, olabildiğince basitleştir.


Kirpiler bu dünyanın yıldızlarıdır; gerçekleri budayıp parlatır, tek cümlelik cevaplarla gönülleri rahatlatır.


Tilkilerin temkinli açıklamaları ise genellikle yetersizlik olarak algılanır.


Duygusal kaşıntı


Nassim Taleb, uzmanlık krizinin kökünü sorumsuzlukta bulur. Eskiden, bir uzman hata yaptığında, bunun bedelini ağır öderdi; mesleğiyle, kimi zaman hayatıyla.


Bugün bir musluk tamircisi sürekli hata yaparsa işini kaybeder. Ama ekranlarda boy gösteren uzmanlar, sık sık yanılsalar da hatalarının bedelini ödemez.


Çünkü çoğunluk, hataların hesabını tutmaz. Aradıkları özgüvenli bir otoriter figür ve basit yanıtlardır. Onları duydukça takip etmeye devam eder.



Morgan Housel, bu akıl dışılığı “duygusal kaşıntı” metaforuyla anlatır.


Belirsizlik içinde kaldığımızda, kontrol duygumuz kaşınır; karmaşık gerçekleri öğrenmek istemeyiz, yalnızca o kaşıntıyı dindirmek isteriz.


Bu yüzden, bizi gerçeklerin çetin yüzüyle tanıştıracak insanlardan değil, dünyayı basit, pürüzsüz ve tutarlı gösteren, “her şeyin sebebi X” diyen iddialı seslerden medet umarız.


Oysa, belirsizlik karşısında doğru tahminde bulunmanın ilk adımı, o kaşıntıya rağmen gerçeğin o çok yüzlülüğünü talep edebilmektir.



Arkhilokhos, bundan 2500 yıl önce şöyle yazmıştı: “Tilki birçok şey bilir ama kirpi bir büyük şey bilir.”


Kirpi gibi düşünen uzmanlardan büyük fikir insanları çıkabilir. Ama konu geleceği öngörmekse aradığımız genellikle tilki tipi uzmanlardır.


Şu sorular bize yardımcı olabilir:


Bu uzman meraklı ve hala öğrenmeye açık mı?


Farklı bakış açılarına kulak verebiliyor mu?


Belirsizliğin doğasını kabul edebiliyor mu?


Olasılıklarla, ihtimallerle düşünebiliyor mu?


Hatalarından ders çıkarabiliyor mu?


Entelektüel alçakgönüllülüğe sahip mi?


Söylediklerinin sonuçlarına bizzat katlanıyor mu?



Bertrand Russell şöyle der: Dünyanın en büyük sorunu, aptalların özgüvenle, akıllıların ise kuşkuyla dolu olmasıdır.


Belirsizlik karşısında, aşırı özgüvenli figürlerin yüzeysel açıklamalarının peşine takılmak kolaydır. Kısa bir süre de olsa bizi güvende hissettirir.


Oysa hakikati talep etmek; geçici bir barınağa sığınmak değil, kendi evini taştan, emekten ve sabırdan örmeye benzer.


Bunun için sorgulamaktan vazgeçmeyen, belirsizliğe katlanabilen, temkinli uzmanlara kulak verebiliriz. Çünkü geleceği, sadece şüpheyi taşıyabilenler öngörebilir.



Kaynaklar:

Philip Tetlock, Dan Gardner - Superforecasting

David Epstein - Range

Nassim Nicholas Taleb - Skin in the Game

Morgan Housel - Paranın Pskolojisi

Neden “başarılı” bir hayat, sıklıkla boşluk duygusuyla sonuçlanır?


Viktor Frankl, "İnsanın Anlam Arayışı" adlı eseriyle milyonlara ilham olduğunda, öğrencileri bu başarısının sırrını sorar.


"Başarıyı hedeflemeyin.” diye yanıt verir Frankl.


Ona göre başarı ve mutluluk, yetenek ve değerlerimize sadık kaldığımızda kendiliğinden ortaya çıkar. Onları takıntıya dönüştürdüğümüzde ise yaşamın özünü kaybederiz.



Oysa başarılı olma telaşı artık her günün odak noktasında.


“Bugün ne başardım?” sorusu “Bugün ne kadar değerliyim?” hatta “Bugün ben kimim?” sorusuna dönüştü.


Sadece başarıya odaklanınca, içimizden gelen arzularla temasımız kesildi.


Johan Hari’nin dediği gibi, yapılacaklar listemizle özdeşleştikçe kim olduğumuzu unuttuk.


