top of page
Ara

Neden “başarılı” bir hayat, sıklıkla boşluk duygusuyla sonuçlanır?


Viktor Frankl, "İnsanın Anlam Arayışı" adlı eseriyle milyonlara ilham olduğunda, öğrencileri bu başarısının sırrını sorar.


"Başarıyı hedeflemeyin.” diye yanıt verir Frankl.


Ona göre başarı ve mutluluk, yetenek ve değerlerimize sadık kaldığımızda kendiliğinden ortaya çıkar. Onları takıntıya dönüştürdüğümüzde ise yaşamın özünü kaybederiz.



Oysa başarılı olma telaşı artık her günün odak noktasında.


“Bugün ne başardım?” sorusu “Bugün ne kadar değerliyim?” hatta “Bugün ben kimim?” sorusuna dönüştü.


Sadece başarıya odaklanınca, içimizden gelen arzularla temasımız kesildi.


Johan Hari’nin dediği gibi, yapılacaklar listemizle özdeşleştikçe kim olduğumuzu unuttuk.


Sık sık “Ben ne istediğimi bilmiyorum” krizlerine giriyoruz. Çünkü ortada sadece performans kalıyor. Bir “ben” kalmıyor.



Alain de Botton’a göre bu başarı baskısının temelinde, toplumların sahte bir meritokrasi inancıyla yaşaması yatıyor. Sosyal medyada gördüğümüz birkaç mucize başarı hikayesi, herkese eşit fırsat sunulduğu yanılgısını doğuruyor.


“İstediğin her şey olabilirsin!” diyen sistem aslında “istediğin şey olamadıysan bütün suç sendedir!” diye fısıldıyor.


Başarı bireysel çabaya indirgendiğinde, başarısızlık da kişisel bir ahlaki eksiklik, tembellik, isteksizlik, arzusuzluk gibi algılanıyor.


Bu da insanı kendini acımasızca suçlamaya itiyor.



Sürekli başarısını sorgulayan kişi, dünyaya da böyle bakıyor. Kendini sürekli bir karşılaştırma içinde buluyor.


Herkes birbirinin değerini bir iki saniyelik değerlendirmeyle belirliyor.


Bu hızlı yargılama süreci de bizi yapmacıklık kültürünün içine atıyor. Statümüzü kaybetmemek ya da yükseltmek için sürekli -mış gibi yapıyoruz.


Çalışıyormuş gibi, eğleniyormuş gibi, önemsiyormuş gibi, okuyormuş gibi, anlıyormuş gibi yapıyoruz.


Ve en kötüsü, buna kendimizi de inandırıyoruz.


Daha doğru tanımlar


Çabalamak elbette önemli ama çoğu zaman yetmez. Ekonomik altyapılar, tesadüfi avantajlar göz ardı edildiğinde, başarı adaletsizliğin üstünü örten bir peri masalına dönüşür.


Bugün otuzlu yaşlara kadar yaşayıp yaşamayacağımızı belirleyen en güçlü faktör, ne yazık ki, nerede ve ne zaman doğduğumuz.


Bugün ev sahibi olup olamayacağımızı belirleyen en önemli faktör ebeveynlerimizin kim olduğu.


Şansın etkisini kabul etmek, çabadan vazgeçmemize değil, daha gerçekçi ve kendimize karşı daha anlayışlı olmamıza yarar.



Üstelik çabalarımızın çoğu aslında istemediğimiz bir hayat içindir. James Hollis’in yazdığı gibi, toplum bize zenginliğin, iktidarın, şöhretin hatta başkalarının 'asil' diye sunduğu amaçların peşinden gitmemizi söyler ama bütün bunlar ruhumuzdaki o boşluğu dolduramadığında, bizden geriye ne kalır?


İçsel çürüme.


Hayatın en derin sorularına yüzeysel cevaplarla yetinen insanlara dönüşüyoruz.


Çabalıyoruz, yoruluyoruz ama başarsak bile bomboş hissediyoruz. Çünkü uğruna savaştığımız hayal bize ait değil.



Kendimizi bize anlam katmayan bir ölçüyle değerlendiriyoruz. Bu nedenle Frankl, başarıyı para ve statü ile sınırlamak yerine kendi “başarı” tanımımızı yapmamız gerektiğini söyler.


