top of page
Ara

Kimliğimiz, kendimize anlattığımız kırılgan bir hikayedir. Milan Kundera’ya göre hikayemizi canlı tutmak için anılarımızı, bir saksı çiçeğini her sabah özenle sular gibi beslemeliyiz.


Ama telaşla yaşadığımız bugünlerde o sulamaya vakit bulamayız. Çiçekten çiçeğe bal toplayan arılar olmayı düşlerken, bir deneyimden ötekine zıplayan pirelere dönüşürüz.


Walter Benjamin bu kopuk, hiçbir anlatıya dönüşmeyen anlara “Erlebnis” der: İz bırakmayan deneyimler.



Benjamin, “Erlebnis”in karşısına “Erfahrung”u koyar: İz bırakan, biriken ve insanı dönüştüren deneyimler.


Örneğin bir kitabı hızlıca okuduğumuzda “Erlebnis”yaşarız. Ama yavaşlayıp içine girdiğimiz, satır aralarında kendimizi bulduğumuz bir okuma, içimizde bir iz bırakarak “Erfahrung”a dönüşür.


Benjamin’e göre modern insan sığ deneyimler açısından zengin ama derin deneyimler bakımından fakir bir çağda yaşar.



Uyaranların hiç durmadığı bir dünyada deneyimler içimize kolay kolay işlemez.


Freud, Haz İlkesinin Ötesinde’de bunu açıkça vurgular: Bilinç bizi uyaranlardan koruyan bir kalkan görevi görür.


Örneğin sosyal medyada bir felaket videosuyla karşılaştığımız anda bu kalkan hemen devreye girer. Ama bu kalkan Erlebnis'in de nedenidir: Korunuruz, evet; ama deneyim içeri giremez.


Uyaranlar çoğaldıkça hayatımız giderek daha yüzeysel bir hal alır.



Akışa teslim olmakta da zorlanırız.


Konser, seyahat, okuma ya da çizim fark etmez. O huşu anında bile zihnimiz birden geri çekilir; kaydetme isteği uyanır. Sanki an, kendi başına yeterli değilmiş, kanıtlanması, arşivlenmesi, paylaşılması gerekiyormuş gibi.


Zihnimiz ikiye bölünür: Bir yanımız yaşarken, diğer yanımız o yaşananı zaten geçmiş zamana yerleştirmeye çalışır.


“Anı sonsuzlaştırma” telaşıyla o akış anını sonsuza dek kaybederiz.



Sosyal medyadaki paylaşım furyasını narsisizmle açıklamak kolaydır. Byung-Chul Han ise bu genellemeyi reddeder: Sorun narsisizm değil, içine düştüğümüz boşluk hissidir.


Kim olduğumuz performansımıza bağlandığında kimliğimizi her gün yeniden kurmak zorunda kalırız. Boşluğu doldurmak için kendimizi en ideal şekilde temsil eden anları seçip fotoğraflarız, paylaşırız.


Ancak yan yana gelen fotoğraflar bir anlatı oluşturmaz; sadece hikayemizi bir hurdacı dükkanına dönüştürür.



Tıpkı çömleğin kil üzerinde yavaşça iz bırakması gibi, deneyim de belleğin derinliklerine ancak zamanla ve tekrarla sızar. Deneyimden deneyime koşmak, belleği zenginleştirmek yerine onu parçalara böler. Çünkü benlik, yaşananların sayısıyla değil, içimizde bıraktığı izlerle kurulur.


İşte bu yüzden Kierkegaard, tat veren ama iz bırakmayan deneyimi şöyle açıklar:


“Sanki bilgeliğin kadehinden içmiyordum da içine düşmüştüm.”



Milan Kundera, yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasındaki o gizli bağı işaret eder.


Hatırlamak isteyen durur; unutmak isteyen ise koşar. Deneyimleri geride kalma korkusuyla, birer 'anlık yaşantı' (Erlebnis) gibi tükettiğimizde, geriye dönüp bakacak tutarlı bir anlatı biriktiremeyiz.


