top of page
Ara

“Dünyanın sana bir şey borçlu olduğuna inanarak dolaşma,” der Burdette, “Dünya sana hiçbir şey borçlu değil, o senden önce buradaydı.”


Bu cümle canımızı acıtır. Çünkü içimizde gizli bir muhasebe defteri taşırız. Verdiğimiz emeklerin, gösterdiğimiz sabrın, yuttuğumuz kırgınlıkların bir gün karşılığını bulacağına inanırız.


Kaybetmeye dayanabiliriz. Hak ettiğimizi alamamaya dayanamayız.


Oysa dünyanın böyle bir sözleşmeden haberi yoktur.



Dünya bana borçlu diye hissettiğimizde, bir terfi başkasına gittiğinde sadece üzülmeyiz; haksızlığa uğramış gibi hissederiz.


Emeklerimiz görülmediğinde sadece yorulmayız; görünmez olduğumuzu düşünürüz.


Sevdiğimiz biri beklediğimiz ilgiyi göstermediğinde sadece kırılmayız; değersiz olduğumuza inanırız.


Her defasında acının ve öfkenin derinlerinde aynı cümle dolaşır: “Ben bunu hak etmiyordum.”



İçimizdeki muhasebeci en çok ilişkilerimizde çalışır. "Ben onun için şunu yaptım, o benim için ne yaptı?"


Fedakarlıklarımızı bir çeteleye yazarız. Her fedakarlık, karşı tarafı biraz daha borçlandırır. "Ben senin için neler yaptım" cümlesi, bir yakarış gibi görünebilir ama aslında bir faturadır.


Fedakarlıkla borçlandırmak, sevginin en sinsi düşmanı haline gelir. Çünkü veren el artık açık değil; alacaklıdır.



Mark Manson'a göre, hak edilmişlik duygusunun en büyük sorunu sürekli iyi hissetme ihtiyacıdır. Gerekirse başkalarının pahasına.


Dünya bize borçluymuş gibi hissettiğimizde, o borcu farklı yollardan tahsil etmeye başlarız. Küseriz. Uzaklaşırız. Sessizce cezalandırırız.


İnsanları görünmez sınavlara tabi tutar, onları kendi hayal kırıklığımızın sorumlusu ilan ederiz.


Bir gün yalnız kaldığımızda anlarız ki, insanlar bizden kaçmıyor; çetelemizden kaçıyor.



Mücadele etmek yerine haksızlıkları saymak


Psikanalist Heinz Kohut bu kırılganlığa “narsisistik yara” der. Adı yanıltmasın, hepimizde vardır bu yara. Ama hepsi aynı derinlikte değil.


Bazılarımızın yarası daha derindir. Küçük bir eleştiri karşısında aniden utançla dolup taşarız. Bir sohbet sırasında sözümüz kesildiğinde içimizde beklenmedik bir boşluk hissederiz.


Ve en sessiz olanı: Birinin başarısını kutlarken gülümseriz ama içimizdeki muhasebeci çoktan kalemi eline almıştır.


Durmadan yazar. Ama sadece haksızlıkları.



Hesap defteri kabardıkça Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ındaki yeraltı adamı gibi geri çekiliriz.


Konuşamadıkça, isteyemedikçe, gösteremedikçe sadece hınç büyütürüz. Artık haksızlıklar, pasif varoluşumuzun bahanesine dönüşür ve haksızlıklardan zevk almaya başlarız. Çünkü bu, haklılığımızı büyütür.


Daha şevkle yazarız deftere.


"Karaciğerim mi ağrıyor, varsın daha beter ağrısın!" der yeraltı adamı. Tedavi olmayı reddeder; çünkü iyileşmek, kimliğine dönüşmüş hıncından vazgeçmek demektir.



Nietzsche, hıncın güçlü insanda anında tükendiğini, güçsüz insanda ise içe dönüp zehre dönüştüğünü yazar. Güçlü olan tepki verir ve geçer. Güçsüz olan ise hayali bir intikamla avunur. Yeraltı adamının defteri bu yüzden kapanmaz: Saymak, eylem yerine geçmiştir.


“Dünya bana borçlu” deyip geri çekildikçe, hayatı daralır, ama haklılığı büyür.


Yeraltı adamı, hıncını bir tür kötülük olarak sahiplenir. Ama daha sonra gerçekle yüzleşir. Bunca yıl, kötü biri olamamak bir yana, herhangi bir şey olmayı becerememiştir.



Korinliler'de sevgi şöyle tanımlanır: “Sevgi kötülüğün hesabını tutmaz.”


Ama hesap tutmamak, haksızlığa boyun eğmek anlamına gelmez. Tam tersine. Hınç bizi mücadeleden uzaklaştırır; enerjimizi soruna değil kendi haklılığımıza harcarız.