Örneğin şu soruları sorabiliriz:


- Değerlerime uygun bir şekilde yaşıyor muyum?


- Gün içinde çok fazla rol yapmak zorunda kalıyor muyum?


- Sevdiğim insanlarla bağ kurabiliyor muyum?


- Duygu ve düşüncelerimi özgürce ifade edebiliyor muyum?


- Yaşantımda anlam bulabiliyor muyum?


- İç huzurumu sağlayabiliyor muyum?



Viktor Frankl, hayatın bazen kendi kendine olmasına izin vermemiz gerektiğini söyler. Ama kontrolü tamamen bırakarak değil, başarıya odaklanmayarak:


“Bilincinizi dinlemenizi ve bilinçaltınızın sizden yapmanızı istediği şeyi yerine getirmek için elinizden geleni yapmanızı istiyorum. O zaman, uzun vadede —uzun vadede diyorum!— başarı sizin peşinizden gelecektir, çünkü başarıyı düşünmeyi unutmuşsunuzdur.”


Belki de başarıyı, peşinden koştuğumuz bir kaçak değil, değerlerimizle ve yeteneklerimizle anlamın peşinde yürürken bize katılan sessiz bir yoldaş olarak düşünmeliyiz.



Kaynaklar

Viktor Frankl - İnsanın Anlam Arayışı

Alain de Botton - Statü Endişesi

Johan Hari - Çalınan Odak

James Hollis - The Middle Passage

Dünyanın yükü ağır gelir bazen.


Almanca’da "Weltschmerz", yani “dünya ağrısı” zihnimizde kurduğumuz ideal dünya ile karşılaştığımız gerçeklik arasındaki uçurumdan doğan derin hayal kırıklığını anlatır.


Her şey yolundayken bile içimizde bir hüzün taşırız.


Özellikle toplumsal adaletsizlik, zalimlik ve bencillikle karşılaştığımızda dünya ağrımız da artar.



Weltschmerz, çoğu yazarın ilham kaynağıdır. Örneğin Steinbeck şöyle yazar:


“Hani, dünyanın verdiği acı bütün ruhunuzu bir gaz gibi kaplar da umutsuzluğa kapılırsınız ve sizi üzen olayı arar, ama bir şey bulamazsınız.”


Steinbeck’e göre, bu özlemli hüzünle tanışma çocuklukta olur. Dünyanın adaletsizliğini, yetişkinlerin çaresizliğini fark eden çocuk bir daha kendini asla güvende hissedemez.


“Tanrılar düştüler mi tam düşerler” diye yazar Steinbeck; “çocuğun dünyası bir daha eski bütünlüğünü kazanamaz artık.”



Yazar Ray Bradbury de erken yaşta yorgun düşmüş ruhlardandır. Hayatın başında üstesinden gelemediğimiz hayal kırıklığının bütün hikayemizi şekillendirdiğini dile getirir:


“Bazı çocuklar daha kolay yaralanır, daha çabuk yorulur, daha çabuk ağlar, daha uzun süre hatırlar ve dünyadaki herkesten çok daha erken mutsuz olurlar. Biliyorum, çünkü ben de onlardan biriyim."


Bu erken yorgunluk ve hüzünlü bakış, hayat boyu tüm seçimlerimize siner.


Kimse anlamaz sahip olduklarımıza rağmen içinde yaşadığımız düş kırıklığını.



Weltschmerz’i en karanlık haliyle yaşayan edebiyatçı kuşkusuz Osamu Dazai’dir.


Dazai, onu intihara sürükleyen olaylar silsilesinin en başına basit bir fark ediş koyar. Henüz çocukken yetişkinlerin sahteliğini fark etmiş ve bu bilgiyi hayatı boyunca yok sayamamıştır:


“Küçüklüğümden beri insanlar sürekli şanslı biri olduğumu söylüyor. Ama bana sorarsanız cehennemde gibi hissediyorum.”


“Bana şanslı olduğumu söyleyenlerse benimkiyle kıyaslanamayacak kadar mutlu görünüyorlar.”



