top of page
Ara

Hayat bazen tüm gücüyle vurur. Her şey darmadağın olduğunda, belirsizlik, hayal kırıklığı ve şok yaşarız.


Pema Chödron, en dipte olduğumuz anların aslında zihnimizi daha net, canlı ve yansız hale getirebileceğini söyler. Ama cesaretimiz kırıldığında bunu fark edemeyiz.


Keşiş ısrarla uyarır:


"Dünya kötüyle dolduğu zaman, bütün terslikler, bütün zorluklar aydınlanma yolu haline dönüştürülmelidir."


...


Bir şeyi kaybetmek, her şeyi kaybetmek demek değildir. Ama kırılganlığımız arttıkça buna inanırız.


Üstelik, bazı insanlar doğrudan özgüvenimizi hedef alır. Couderc’in yazdığı gibi, narsist manipülatörlerin ilk hedefi, kişinin sahip olduklarını unutturmaktır.


Her küçümseyici söylemin, alayın, eleştirinin, suçlamanın, tehdidin arkasında hareketsiz kılmak için “senin hiçbir gücün yok” mesajı yatar.


Clarissa Estes, başkalarının gücünü çalarak beslenenlere 'ışık hırsızı' der.


...


Işık hırsızları yakın tanıdıklarımız olabileceği gibi yöneticilerimiz de olabilir. Örneğin Estes’e göre Donald Trump bir ışık hırsızıdır.


Trump ikinci kez başkan seçildiğinde, sosyal medya gücünü muhalifleri susturmak için kullanır. Temel haklar üzerinden tehdit eder, korku yayar. Amaç bellidir: Halkın kalan yarısını çaresizliğe sürükleyerek mücadeleyi başlamadan bitirmek.


İnsanlar 'her şey bitti' derken, bir diğer yazar Rebecca Solnit tam tersini savunur. Halkına bir mektup yazarak kendi güçlerini fark etmeleri gerektiğini söyler.


...


Solnit’in mektubu, tam da umutsuzluğa teslim olmamak için yazılmıştır. Evet, durum kötüdür, bazı kazanımlar kaybedilecektir. Ama insanlar güçlerinden vazgeçmediği sürece her şey kaybolmaz:


"Onlar, senin gücünü unutturmak istiyor. Güçsüz hissetmeni, boyun eğmeni, her şeyi ayakları altına almalarına izin vermeni bekliyorlar. Ama sen bunu yapmayacaksın.


Pes etmiyorsun, ben de etmiyorum. Her şeyi kurtaramayacak olmamız, hiçbir şeyi kurtaramayacağımız anlamına gelmez.


Ve kurtarabileceğimiz her şey, kurtarılmaya değer."


Neyi sevdiğini hatırla


Solnit, en karanlık anlarımızda, ister yas tutalım, ister çığlık atalım, hikayedeki rolümüzü asla ve asla küçümsememiz gerektiği konusunda ısrar eder.


Hem ilginç, hem de umutlu bir iddiada bulunur. Kötülüğe karşı direniş günleri, iyi dostları ve sağlam prensipleri bir araya getirmek için mükemmel zamanlardır:


“Neyi sevdiğini hatırla. Seni neyin sevdiğini hatırla. Bu nefret dalgasında, sevginin ne olduğunu hatırla. Hissettiğin acı, sevdiklerinden kaynaklanıyor.”


...


Solnit’in en önemli tespitlerinden biri de devam etmek için iyi hissetmek zorunda olmadığımız gerçeğidir:


“Kalbin kırık olabilir, öfkeden delirebilirsin, ikisini de aynı anda yaşayabilirsin; arabanın içinde ya da bir uçurumun kenarında çığlık atabilirsin. Ama yarın kalkıp saksılarına su verebilir, üzgün birini arayabilir, yola devam etmek için neye ihtiyacın varsa onu kontrol edebilirsin.”


“Devam etmekten başka çare yok. Ama bu, kendini iyi hissetmek zorunda olduğun anlamına gelmiyor. Güneş açsa da yağmur yağsa da yürümeye devam etmelisin.”


...


Clarissa Estes de bütün zorluklara rağmen devam ettiğimizde, beklenmedik yardımlar alacağımızı müjdeler:


“İnsan veya toplum, ruhunu emen, ışıltısını söndüren, bilincini katleden, yaratıcılığını sömürenden kurtulmaya gerçekten karar verdiğinde, yardım o güne dek görmezden geldiği kaynaklardan gelir.”


