top of page
Ara

Yaşamak, batacağı baştan belli olan bir tekneyle denize açılmaya benzer. Ölümsüz şair Li Bai’nin dizeleri, varoluşun kaçınılmaz geçiciliğini yalın bir zarafetle anlatır:


Kuşlar gökyüzünden kayboldu,


bulut şimdi süzülür.


Dağla birlikte oturuyoruz,


ta ki sadece dağ kalana dek.


Yine de her şeyin geçici olduğu bir dünyada kalıcı ve sabit limanlar ararız. Buda’ya göre acımızın temel kaynağı geçicilik değil, belirsizlikten kaçmak için uydurduğumuz sahte güvencelerdir.



Her şeyin değişim içinde olduğu bir dünyada sabitlik beklentisi elbette çatışma yaratır. Pema Chödrön, varsaydığımız sahte güvencelere “sabit kimlikler” adını verir.


Yani kendimiz ve dünya hakkında iyi, kötü, değerli, değersiz sabit yargılara sahip oluruz:


“Başarılı olmalıyım,” “Her zaman mutlu olmalıyım,” “İnsanlar beni her zaman onaylamalı,” “Her şeyi kontrol etmeliyim,” “Onlar kötü.” “Biz iyiyiz.”


Hayatımız, bu sabit kimliklerin birer birer çöktüğüne tanıklık etmekle geçer. Peki, bu yıkımlar karşısında nasıl bir tavır almalıyız?



Chögyam Trungpa’ya göre hayal kırıklıkları kutlanmalıdır; çünkü yıkılan şey, gerçekliğine inandığımız kırılgan varsayımlardır.


Çünkü insan, kendisi ve dünya hakkındaki sabit yargılarını bırakmak, yani bildiklerini unutmak zorunda olan bir canlıdır.


Bu paradoksal durumu en iyi ifade edenlerden biri de Zen ustası Dögen'dir:


“Buda’nın Yolu’nu çalışmak, kendini çalışmaktır. Kendini çalışmak, kendini unutmaktır. Kendini unutmak, sayısız şeyin seni gerçekleştirmesine izin vermektir.”



Dögen’in bahsettiği “kendini gerçekleştirmek” bugün okuduklarımıza hiç benzemez.


Günümüzde popüler kültür ve kişisel gelişim söylemi, “kendini gerçekleştirme”yi çoğunlukla irade ve zorlama kullanılarak yapılan içe dönük bir kazı, bir “öz” arayışı olarak sunar. Oysa Zen geleneği, bu arayışın tam tersini, “kendini bırakmayı” öğütler.


Pema Chödrön de ustasıyla hemfikirdir:


“Her şeyin dayanıksızlığını kabullenip bu değişken duruma daha iyi uyum sağladığımızda aydınlanırız; yani gerçek doğamıza, özümüzdeki iyiliğe uyanırız.”



Aydınlanmanın yolu, sandığımız gibi "çözüm" arayışıyla değil, gerçekliğin kabulüyle başlar. Yalnızca çözüm aramakla kalmayız, çözümü hak ettiğimize de inanırız. Oysa çözümler de geçicidir:


“Çözümden daha iyisini hak ediyoruz. Hak ettiğimiz şey, doğuştan gelen mirasımız olan 'orta yol'dur: Paradokslar ve belirsizlikler karşısında dingin kalabilen, açık bir zihin halidir bu.”


Chödrön, belirsizliği aşmanın tek yolunun ona direnmekten vazgeçmek olduğunu söyler ve bu kurtuluşa çarpıcı bir isim verir:


"İnsan olmanın kaçınılmaz muğlaklığına karşı mücadele etmekten kurtuluş."



Kendimizi belirsizliğe bırakmak, bilinçsizce yaşamak anlamına gelmez. Aksine Chödrön, çözümlerle değil, üç temel prensiple yaşamamız gerektiğini söyler:


Bunlardan ilki Pratimoksha’dır: Eylemlerimizle, sözlerimizle ve düşüncelerimizle kendimize ve başkalarına zarar vermemek için elimizden geleni yapacağımıza dair ettiğimiz bireysel etik yeminidir. Bu, disiplin yoludur.


İkincisi Bodhisattva’dır: Kalbimizi ve zihnimizi açık tutmaya, tüm canlıların acısını dindirme niyetiyle şefkati ve bilgeliği beslemeye söz veririz. Bu, başkalarının özgürlüğü için yaşama kararlılığıdır.