Sonunda elimizde yalnızca eğlenceli fotoğraflar kalır. Ve o fotoğrafların arasında yaşanmamış bir hayat.



Kaynaklar:

Hartmut Rosa - Yabancılaşma ve Hızlanma

Walter Benjamin - Pasajlar

Byung-chul Han - Anlatının Krizi

Lars Svendsen - Sıkıntının Felsefesi

Sigmund Freud - Haz İlkesinin Ötesinde

Milan Kundera - Kimlik

Milan Kundera - Yavaşlık

Byung-Chul Han’a göre modern aşkın asıl sorunu seçenek bolluğu değil, 'ötekinin' farklılığına olan tahammülümüzü yitirmiş olmamızdır.


Artık birini olduğu gibi kabul etme ve başkalığı içinde sevme becerimiz gittikçe köreliyor.


Ve bu körelmede, algoritmaların ciddi bir rolü var:


Dikkatimizi çekmek için akışlarımıza bıraktığı videolar, aşkın doğasında olan belirsizliğe dayanabilme kapasitemizi zayıflatıyor.



Modern aşk, iki kişinin de ilk mesajı kim atacak diye beklediği bir Godot hikayesine dönüştü. Kendimizi güvende hissetmek için karşı taraftan bize uyumlanacak adımlar bekleriz.


O adımlar gelmediğinde panik yaşarız: “Ya yanlış insanla berabersem ve vaktimi boş yere harcıyorsam?”


Kendimizi rahatlatacak bir açıklama ararız. Algoritma, birlikte göğüs gerdiğimiz zorlukları hatırlatmaz. Paylaştığımız güzel anları ya da uğruna vazgeçtiğimiz yolları da.


Yankı odalarında korkumuz yankılanır.



Substack’te Smoothie mahlaslı bir yazar, yüzlerce kez paylaşılan yazısında algoritmaların ilişkilerin bilirkişisine dönüştüğünü yazdı.


Artık ilişkimizin ne durumda olduğunu, karşımıza çıkan içeriklerden anlamaya çalışıyoruz:


“Oysa aşk, belirsizliği suçlamaya dönüştürmeden taşıyabilmeyi ve sürtüşmeyi yabancılara yorumlatmadan tahammül edebilmeyi gerektirir.”


Yazara göre sabır ve metanet, erdemden çok zayıflık gibi tanımlanıyor. Sabır gösterenler, kendilerine ihanet ettikleri şüphesiyle yaşamaya başlıyor.



İlişkide çatışma yaşadığımızda sık sık kendimizi sosyal medyada buluruz: Bir videoda duraksarız. Algoritma kaygımızın kokusunu alır. Sonra benzerinden beş tane daha gelir.


Üç gün sonra artık partnerimizi, karikatürleşmiş bir “toksik erkek” ya da “kaygısını yönetemeyen kadın” olarak görmeye başlarız.


Ve kutuplaşma başlar: “Demek ki hepsi aynı.”


Bir de bakmışız, kendimizi düşmandan savunur gibi stratejiler arıyoruz.



Üstelik algoritmalar kadınlara ayrı, erkeklere ayrı dünyalar gösterir.


“Manosfer” diye anılan çevrimiçi erkek topluluklarında “kendine yetebilme” ve “duygusal bağlanmadan kaçınma” övülürken, kadınlar çoğu zaman manipülatif ya da güvenilmez olarak sunulur.


Bu dil bazen açık kadın düşmanlığına kadar varır.


Dublin Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre “Yalnızlık” ile ilgili videolar izleyen sıradan bir erkek, sadece otuz dakika içinde kadınları aşağılayıcı içeriklerle karşılaşmaya başlar.



Kadınlara gösterilen kısa video içeriklerinde de, erkeklerin duygusal olarak yetersiz ya da çabasız olduğu fikri sıkça tekrarlanır.


Erkek öz yeterliliği ve bağımsızlığı çoğu zaman duygusuzluk ya da iletişimsizlik olarak yorumlanır. Sonuç yine aynıdır: Ayrılık önerilir.