Siyasetin dünya ağrısı


Ülkemizde en çok siyaset sayesinde karşılaşırız Weltschmerz’le. Her şeyin geliştiğini, gelecekte adil bir ülkede yaşayacağımıza inanırız. Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı’nın baş karakteri Murşit gibi:


“Gençliğini dolduran gelecek hayalinin gerçekleşeceği ülke hiç var olmamış. Var sanmıştı. Varmanın yıllarını alacağını ama sonunda hiçbir şey yapmasa bile varacağını sanmıştı. Yanıldığını anlaması için yaşlanması gerekti.”


Zaman geçer, biz büyürüz, ama haysiyetli bir yaşam hayali biz fark etmeden eriyip gider.



Oysa kimilerine göre dünya eskisinden daha adil. Steven Pinker, Doğamızın İyilik Melekleri adlı kitabında dünyada zalimliğin ve şiddetin giderek azaldığını verilerle ortaya koyar.


Ama vicdanımızın evrimi, dünyanın ilerleyişinden daha hızlıdır. Eskiden norm sayılan şeyler, örneğin çocukları azarlamak ya da hayvanlara kötü davranmak, artık ahlaki olarak suç sayılır.


Ve sosyal medya sayesinde onlara daha sık ve daha dramatik şekillerde maruz kalıyoruz.


Bu yüzden dünyanın ağrısından kaçamıyoruz.



Alaycılık, yorgun ruhların zırhıdır. Sürekli kırılan kalp, sonunda kendini savunmayı öğrenir.


Adaletsizliğin yarattığı hayal kırıklığı birçok duyarlı insanı alaycılık maskesi takmaya zorlar.


Bir noktadan sonra yaşamaktan çok anlatmaya başlarlar. Dünya ile arasına hüzünlü bir mesafe koyar, bu mesafe sayesinde hem nefes alır hem de mizahi bir perspektiften bakmayı öğrenirler.


Ünlü komedyen George Carlin’in dediği gibi:


“Herhangi bir alaycının yüzeyini kazıyın, altında hayal kırıklığına uğramış bir idealist bulursunuz.”



Dünyanın ağrısı ahlaki bir miskinlik olarak çöker üstümüze. Umursamazlık zannederiz ölümümüzü.


Bu yüzden Dazai hayat hikayesine “İnsanlığımı Yitirirken” adını verir. Yaşadığı her hayal kırıklığıyla kendinden biraz daha uzaklaşırken, geriye bir uyarı bırakır:


Dünyanın ağrısı ne kadar yoğun olursa olsun, insanlığımızı yitirmemeliyiz.


Belki o dünya hiç var olmayacak. Ama onu arayıp uğruna mücadele ederek hem dünyamızı daha yaşanır kılar, hem de ona kendi izimizi bırakırız. Böylece asla yitmeyiz.



Kaynaklar:

Frederick C. Beiser - Weltschmerz: Pessimism in German Philosophy, 1860-1900

Osamu Dazai - İnsanlığımı Yitirirken

Ayfer Tunç - Dünya Ağrısı

Steven Pinker - Doğamızın İyilik Melekleri

John Steinbeck - Cennetin Doğusu

Ray Bradbury - Karahindiba Şarabı

Liyakatsizlik sadece adaletsizlik yaratmaz; insanın emeğini, anlamını ve ruh sağlığını da zedeler.


Çünkü insan, emeğini sadece para kazanmak için bir amaç olarak değil, dünyayla anlam kurma biçimi olarak da yaşar.


Emeklerimiz görmezden gelindiğinde, ya da yetersizliğin ödüllendirildiğini gördüğümüzde, kendi çabamızda anlam bulmamız zorlaşır.


Anlam kaybı zamanla ruhsal bir çöküntüye dönüşebilir.



Anlam konusunda araştırmalar yapan Martela ve Pessi, “anlamlı bir işin” üç kriteri olduğunu söyler:


1. Değer taşıma: Yaptığımız işin kendisine ne kadar değer veriyoruz?


2. Kendini gerçekleştirme: Yaptığımız işte kendimizi ne kadar ifade edebiliyor, potansiyelimizi ve bireyselliğimizi nasıl yansıtabiliyoruz?


3. Büyük bir amaca hizmet etme: Yaptığımız iş, topluma ve dünyaya ne kadar hizmet ediyor?


Liyakatsiz bir sistem, üç kriterde de anlam kaybına ve psikolojik sorunlara yol açar.