Bunun basit bir nedeni var. Narsist manipülatörler, kurbanlarını yönetmek için onları yalnızlaştırırlar.


Buluşması istenmeyenler bir araya geldiğinde, yalnızlık dağılır ve kolektif güç doğar.


...


Solnit mektubunu “Kendine iyi bak!” diye bitirir.


“Ama unutma, kendinden başka bir şeye iyi bakmak, kendine iyi bakmanın en önemli yollarından biridir.”


“Çünkü sen, bu tek kader kumaşının içine dokunmuş on trilyon şeyle iç içesin. O kumaş bugün lekelerle kaplı, yırtıklarla dolu olabilir. Ama hala dokunuyor, onarılıyor ve temizleniyor.”


Her şey darmadağın olduğunda, bizi isyan ettiren de, umut veren de sevgimizdir.


Ve sevdiğimiz her şey, mücadele etmeye değer.



Kaynaklar:

Rebecca Solnit - A Piece for All Hard Times

Pema Chödron - Her Şey Darmadağın Olduğunda

Clarissa Estes - Kurtlarla Koşan Kadınlar

Clarissa Estes - How Bluebeard and Hitler Came To Power

PAscal Couderc - İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon

Psikolog Tara Brach, ergenliğe giren oğluyla bağ kuramayan bir danışanını anlatır. İçine kapanan çocuk, annesiyle her türlü iletişimi reddeder. Anne ise kendini tutamaz, çocuk üzerinde yararsız bir baskı oluşturmaya devam eder.


Brach, en çok hissettiği duyguları dile getirmesini istediğinde danışan, hem kendine hem de oğluna öfke duyduğunu kabul eder. Ayrıca oğlunun geleceğinden korkmaktadır. Fakat onu en çok ezen duygu, suçluluk hissidir.


“Sevdiğim herkesi hayal kırıklığına uğrattım,” der, sesi titreyerek.



Brach, danışanına bu suçluluğu ne zamandan beri taşıdığını sorar. Danışan gözlerini kapatır, derin bir nefes alır ve uzun bir bekleyişin ardından fısıldar:


“Oğlum, eski eşim, annem… Kendimi bildim bileli herkesi hayal kırıklığına uğratıyorum ve sevilmeyi hak etmediğimi düşünüyorum.”


Brach nazik bir tonda devam eder: “Neredeyse tüm hayatını sevgiyi hak etmediğin inancıyla yaşamak sence hayatını nasıl şekillendirdi?”


Danışan duraksar. Birden her şeyin ne kadar farklı olabileceğini hisseder ve ağlamaya başlar.



Brach, danışanın durumunu “ruh üzüntüsü” olarak tanımlar. Hayatımızı bambaşka şekilde yaşayabilirdik. Artık yaşayamayız ve geri kalan zamanımız da kısıtlı.


Bu gibi farkındalık anlarında içimizde yaşanmamış hayatların yasını hissederiz. Eğer bu yas duygusuna kendimizi açabilirsek, içimizden bir şefkat dalgası yayılır. Brach buna “affedici kalbin incelikli merhameti” der. Bu merhamet sayesinde kalan zamanımızı daha anlamlı geçirecek eylemlere geçme gücünü buluruz.


Ama bazen suçluluk öyle ağırdır ki, o affedici kalbin incelikli merhametini duyamayız. Aynı kısır döngüye hapsoluruz.



Aldous Huxley, suçluluk duygusunun geleceğimizi nasıl sabote edebileceğini Cesur Yeni Dünya kitabının önsözünde gösterir:


“Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiğince düzeltin ve bir daha yapmamaya çalışın. Ama hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin.”


“Çünkü temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.”


Suçluluk bazen ders almamızı sağlar. Ama kontrolü ele geçirirse, Huxley’in dediği gibi, çamurda yuvarlanmayı arınmak sanırız.


Öğren, Affet ve Devam Et


Kronikleşmiş suçluluk duygusu sadece ilişkilerimizi değil, finansal kararlarımızı bile etkiler. Nobel ödüllü Daniel Kahneman’a göre, pişmanlığa duyarlı insanlar en kötü kararları verir:


“Bir insanın suçluluk hissetme potansiyeli ne kadar fazlaysa, yanlış zamanda yanlış hamle yapma ihtimali de o kadar yüksektir.”