Bu sayede kadın-erkek kutuplaşması büyür. İki taraf da karşı cinse daha az güvenir; soğukluk, güvensizlik ve düşmanlık artar.


Kutuplaşma üzerine yapılan bir araştırmaya göre, normalde üç yıl sürecek duygusal uzaklaşma, algoritmalar yüzünden sadece bir haftada gerçekleşir.



Peki bu nereye varıyor? Artık hayata dair farklılığımızı bir tehdit olarak görmeye başlıyoruz.


Oysa Han, aşkı farklılıkları kırparak ehlileştirmeye çalışmanın onu öldürdüğünü yazar.


Ve Levinas’ın şu sözünü hatırlatır: “Aşk bir imkan değildir. Bizim inisiyatifimize bağlı değildir. Bize aniden gelir ve bizi incitir.”


İncinebildiğimiz kadar aşkı koruyabiliriz.


Levinas’ın yazdığı gibi, öteki, kontrol edilebilir bir nesne değil, bizi sarsan ve sorumluluğa çağıran bir karşılaşmadır.



Algoritma, yorgunluk ve kırılganlık anlarımızı bekler. Üzerimize içeriklerle çullanır. Anlatılar yerleştiğinde sanki kendi fikrimizmiş zannederiz.


Tuzağa böyle düşeriz. Bilinçlendiğimizi zannettiğimiz yerde programlanmış oluruz.


Oysa aşk, derinlik ister. Çelişkilerle ve belirsizliklerle yürüyebilecek bir yürek ister.


Sorun seçeneklerin çokluğu değil; belirsizlikle kalacak cesaretimizin olmamasıdır.


Cemal Süreya’nın dediği gibi;


Yalnız aşkı vardır, aşkı olanın,


Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan.



Kaynaklar:

Byung-Chul Han - Eros'un Istırabı

Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk

Piccardi, Saveski - Social Media Algorithms Can Shape Affective Polarization via Exposure to Antidemocratic Attitudes and Partisan Animosity

The Guardian - Social media algorithms ‘amplifying misogynistic content’

DCU - New research shows how TikTok and YouTube Shorts are bombarding users with misogynist content

Smoothie - Instagram is training you to leave people who love you

Cemal Süreya - Sevda Sözleri

Bir zamanlar yalnızca terapi odalarında kullanılan kelimeler bugün gündelik hayatın dili haline geldi: “Tetikleniyorum,” “sınır çiziyorum,” “travmam var,” “beni gaslight ediyorsun…”


Psikoloji okuryazarlığının artması kuşkusuz önemli bir kazanım. İnsanlar artık acılarını tarif edebiliyor.


Ancak bu dil yakın ilişkilerde bir açıklama aracı olmaktan çıkıp bir yargılama biçimine dönüştüğünde, ilişkiyi onarmaktan çok zedeliyor.


Üstelik çoğu zaman bunu iyi niyetle yaptığımızı düşünsek bile.



Gazeteci Olga Khazan, terapi dilinin ilişkilere etkisini öğrenmek için Amerika’nın önde gelen çift terapistleriyle görüştü. Terapistlerin ortak şikayeti, bu dilin danışanlar tarafından abartılı ve yer yer yanlış kullanılması.


Örneğin, psikolog Isabelle Morley, her hafta en az bir kişiden “gaslight” kelimesini duyduğunu söylüyor. Danışanlar, sıradan yanlış anlamaları ya da dikkatsizce söylenmiş sözleri bile bu ağır kavramla adlandırabiliyor.


Oysa bu terim, bir başkasının gerçekliğini sürekli ve bilinçli biçimde çarpıtmak anlamına gelen çok ciddi bir istismar.



Gaslighting gibi, “narsist” kelimesi de gündelik tartışmaların vazgeçilmez etiketlerinden biri haline geldi. Çift terapisti Terry Real’in dediği gibi, son yıllarda terapilere şu cümleyle başlayanların sayısı az değil: “Ben bir narsistle evliyim.”


Oysa klinik anlamda narsistik kişilik bozukluğu son derece nadirdir. Real, çift terapilerinde bencil ya da benmerkezcil pek çok insanla karşılaştığını, ama neredeyse hiç “gerçek narsist” görmediğini söylüyor.