Sık sık “Ben ne istediğimi bilmiyorum” krizlerine giriyoruz. Çünkü ortada sadece performans kalıyor. Bir “ben” kalmıyor.



Alain de Botton’a göre bu başarı baskısının temelinde, toplumların sahte bir meritokrasi inancıyla yaşaması yatıyor. Sosyal medyada gördüğümüz birkaç mucize başarı hikayesi, herkese eşit fırsat sunulduğu yanılgısını doğuruyor.


“İstediğin her şey olabilirsin!” diyen sistem aslında “istediğin şey olamadıysan bütün suç sendedir!” diye fısıldıyor.


Başarı bireysel çabaya indirgendiğinde, başarısızlık da kişisel bir ahlaki eksiklik, tembellik, isteksizlik, arzusuzluk gibi algılanıyor.


Bu da insanı kendini acımasızca suçlamaya itiyor.



Sürekli başarısını sorgulayan kişi, dünyaya da böyle bakıyor. Kendini sürekli bir karşılaştırma içinde buluyor.


Herkes birbirinin değerini bir iki saniyelik değerlendirmeyle belirliyor.


Bu hızlı yargılama süreci de bizi yapmacıklık kültürünün içine atıyor. Statümüzü kaybetmemek ya da yükseltmek için sürekli -mış gibi yapıyoruz.


Çalışıyormuş gibi, eğleniyormuş gibi, önemsiyormuş gibi, okuyormuş gibi, anlıyormuş gibi yapıyoruz.


Ve en kötüsü, buna kendimizi de inandırıyoruz.


Daha doğru tanımlar


Çabalamak elbette önemli ama çoğu zaman yetmez. Ekonomik altyapılar, tesadüfi avantajlar göz ardı edildiğinde, başarı adaletsizliğin üstünü örten bir peri masalına dönüşür.


Bugün otuzlu yaşlara kadar yaşayıp yaşamayacağımızı belirleyen en güçlü faktör, ne yazık ki, nerede ve ne zaman doğduğumuz.


Bugün ev sahibi olup olamayacağımızı belirleyen en önemli faktör ebeveynlerimizin kim olduğu.


Şansın etkisini kabul etmek, çabadan vazgeçmemize değil, daha gerçekçi ve kendimize karşı daha anlayışlı olmamıza yarar.



Üstelik çabalarımızın çoğu aslında istemediğimiz bir hayat içindir. James Hollis’in yazdığı gibi, toplum bize zenginliğin, iktidarın, şöhretin hatta başkalarının 'asil' diye sunduğu amaçların peşinden gitmemizi söyler ama bütün bunlar ruhumuzdaki o boşluğu dolduramadığında, bizden geriye ne kalır?


İçsel çürüme.


Hayatın en derin sorularına yüzeysel cevaplarla yetinen insanlara dönüşüyoruz.


Çabalıyoruz, yoruluyoruz ama başarsak bile bomboş hissediyoruz. Çünkü uğruna savaştığımız hayal bize ait değil.



Kendimizi bize anlam katmayan bir ölçüyle değerlendiriyoruz. Bu nedenle Frankl, başarıyı para ve statü ile sınırlamak yerine kendi “başarı” tanımımızı yapmamız gerektiğini söyler.


Örneğin şu soruları sorabiliriz:


- Değerlerime uygun bir şekilde yaşıyor muyum?


- Gün içinde çok fazla rol yapmak zorunda kalıyor muyum?


- Sevdiğim insanlarla bağ kurabiliyor muyum?


- Duygu ve düşüncelerimi özgürce ifade edebiliyor muyum?


- Yaşantımda anlam bulabiliyor muyum?


- İç huzurumu sağlayabiliyor muyum?



Viktor Frankl, hayatın bazen kendi kendine olmasına izin vermemiz gerektiğini söyler. Ama kontrolü tamamen bırakarak değil, başarıya odaklanmayarak:


“Bilincinizi dinlemenizi ve bilinçaltınızın sizden yapmanızı istediği şeyi yerine getirmek için elinizden geleni yapmanızı istiyorum. O zaman, uzun vadede —uzun vadede diyorum!— başarı sizin peşinizden gelecektir, çünkü başarıyı düşünmeyi unutmuşsunuzdur.”


Belki de başarıyı, peşinden koştuğumuz bir kaçak değil, değerlerimizle ve yeteneklerimizle anlamın peşinde yürürken bize katılan sessiz bir yoldaş olarak düşünmeliyiz.



Kaynaklar

Viktor Frankl - İnsanın Anlam Arayışı

Alain de Botton - Statü Endişesi

Johan Hari - Çalınan Odak

James Hollis - The Middle Passage

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page