Kahneman, bu tip insanların kendilerine iyi tavsiyeler veren finans danışmanlardan bile uzaklaşabildiğini söyler. Çünkü suçluluk derinlerde, kendini cezalandırmak ister.



Araştırmalar kendilerini sert bir şekilde suçlayan insanların iyi bir terapi sürecini yarıda bırakabildiğini gösterir. Neden Böyleyim, Nasıl Değişebilirim’de şöyle yazmıştım:


“Çünkü sürekli kendine saldıran bir sistem, iyileşmek için gereken enerjiyi bulamaz.”


Kendini cezalandırmak isteyen suçluluk duygusu, kişiyi içten içe, iyi olmayı hak etmediğine bile inandırabilir. Bu nedenle iyi hissetmeye başladığında süreci sabote edebilir.


Bu bağlamda Antik Romalı Plautus haklıdır; suçluluk duygusunun bilincinde olan bir insanın zihninden daha sefil bir şey yoktur.



Sürekli kendine saldıran bir sistem anlamlı bir hayat için adım atamaz. Hannah Arendt’in etkileyici bir şekilde özetlediği gibi, dünün üzüntüleri ve yarının endişeleriyle donatılmış bir kalpten, bugün için bir şey beklemememiz gerekir.


Hannah Arendt, Hegel’e atıfta bulunarak şöyle der: Anlamak insanın gerçeklikle uzlaşma yoludur; asli olarak dünyayla barışmayı hedefler.


Ancak zihin barışı sağlayamazsa, kendine saldırmaya devam eder.


Yani, geçmişin etkilerinin farkına varmamız yetmez; geçmişle uzlaşmamız da gerekir.



Brach’ın danışanı, kendini suçlama baskısından kurtulunca hem öfkesi hem de korkusu azalır. Bu sayede küçük adımlarla da olsa ergen oğluna daha güvenilir bir alan açmayı ve onunla iletişime geçmeyi başarır.


Anlamak, gerçeklikle uzlaşma yoludur.


Clarissa Estes, her birimizin içinde “yaşlı bir şifacı” bulunduğunu söyler. Ama sadece gerçekliği kabul ettiğimizde işini yapar.


Gerçeklikle barıştığımızda, ruhumuzun “yaşlı şifacısı” bize ikinci bir şans vermekle kalmaz, “affedici kalbin incelikli merhameti” ile daha anlamlı bir hayat yaşamamızı da sağlar.



Kaynaklar:

Tara Brach - True Refuge

Emre Özarslan - Neden Böyleyim, Nasıl Değişebilirim?

Daniel Kahneman - Four Keys to Better Decision Making

Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya

Hannah Arendt - Geçmişle Gelecek arasındaki Boşluk

Clarissa Estes - Kurtlarla Koşan Kadınlar

Gabriel García Marquez, Kolera Günlerinde Aşk’ta Doktor Urbino’nun otuz yıllık evliliğinde en büyük kavganın bir sabun parçasından çıktığını anlatır. Küçük bir tartışma, neredeyse bir boşanmayla sonuçlanır.


Marquez, bize herkesin bildiği ama unuttuğu bir gerçeği fısıldar: Evlilikte büyük hatalardan kaçınmak nispeten kolaydır. Asıl zor olan, bir türlü kapanmayan, biriken o küçük sıyrıklardır.


Hepimiz biliriz bunu. Ama görmezden geliriz. Ta ki “benim başıma gelmez” dediğimiz, başımıza gelene dek.



Peki, neden görmezden geliriz bu küçük çatlakları? Neden herkes için geçerli olan kurallar, kendi hayatımızda işlemezmiş gibi davranırız?


Chris Williamsson, bunlara “öğretilemeyen dersler” der.


Mesela, “Her şeyin başı sağlık” deriz, ama kendimizi hasta olana kadar yorarız. “Sevdiklerine vakit ayırmazsan pişman olursun” deriz, ama sevdiklerimizi sık sık ikinci plana atarız.


Sanki bu kurallar başkaları için geçerlidir, bizim için değilmiş gibi davranırız.