Bu kadar ağır hükümlere bu kadar özgüvenle varılması, elbette ilişkiyi kısa sürede içinden çıkılmaz hale getiriyor.



Psikolog Jonathan Alpert ise bağlanma stillerinin bile bir tartışmayı kimlik meselesine dönüştürdüğünü söylüyor.


“Sen kaygılı bağlanansın, en ufak şeye kaygılanıyorsun.”


“Sen kaçıngan bağlanansın, her duygusal konuşmadan kaçıyorsun.”


Alpert, çiftlerin bu etiketleri çoğu zaman yanlış kullandığını ve bu söylemlerin gizli bir mesaj taşıdığını belirtiyor:


“Ben değişmeyeceğim. Eğer bu ilişki sürecekse, değişmesi gereken sensin.”



Alpert’e göre psikolojik terimler, nesnellik ve tıbbi otorite maskesi altında, kişisel sorumluluktan kaçmak veya karşı tarafı susturmak için kullanılıyor.


Ki Harriet Lerner, 1985 yılında yazdığı Öfke Dansı kitabında bizi bu konuda uyarmıştı. “Gerilim yükseldiğinde,” diye yazmıştı Lerner, “çoğumuz enerjimizi karşımızdakini anlamaya değil, ona tanı koymaya harcarız.”


“Tanı koymak iyi niyetle yapılsa bile çoğu zaman gizli bir suçlama ve kendini üstün görme şeklidir.”



Irvin Yalom da genç meslektaşlarına öğütler için kaleme aldığı Bağışlanan Terapi’nin ikinci bölümünün başlığını “Tanıdan Kaçının” olarak seçmişti.


Yalom’a göre tanı görüş açısını daraltır; karşımızdaki kişiyle bir insan olarak ilişki kurma yeteneğimizi azaltır. Ama en kötüsü, tanı kendini gerçekleştiren kehanete dönüşebilir.


Belki de bu nedenle ünlü aktivist Chirlane McCray, sadece tanılara indirgenmenin hayata kapanan tabutlara benzediğini söylemişti.



İçinde bulunduğumuz hız kültürünü de unutmamamız gerek. Telaş, bizi yalnızca hızlı çözümlere değil, hızlı ithamlara ve kesin yargılara da sürüklüyor.


Balzac’ın Tılsımlı Deri romanında Raphael, kendisini tek cümleyle açıklamaya çalışan dostuna “acılarımı dinleyecek yarım saatin yoksa beni yargılama” diye çıkışmış ve şöyle demişti:


“Bir insanı yargılamak için en azından düşüncelerini, bahtsızlıklarını, duygularını bilmek gerekir; hayatı yalnızca olaylarla değerlendirmek ahmakların yazacağı kronolojiden başka bir şey değildir!”



Yine de karamsar olmamıza gerek yok. Birçok psikolog bu durumu bir “geçiş dönemi” olarak görüyor: Bugün kelimeleri yeni öğrenen çocuklar gibi aşırı kullanıyoruz; zamanla daha dikkatli olmayı da öğreneceğiz.


Ama o güne dek, prensip olarak sevdiklerimizi bir avuç etikete indirgemektense, içsel karmaşıklıklarını anlama zahmetine girebiliriz.


Gloria Steinem’in dediği gibi, etiketlemek görünmeyeni görünür kılarken onu hapseder; sınıflandırmak, yakınlaşmanın düşmanıdır.


“Kıyaslamayın, kaynaşın.”



Kaynaklar:

Olga Khazan - Why Couples Therapists Are Sick of ‘Therapy-Speak

Almagro, Isern-Mas - Blunting Concepts: The Double-Edged Effect of Popularizing Psychotherapy Language

Almagro, Isern-Mas - Unmasking therapy-speak

Samantha Boardman - How Psychobabble Is Ruining Our Relationships

Irvin Yalom - Bağışlanan Terapi

Harriet Lerner - Öfke Dansı

Honore de Balzac - Tılsımlı Deri

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page