Üçüncü prensip ise Samaya’dır: Samaya, kalmaktır; kaçış rotamızı hazırlamamak, alternatif aramamak, şeyleri daha sonra yapmak için bol zaman olduğunu düşünmemek anlamına gelir.


Gerçekliği olduğu gibi, yargılamadan, ayrım yapmadan kucaklamaya söz veririz.


İyi ya da kötü fark etmez, her şey uyanışa giden birer kapıdır.


Ama bulunduğumuz çağda, geçicilik hızlandıkça, belirsizliğe tahammülsüzlüğümüz de artıyor. Haklı olarak, zemin olmayan bir dünyada sabitlik istiyor ve gerçeklik yerine yanılsamaları seçiyoruz.



Belirsizlikten kaynaklanan ve günümüzü cehenneme çeviren kaygılarımız da aynen dünyanın hızı gibi gelip geçmiyor mu? Bu noktada, Eckhart Tolle’ye atfedilen söylemi hatırlamadan edemeyiz:


“Hayatının büyük kısmını kaplayan korkularından ve arzularından geriye ne kalacak? Doğum ve ölüm tarihimizin arasına sıkışan küçücük bir tire.”


Li Bai’nin kuşları, bulutları, dağları ve biz…


Belki de kendimizi gerçekleştirmek, hayatı çözülmesi gereken bir problem değil, tanıklık etmemiz gereken bir mucizeler bütünü olarak görmekle başlar.



Kaynaklar:

Pema Chödrön - Krokmadan Yaşamak

Pema Chödrön - Her şey Darmadağın Olduğunda

Dögen - Shobogenzo

Li Bai - Oxford Reference

James Hollis’in aktardığı bir vakada, adam, ölüm döşeğindeki babasına neden hiç yakınlaşamadıklarını sorar.


Babası başlar saymaya; “On yaşındayken oyuncağın klozete düştüğünde, onu kurtarmak için nasıl uğraştığımı hatırlamıyor musun?”


Liste böyle uzayıp gider.


Adam hastaneden özgürleşmiş biri olarak çıkar. Yıllardır kurtulamadığı değersizlik duygusunun asıl kaynağını, yani babasının sevme beceriksizliğini, o gün anlar.


...


Bazen eksikliğini duyduğumuz ilgi, sevgi, başarı, güç açlığı aslında onlara sahip olmadığımızdan değil, aksine, sahip olduklarımızı özümseyememizden kaynaklanır.


Bir anlamda Tibet Budizmi’nde adı geçen, bir türlü doymayan Aç Hayaletler’e benzeriz. Bu hayaletlerin dağ kadar geniş mideleri ama bir iğneden daha ince boğazları bulunur.


Dünya onlara bütün nimetlerini sunsa da pek azını özümseyebilirler.


Her lokmada acı çekerler, çünkü aslında geçmişe dönmek isterler.



Kronikleşmiş açlık, bugün beslenememiş olmaktan değil, geçmişte “Öteki” tarafından doyurulmamış olmaktan kaynaklanır.


Hollis’in zor şartlarda yetişmiş bir danışanı, bugün her şeye sahip olsa da, başkalarını kıskanmaya devam ettiğini söyler:


"Ben, kendi dolu halini bir başkasında gören o yokluğum."


Ama geçmişi yeniden yaşayamayız. “İçsel boşluğu sihirli biçimde dolduracak Öteki’nin asla gelmeyeceğini fark etmek acı verici olabilir,” der Hollis, “yine de iyileşme yolculuğu burada başlar.”



Hepimiz, ruhumuzun besin maddesi olan ilgiye, sevgiye, önemsenmeye, şefkate açız. Görünmek, duyulmak, anlaşılmak isteriz. İhtiyaçlarımız karşılanmadığında sorun yaşar, taleplerde bulunuruz.


Ve bu, sağlıklı olandır.


Sağlıksızlık, Öteki'ne duyulan doğal ihtiyaçların kontrolden çıktığı durumlardır.


Kimse hayattan yara almadan kaçamaz. Bu yaralar elbette kırılganlıklar oluşturur. Ama kronikleşmiş açlık, kırılganlıklara sahip olduğumuzda değil, kırılganlıklar bize sahip olduğu anda yoğunlaşır.