Değer taşıma:


Martela ve Pessi’ye göre sadece “bir iş” yapmak istemeyiz; yaptığımız işin değerli, önemli ve yapılmaya değer olduğuna inanmak isteriz.


Çalıştığımız yerde becerilerimizin değil de, torpilin, yakın ilişkilerin, yalakalığın, siyasi perspektifin rol oynadığına inandığımızda, yaptığımız işin doğasına olan inancımız sarsılır.


Böyle bir ortamda başarılı olduğumuzda bile içimizde tatsız bir kuşku kalır geriye.


Ve bu kuşku, bazen başarının kendisinden bile daha yıpratıcı olabilir.


Kendini gerçekleştirme:


Becerilerimizin ve emeğimizin görülmediği bir sistemde, kendimizi gerçekleştirmek şöyle dursun, zamanla kendi potansiyelimizin ağırlığı altında ezilmeye başlarız.


İleriye atabileceğimiz ama atmamıza izin verilmeyen her adım, kendimizi suçlamamıza neden olur.


Potansiyelimizin peşinden gitme arzusu, yerini tiksintiye, yabancılaşmaya ve sessiz ama öfkeli bir kabullenişe bırakır.


Büyük bir amaca hizmet etme:


Liyakatsiz sistemlerde insanlar "toplumun iyiliği" için değil, belirli kişisel/grupsal çıkarlar için görevlendirilir.


Kamuya hizmet eden pozisyonlar, kamu yararına hizmet etmek yerine belirli zümrelerin çıkarını gözeten araçlara dönüşür.


Dolayısıyla böyle bir ortamda çalıştığımızda bazen "sistemin parçası olarak kötülüğe hizmet ettiğimizi" bile düşünebiliriz.


Yani, iyilik yapma arzusumuzun yerine vicdan azabı gelir, ahlaki pusulamız sapar.



Liyakatsiz bir sistemde çalışmanın en ağır sonucu ise her gün mantık dışı görevlere boyun eğmektir.


Dunning Kruger Etkisi üzerine yapılan çalışmalara göre, önemli bir mevkiye ulaşmak için çaba harcamamış kişiler, yeterliliklerini hiç test etmedikleri için bulundukları mevkiyi gerçekten hak ettiklerine inanırlar.


Kendilerini gerçekten yeterli, donanımlı ve uzman olarak görürler.


Charles Darwin’in dediği gibi, cehalet çoğu zaman bilgiden daha fazla özgüven üretir.



Liyakatsizliğin yöneticilerin basiretsizliğinden kaynaklandığını zannedebiliriz. Oysa bu, çoğu zaman doğru değildir.


Koşulsuz itaatin beklendiği sistemlerde liyakat önemsenmeyebilir, hatta bazen hiç istenmez.


Bu noktada Arendt’in totaliter rejimlere dair gözlemi çok çarpıcıdır:


“Totalitarizm, iktidara gelir gelmez, görüşlerine bakmaksızın tüm birinci sınıf yeteneklerin yerine, zekadan ve yaratıcılıktan yoksun ama sadakatlerini garantileyecek kadar kafadan çatlakları ve aptalları koyar.”



Psikolojik sorunlarımızı çözmek için geçmişimize bakar, kırılganlıklarımızın kökenlerini bulmaya çalışırız.


Ama belki de en büyük psikolojik sorunumuz çevremizdeki adaletsizliğin, pespayeleğin, liyakatsizliğin karşısında kendimizi çaresiz, etkisiz ve samimiyetsiz hissetmemizdir.


Çünkü birçoğumuzu tüketen iş değil, anlamını kaybetmiş emektir.


Liyakatsiz bir ortamda ruh sağlığımızı korumanın ilk adımı, sistemdeki çarpıklığı kişisel yetersizliğimiz sanmaktan vazgeçmek ve emeğimizin değerine sahip çıkabilmektir.



Kaynaklar:

Frank Martela, Andre Pessi - Significant Work Is About Self-Realization and Broader Purpose: Defining the Key Dimensions of Meaningful Work

Frank Martela, Steger - The three meanings of meaning in life: Distinguishing coherence, purpose, and significance

Hannah Arendt - Totalitarizmin Kaynakları 3: Totalitarizm

David McRaney - You Are Not So Smart

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page