Çetele tutan kişi savaştığını sanır ama aslında sayar. Sayar, sayar ve hayatını sayarak tüketir.


Defteri kapatan kişi ise yeni bir mücadele için ilk kez ellerinin ve zihninin boş olduğunu fark eder.


Ve hayatını genişletir.



Kaynaklar:

Heinz Kohut - Forms and Transformations of Narcissism

Fyodor Dostoyevski - Yeraltından Notlar

Mark Manson - The Subtle Art of Not Giving a F*ck

Korinliler 1 - Bölüm 12:5

Friedrich Nietzsche - Ahlakın Soykütüğü Üzerine

Yıllarca imalarla, suçlamalarla, “senin için doğrusu bu” denilerek hareket alanın daraltıldı.


Kendine ait olmayan bir düzenin içinde, sığmadığın bir kafese uyum sağlamaya çalıştın.


Bunu fark ettiğin anlar oldu, başını korkuyla çevirdin.


Suçlanmamak için bağımsızlığını feda ettiğin o zemin bir gün çöktü.


Kafes de kırıldı.


Kafese geri dönmek istemiyorsun. Bu nedenle eskiden kolayca görmezden gelebildiğin bir eleştiri, şimdi zihnine bir tortu gibi yapışıyor.


Çünkü o eleştiri yalnızca bugüne ait değil. Boşa geçirdiğin zamanın yükünü de taşıyor.


Tahammülsüzsün çünkü güçlendin. Bir zamanlar böyle anlarda başını eğerdin. Söyleneni yapar, kendine çekidüzen verirdin. Uyum daha güvenli gelirdi. Gündüzleri gülümser, geceleri bilenirdin.


Şimdi öyle değil. İlk kez dik duruyorsun. İçin şüpheyle dolu, yine de kendinden vazgeçmiyorsun.


Bundan sonra, kafese dönmeni işaret eden herhangi bir imada bedenini bir anda ateş basacak. Ruhun bir kurt gibi dişlerini gösterecek. Tahammülsüzlük sandığın öfke seni koruyacak.


Böyle anlarda, “Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle…” diyen Tezer Özlü’yü hatırla:


“Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için.”


Ölmek istediğinde seni dirilten, yazı yazmak istediğinde aç kalırsın diye korkutan, aç kalmayı denediğinde sana zorla serum takan topluma karşı Özlü, en sonunda “Ben bütün bunların dışındayım,” diye haykırdı:


“Sınırlar kadar hiçbir kısıtlamadan sıkılmadım ve kendi sınırlarım içinde sınırsızlığımı kurdum. Hiç değilse bana özgü bir sınırsızlık, kendi suskum, kendi çığlığımın sınırsızlığı.”


Sen de artık kendi sınırlarının içindesin.


Seni utançla yoğurarak biçimlendirirlerdi. Artık onların aynalarında kendine bakmıyorsun.


Suçluluğu boynuna halka yaparlardı. Artık onların beklentilerini kendi görevlerin saymıyorsun.


Dikkatlice dinlersen, içinde yalnızca öfke olmadığını fark edebilirsin. Kendi yönünü bulmuş birinin sessiz gururu da var. Endişen içini kemirirken bile heyecanlanıyorsun.


Çünkü kutsal bir inatçılıkla, önünü göremesen de yolundan vazgeçmiyorsun.


Öfkeni anladıkça, eleştiriler benliğine ulaşmadan yok oluyor. Aslında öfkenin, bir zamanlar korkuyla feda ettiğin hayatın yasını sürdüğünü biliyorsun.


Böylelikle sıkılı yumruklarını indiriyorsun.


Artık kendini savunmak için sertleşmek zorunda değilsin. Kaba ya da saldırgan olmak zorunda değilsin. Köprüleri yakıp insanlardan uzaklaşmak zorunda değilsin.


Yoksa sana yapılanı başkasına yapmış olursun.


Benliğinin gücü sertleştikçe bedenin dili yumuşuyor.


Belki sana inanılmaz gelecek ama; bugün en sert suçlamalara bile kendini açıklamak zorunda hissetmeden gülümseyebilirsin. En sevimsiz imalara takılmadan kendi yolunda ilerleyebilirsin.


Çünkü artık istismar edilemezsin.


Merak etme, tahammülsüzlük sandığın o öfke, unutmayan bir kurt gibi kapının önünde bekliyor.


Artık evindesin.



Kaynaklar:

Tezer Özlü - Yaşamın Ucuna Yolculuk

Rupi Kaur, Hissizlik şiirinde üst üste yaşadığı darbelerden sonra zihninin kaskatı kesildiğini anlatır. Eskiden her şeyi derinden hisseden şair, artık içinde yaprak kımıldamayan birine dönüşmüştür.


“Öyle güçlüyüm ki, hiçbir şey yıkmıyor beni,” der ve ekler: “Artık tek hayalim zayıf olmak."