Bazen, yetişkinlik krizi dediğimiz, açlık hissine yönelik bir protestodur.


Annesinden sürekli “babanı geçmelisin” mesajları alan bir çocuk, büyüdüğünde kariyer olarak babasını geçer. Ama tuhaf harcamalar ve bağımlılıklar nedeniyle iflasa sürüklenir.


James Hollis, bu durumu şöyle yorumlar:


“Yetişkinlik hayatı, dışarıdan bakıldığında mantıklı ve özgür bir bireyin seçimi gibi görünse de, aslında Öteki’nin yarattığı ezici baskıya boyun eğiş ve bilinçdışı bir isyanın, başarısızlıkla ifade bulan pasif-agresif bir protestonun ürünüdür.”



Ve bazen kriz hayat kurtarır. Hayatı boyunca güç, başarı ve kontrol açlığı çeken birçok erkek, duygulardan kaçınmaya ve içgüdüsel bilgeliği görmezden gelmeye şartlanır. Zamanla hem kendine hem de ‘Ötekilere’ yabancılaşır.


Krizle yüzleşmezse, sonunda Philip Larkin’in tarif ettiği adamlardan biri haline gelir:


“Noel’i bekler gibi ilk kalp krizlerini bekleyen erkekler; taahhütlerin, yükümlülüklerin ve mecburi ritüellerin ağırlığı altında çaresizce sürüklenerek, yaşlanmanın ve acizliğin kararan caddelerine giren; bir zamanlar hayatı tatlı kılan her şeyin terk ettiği erkekler.”



Budist keşiş Thich Nhat Hanh sorunun köksüzlük hissinden kaynaklandığına inanır. Keşiş, Aç Hayaletler’in kendilerini yeniden köklü hissetmeleri için köylerinde dört haftalık bir pratik yaptıklarını söyler:


“İki hafta boyunca, nefes alırken beş yaşındaki kırılgan halinizi düşünün. Nefes verirken de o çocuğa gülümseyin.”


“Sonraki iki hafta boyunca, nefes alırken annenizin ve babanızın beş yaşındaki hallerini düşünün ve nefes verirken de o çocuklara gülümseyin.”


Çünkü belli ki, onlar da aç hayalettiler; bu nedenle sizi besleyemediler.



Açlık çektiğimize inanmamız, gerçekten yoksun olduğumuz anlamına gelmez.


The Cure’ın şarkısında dediği gibi; “Her lokmayla birlikte şüphe arttığında / Azı çok yapsak bile doyuramayız içimizdeki aç hayaleti.”


Bu hayaletle barışmanın bir yolu var mı?


Hollis, nihai çözüm olarak bireyselleşmeyi önerir. “Unutmayın,” der psikanalist, “hepimizin içinde zaten hazır bir yoldaş bulunuyor.” Ama bireyselleşmek, yalnızlaşmak demek değildir:


“Öteki ile en samimi ilişkimizi, kendi içimizde başkalarından beslenmeye ihtiyaç duymayacak kadar gelişerek veririz.”



Kaynaklar:

James Hollis - The Middle Passage

James Hollis - The Eden PRoject

Thich Nhat Hanh - Helping Hungry Ghosts

Philip Larkin - All What Jazz

The Cure - Hungry Ghost

“Talihsizliklerin içinde en berbatı bir zamanlar mutlu olmuş olmaktır.”


Filozof Boethius, haksız yere atıldığı zindanda bir yanda hayıflanır, bir yandan da esin perilerinin aklına getirdiği şiirlerle teselli arar.


Ansızın karşısında çok güzel bir kadın belirir. Yıllarını onun için harcamış olmasına rağmen filozof onu tanımakta zorlanır. Karşısındaki Felsefe’dir.


Felsefe’nin ilk işi, Boethius’u bir kurban gibi hissettiren esin perilerini kovmak olur.


...


Felsefe daha sonra Boethius’a döner: “Şimdi yakınmak değil, tedavi olmak zamanı!”


Filozof, yaşadığı haksızlıklarla birlikte gerçeklikten kopmuş ve bir drama sahnesine dönüşmüştür. Felsefe, eski bildiklerini anımsatmak için sokulur yanına. Tehlikede olmadığını, sadece bezginlikten muzdarip olduğunu söyler.


Yakınmak konuşmak demek değildir. Şöyle fısıldar Felsefe:


“Söyle, yüreğinde saklama


Tedavi olmak istiyorsan, yaranı açmalısın.”


