Jean-Paul Sartre’ın Akıl Çağı romanının başkarakteri Mathieu, otuz dört yaşına gelmiş ama özgürlük adına kritik seçimler yapmaktan hep kaçınmıştır.
Romanın en çarpıcı anlarından birinde Mathieu bir itirafta bulunur:
“Bütün ömrümü dişsiz olarak yaşadım. Asla ısırmadım, bekledim ve kendimi hep daha sonra gelecek günlere sakladım. Şimdi, birden gördüm ki hiç dişim kalmamış.”
…
Sartre’a göre var oluş özden önce gelir. Yani önce var oluruz, sonra eylemlerimizle kendimizi yaratırız.
Bulmamız gereken bir öz yoktur. Özümüz, seçimlerimizle şekillenir.
Kişi, kendini korumak için “eylem taklidi” yapabilir. Yani, gerçek sorumluluk riskinden kaçınarak sürekli planlama ve hazırlık halinde yaşayabilir.
Zamanı durdurduğunu, potansiyelini sakladığını sanır. Ama eylemsizlik potansiyeli eritir, dişleri yerinden söker.
…
Mathieu, “ne yapmalı şimdi, kabuğu mu kırmalı?” diye sorar ama ekler “kabuğun içinde ne kaldı ki?”
“Toprak içinde, parıl parıl izler bırakmış yapışkan bir zamk parçası.”
Özgürlük, tıpkı bir kas gibi; karar aldıkça ve uyguladıkça güçlenir. Seçim hakkını kullanmayı reddettiğimiz her an, o seçenekler birer birer elimizden kayar.
Mükemmel günler için kabuğumuzda sakladığımız incimiz kullanmadıkça söner.
…
Akıl Çağı’nda Sartre, seçimler konusunda kendimizi kandırmamamız gerektiğini gösterir:
Kendimize söylediğimiz en sinsi yalan, gerçek hayatın henüz başlamadığıdır; bugünümüzü parlak bir geleceğin taslağı sayarız.
Oysa peşinden koştuğumuz kusursuz gelecek, yaklaştıkça kaybolan bir seraba benzer.
Bir an gelir, sabırsızlıkla çevirdiğimiz o taslak sayfaların, aslında elimizdeki tek hikaye olduğunu anlarız.
…
Milan Kundera’ya göre yaşamın hep taslak gibi hissettirmesinin nedeni daha önce hiç yaşamamış olmamızdır. Prova dediğimiz hayatın kendisidir.
Önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden çıkmış bir tiyatro oyuncusu gibi yaşarız hayatı.
Hatta taslak sözcüğünü bile uygun bulmaz Kundera, çünkü taslak, ileride tamamlanacak bir resim olduğunu varsayar.
“Yaşamımız dediğimiz taslaksa,” diye yazar, “hiçbir şeyin taslağıdır; bir resmin resme dönüşmeyecek ana çizgileridir.”
…
Kierkegaard ise bu tür bir kaçınmanın bizi umutsuzluğa sevk ettiğini yazar.
Umutsuz kişi kendini unutur; kendine inanmayı da kendi olmayı da zor bulur. Diğerlerine benzemeyi, bir taklitçi, yığın içinde kaybolmayı daha güvenli bulur.
Bu kişi hiç risk almadan para ve saygınlık kazanabilir, hatta tanınmış biri bile olabilir. Ama kendisi midir?
“Hayır,” diye yanıtlar Kierkegaard, “her şeyi tehlikeye atacak ben'leri yoktur.”
Mathieu gibiler bencildirler. Ama bir “ben”leri yoktur.
…
Albert Camus, kendini gizleyen, mekanikleşmiş ve sürekli ertelenen bir hayatın sonunda bir ‘yorgunluk’ doğduğunu söyler. Bu yorgunluk ya bir uyanışa ya da sert bir sarsıntıya dönüşür.
O güne dek geleceğe dayanarak yaşarız: “Yarın,” “ileride”, “yeni eve geçince,” “bir sonraki seneye...”
Ve bir gün gelir, zamanın malı olduğumuzu anlarız.
Dün potansiyelimizi gerçekleştirme umudu taşıyan zaman, bu kez üzerimize çöker. Onu bir düşman gibi görmeye başlarız.
…
Oysa zaman düşmanımız değil; tüm olanakları taşıyan hazinemiz. Kendimizi saklamak, özellikle de uzun süre saklamak, yavaş bir yok oluştur. Kendimizi ortaya koydukça yaşarız.
“Çocuklar büyüdüğü için bir çocuğun amacının büyümek olduğunu sanırız. Oysa çocuğun amacı çocuk olmaktır.” diye yazar senarist Tom Stoppard ve bize şu unutulmaz sözleri hediye eder:
“Doğa bir günlük ömrü olanları bile küçük görmez. Bütün özünü tek bir anın içine akıtıp döker. Hayatın ödülü bu akıntının içinde saklıdır. Sonrasında çok geç kalınmıştır.”
Kaynaklar:
Jean Paul Sartre - Akıl Çağı
Milan Kundera - Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği
Soren Kierkegaard - Ölümcül Hastalık Umutsuzluk
Albert Camus - Sisifos Söyleni
Tom Stoppard - The Coast of Utopia



