Hissizliğin paradoksu burada başlar: Acı çekebilmeyi bile özleriz.



Sadece büyük darbelerden sonra değil, sürekli eleştirildiğimiz, kendimizi savunmak zorunda kaldığımız ortamlarda da yavaş yavaş hissizleşiriz.


John Gottman, Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi’nde boşanmaların en güçlü habercisinin sevgisizlik değil, eşlerden birinin zamanla tepkisizleşmesi olduğunu söyler.


Sevdiklerimizden gelse bile bitmeyen memnuniyetsizlik karşısında bedenimiz “savaş ya da kaç” tepkisi verir. Ne savaşabiliyorsak ne kaçabiliyorsak, üçüncü bir yol kalır:


Duvar örmek.



Gottman bu durumu klasik bir örnekle açıklar: Eşlerden biri diğerini sürekli eleştirir. Diğeri başta kendisini savunsa da zamanla bu yükten bıkar. Artık saldırı anlarında susmayı ve dikkatini başka bir yere vermeyi öğrenir. Eleştiren taraf, duygularının yok sayıldığını düşünür ve daha da sertleşir.


Gottman’a göre çoğu evliliğin "son perdesi" budur: Kontrolcü taraf güvende hissetmek için yüklenir; diğeri tartışma çıkmasın diye kaçınırken ilişkiden ve yakınlıktan da kaçmış olur.


Ve ilişki biter.



Hissizlik bazen cinsiyetle de ilgilidir.


Harriet Lerner, Öfke Dansı’nda pek çok kadının öfkeli olarak damgalanmamak için bir tür duygusal uyurgezerlik içinde yaşadığını ileri sürer.


Başkalarının saldırganca tavırlarını görmediklerini, duymadıklarını veya fark etmediklerini söylerler. Oysa beyinleri, haksızlık karşısında derinlerden gelen o yoğun öfkeyi bir baraj gibi tutmakla meşguldür.


Bu enerji en çok yaratıcılıktan ve tutkudan eksilir.



Linkin Park ise meşhur Numb şarkısında hissizleşmeyi otoriter ebeveyn figürleri üzerinden işler. Ebeveyninin idealize ettiği kişi olmaya çalışırken özünü kaybeden genç, donukluğu son bir öfkeyle kırmaya çalışır:


“Kontrolü kaybetmekten korkuyorsun çünkü benden olmamı beklediğin her şey gözlerinin önünde paramparça oldu.”


Şarkı burada durmaz, nesiller boyu süren o hüzünlü döngüyü de ifşa eder:


“Artık anlıyorum; aslında sen de birinin hayal kırıklığıydın.”



Çocukken hayatta kalmak için öğrendiğimiz suskunluk, büyüdüğümüzde yakınlığı zorlaştırır.


İşin en acı tarafı ise bizi hissizliğe sürükleyen o keskin eleştirilerin ve nasihatlerin çoğunun "iyi niyetle" söylenmiş olmasıdır.


Kendi sevgilerinden emin oldukları için, karşılarındaki insanda açtıkları yarayı fark etmezler bile.


En güvenli olmasını beklediğimiz yerde kendimizi sürekli tetikte hissederiz. Sinir sistemimiz bir türlü dinlenemez.



Donuklaşmış hisler bir nehir gibidir. Bazen sadece güneşin yavaşça doğması ve suyun kendi akışını hatırlaması yeterlidir.


Hissizlikten çıkış yolu, fiziksel dünyayla kurulan küçük ve somut temaslarla başlar. Bedenin duyumsadığı en basit sıcaklık, nefesin doğal ritmi ya da sadece orada olduğumuzu hatırlatan fiziksel bir farkındalık; o aşılmaz görünen duygusal barajda küçük çatlaklar açar.


Duyguları isimlendirmek, onları kağıda dökmek ve güvendiğimiz insanlarla paylaşmak donmuş akışı yeniden hareketlendirir.



Linkin Park’ın bir gencin öfkesinde betimlediği o uyuşma hali, James Baldwin’in satırlarında yetişkin bir adamın sessiz kederine dönüşür.


Giovanni'nin Odası’nda sevgilisinden ayrılan David’in zihni utanç ve suçluluktan o kadar uyuşmuştur ki, kafasını "hissizleşmiş bir yaraya" benzetir. Taşıdığı ama o an hissedemediği tüm duygular adına şöyle mırıldanır:


“Biliyorum, bir gün tüm bunlar için ağlayacağım.”


Donan her şeyin bir çözülme vakti vardır; hislerimiz de istisna değildir.



Kaynaklar:

Rupi Kaur - Güneş ve Onun Çiçekleri

John Gottman, Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi

Harriet Lerner - Öfke Dansı

Bassel van der Kolk - Beden Kayıt Tutar

James Baldwin - Giovanni'nin Odası

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page