...


Felsefe’yi hatırlayan Boethius açar yarasını:


“Görüyorum ki, namussuzlar hiçbir ceza korkusu olmaksızın her türlü adiliğe cüret ederken ve bunları yaptıklarında ödüllere boğulurken, masumların hiçbir güvencesi, hatta hiçbir savunma hakları kalmamış.”


Ve başlar yeryüzündeki haksızlıkları anlatmaya. Yaşadığı değersizlik, önemsizlik ve hayal kırıklığını anlattığı tiradını şu cümleyle bitirir:


“Bu kadar büyük eserin değersiz parçası değiliz ki biz insanlar, oysa savrulup duruyoruz kader denizinde.”


...


Felsefe, Boethius’un zihinsel sürgününü görünce şaşırır:


“Sen yurdundan sürülmemişsin. Sen kendini kendinden sürgün etmişsin.”


Haksızlıkların yarattığı acı başka yöne, öfke başka yöne, keder başka yöne çekmiş filozofu, kendini bir kurban psikolojisinin içinde bulmuş.


Onu hatırlamaya ve yeniden düşünmeye zorlar. Aralarında uzun bir diyalog gerçekleşir ve “Felsefe’nin Tesellisi” adlı başyapıt ortaya çıkar.


...


Boethius’un yaşadıkları yalnızca bir tarihsel anlatı değil; aynı zamanda bugün de yaşadığımız içsel çöküşlerin aynasıdır. Ondan yıllar sonra Alain de Botton aynı isimde bir kitap yayımlar ve şöyle yazar:


“Felsefenin görevi, biz gerçekliğin duvarını aşmaya çalışırken, isteklerimizin mümkün olan en yumuşak biçimde yere inmesini sağlamaktır.”


Yani felsefe, beklentilerimizle gerçeklik arasındaki o sessiz çatışmaya ışık tutar.


Örneğin dünyanın adil olmasını bekleyebilir miyiz?


...


Şöyle der Botton; biz, içinde yaşadığımız dünyanın ahlaki değerlere göre işleyen, dışımızda gelişen olayların tamamen içimizdekilerle, yani kendi niteliklerimizle açıklanabileceği bir dünya olduğuna inanıyoruz.


Oysa başımıza gelenler ne kadar ahlaklı olduğumuza göre değişmiyor. Daha da acısı, başımıza gelenlerin hepsi ille de bizimle ilgili şeylerden kaynaklanmıyor.


Yaşamın kusurlu yanlarına karşı hazırlıklı olmalıyız:


“Kötü birinin kötülük yapması, arkadaşınız tarafından kırılmak, bir sevdiğinizin hata yapması… Gerçekten bu kadar şaşırtıcı mı?”


...


Arzuladığımız bir şeyi her elde edemediğimizde öfkemize yenik düşmeyiz; o şeyi elde etmenin en doğal hakkımız olduğunu düşündüğümüzde, ona ulaşamayınca öfkeleniriz.


Oysa “Kimse size bu geceyi çıkarabileceğinize dair söz vermedi,” diye yazar Seneca, “Hayır, çok uzak bir gelecekten söz ettim; kimse size bu saati çıkarabileceğinize dair söz vermedi.”


Seneca bize kaderin belirsizliğini hatırlatırken, Marcus Aurelius dayanmanın erdemini vurgular:


“Bu bir şanssızlık değildir. Ama buna yüreklice katlanmak şanslılıktır.”


...


Filozoflar haksızlıklara teslim olmamızı değil, onların bütün benliğimizi bir karadelik gibi yutmasına izin vermememizi öğütler.


Felsefe, acıyı bilgeliğe dönüştürmenin aracı olabilir.


Çünkü asla aklımızdan taviz veremeyiz. Goya’nın ünlü tablosunda yazdığı gibi: “Aklın uykusu canavarlar yaratır.”


Acı, öfke ve keder bizi çekiştirirken, en çok o anda kim olduğumuzu hatırlamalıyız. Çünkü aklımız uyuduğunda, canavarlarımız uyanır... O yüzden uyanık kalmak, felsefenin bize sunduğu en güçlü hediyedir.



Kaynaklar:

Boethius - Felsefenin Tesellisi

Alain de Botton - Felsefenin Tesellisi

Marcus Aurelius - Düşünceler

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page