Irvin Yalom’a göre, bu “muafiyet” hissi, “özel olduğumuza” dair inancımızdan kaynaklanır. Bu inanç, bizi ölümlülüğün soğuk yüzünden korur:


“Herkes ölür ama ben ölmem.” Ölüm, hastalık ya da başarısızlık hep başkalarının başına gelir.


Yalom, gözlerindeki sorun için doktora gittiğinde, “Senin yaşında bu normal” sözünü duyunca isyan eder: “Ne normali? Senin için bir takvim olabilir ama benim için bir takvim yok!”


Elbette doktorun haklı olduğunu bilir. Ancak, kendini 'özel' ve 'dokunulmaz' gören inancı, yaşlanmanın kaçınılmazlığıyla yüzleşmesini zorlaştırır.



İvan İlyiç’in Ölümü’nde bu inancın en çarpıcı örneğini görürüz. Ölümcül hastalığa yakalanan İvan, derste gördüğü mantıktan yola çıkar:


“Caius bir insandır, insanlar ölümlüdür, o halde Caius da ölümlüdür.”


Bu, Caius'a uygulandığında hep doğru gibi görünür, ama kendisine uygulandığında kesinlikle öyle görünmez. İvan sayıklar:


“Caius annesinin elini öyle öpmüş müydü hiç, elbisesinin ipeği onun için de böyle hışırdamış mıydı? Caius öyle aşık olmuş muydu? Caius gerçekten ölümlüydü ve onun ölmesi doğruydu; ama ben ölemem. Bu çok korkunç olurdu.”


Özel olma hissinin baskısı


Irvin Yalom’a göre özel olduğumuza dair inanç kendini farklı şekillerde gösterebilir. Bunlardan biri kişisel dokunulmazlığımıza inanmaktır.


Sosyal medyada, gazetelerde, televizyonda gördüğümüz felaketlerin hep başkalarının başına geleceğine inanırız.


Kişisel dokunulmazlığımızın bir mit olduğunu anladığımızda ise ilk tepkimiz inkar olur. “İnkar,” der Yalom, “hayat tehdidiyle bağlantılı olan anksiyeteyle başa çıkma çabasıdır, fakat aynı zamanda kişinin kendi dokunulmazlığına olan derin inancın da bir işlevidir.”



Bu inanç kendini saplantılı kişisel gelişim ve işkoliklikle de gösterir.


Kapitalist rekabetçiliğin de etkisiyle, durduğumuzda var olmuyormuş gibi hissederiz. John Maynard Keynes’in dediği gibi, bu saplantılı ilerleme arzusu, aslında sahte bir ölümsüzlük arayışıdır.


Ama bir gün ayrılık, işten çıkarma, sağlık sorunu gibi nedenlerle durmak zorunda kalırız. O zaman hayat bize sorar:


“Tam olarak nereye ilerlediğini düşünüyordun?”



En çok da romantik ilişkilerimizde yaralar bizi bu inanç. Sevilmenin, anlaşılmanın “koşulsuz” olmasını bekleriz.


Doktor Urbino, “Yaşamda gereksinim duyduğum tek şey, beni anlayan birisi” der sık sık. Ama anlaşılmak için hiçbir şey yapmaz. Duygularını saklar, eşine mesafelidir, her şeyi mantıkla çözmeye çalışır. Eşinden çok papağanına ilgi gösterir.


Bir kere bile dünyaya eşinin gözünden bakmaz.


Çünkü, kendini özel biri olarak gördüğü için anlaşılmak için vardır. Anlamak için değil.



Hayat, bir bakıma, özel olmadığımızı idrak etme sürecidir.


Ve paradoksal bir şekilde, özel olmadığımızı kabul ettiğimizde, özel olmaya başlarız.


James Hollis’in dediği gibi, o zaman anlarız ki, uyum sağlamak ya da başkalarına örnek olmak için değil, tüm benliğimizle var olmak için buradayız:


“Sıra dışı, kusurlu, belki tuhaf, ama eşsiz bir parçayız varoluşun büyük mozaiğinde…”



Kaynaklar:

Gabriel Garcia Marquez - Kolera Günlerinde Aşk

Irvin Yalom - Varoluşçu Psikoterapi

Leo Tolstoy - İvan İlyiç'in Ölümü

James Hollis - What Matters Most

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page