top of page
Ara

Bugün hafızamız sisli, odaklanmamız zor ve derinleşemiyoruz. İrademiz yetmiyor. Buna bir isim verdik: beyin çürümesi. Aslında beynimiz çürümüyor, sadece kullanılmıyor.


Ve bunu telafi edecek en güçlü aracı unuttuk: Yazmayı.


Antik Yunan’da düşünürler, bilgi bombardımanıyla karşılaştıklarında Hypomnemata tutardı.


Bunlar, okudukları ve yaşadıkları üzerine düşünmek, iradelerini güçlendirmek için tuttukları kişisel defterlerdi.



Marcus Aurelius gibi dünyanın hakimi bir imparator bile gece savaş çadırında Hypomnemata tutardı. Çünkü iradesini sürekli keskin kılması gerekiyordu.


Bu nedenle Kendime Düşünceler’de ölüm, geçicilik ve evrene uyum hakkındaki düşünceleriyle tekrar tekrar karşılaşırız.


Bu kitap basılmak amacıyla yazılmamıştı. Marcus Aurelius, seçtiği fikirleri karakterine yerleştirmeyi istiyordu.



Pierre Hadot, buna “Askesis” der: Ruhun jimnastiği yoluyla karakter inşa etmek.


Nasıl ki sporcular bedeni tekrarla güçlendiriyorsa, düşünürler de iradelerini yazarak ve uygulayarak güçlendiriyordu.


İlginçtir; bu iki bin yıllık pratik bugün bilişsel davranışçı terapinin temel yöntemlerinden birine dönüştü.


Ama düşünürler yazmayı “sorun çözme” mentalitesiyle değil, Nietzsche’nin ifade ettiği gibi “karakterlerine stil kazandırmak için” yaparlar.



Peki bu sorgulama nasıl yapılır? Temel amaç, yaşanan olayı değiştirmek değil; olayla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmektir.


İlk adımda, zihnimizde dalgalanma yaratan anları yakalamaya çalışırız.


Örneğin, eşimiz hafta sonu planı yaparken bizi dahil etmedi. Hemen tepki vermek yerine bir an durur, ne hissettiğimize bakarız.


Bu sayede olay ile tepki arasındaki mesafe genişler. “Mantığın var mı,” diye sorar Marcus Aurelius kendine, “o zaman neden onu kullanmıyorsun?”



Sonra olayı olabildiğince yalın yazarız. Yorum katmadan, abartmadan.


“Eşim beni değersiz hissettirdi” demek yerine, “Eşim hafta sonu planı yaparken beni sürece dahil etmedi. Ben de kendimi değersiz hissettim,” yazarız.


Bu ayrıma alıştığımızda, gerçeklik sandığımız şeylerin aslında birer yorum olduğunu fark ederiz. Nietzsche’nin dediği gibi, “gerçekler yoktur, yorumlar vardır.”



Yazdığımız olayı dört soruyla sorgularız. Haklı çıkmaya çalışmadan, beynimizdeki sisi dağıtmak için:


Düşüncemin doğru ve yanlış olduğunu gösteren kanıtlar neler?


Bu konu hakkında kontrol alanımda olan neler?


Bir arkadaşımın başına gelseydi ona ne tavsiye verirdim?


Bu olay beş yıl sonra ne kadar önem taşıyacak? Beş ay? Beş gün?


Sorgulama bittiğinde sadece bir çıkarım değil, bir sonraki durum için hazırlanmış bir tutum da ortaya çıkar.



Tutumumuz her zaman ideal olmaz. Ama sadece yazarak da olsa, başımıza gelenleri daha aktif bir dilde kurduğumuzda bir şeyler değişir.


McAdams ve McLean’in araştırmaları bunu doğruluyor. Hayat hikayemizi “bana yapıldı,” dilinden çıkarıp “ben düşündüm,” “ben hissettim,” diliyle kurduğumuzda psikolojik dayanıklılığımız artıyor.


Marcus Aurelius bunu öngörür: “‘Bana zarar verdiler’ kavramını ortadan kaldırırsan zararın kendisini de ortadan kaldırmış olursun.”



Zihinsel dağınıklığımız içinde yaşadığımız koşullara verdiğimiz bir tepki.


Belki de beyin çürümesine karşı en güçlü panzehir, daha fazla içerik tüketmek değil; her gün birkaç satır kendimiz üzerine yazmaktır.


Çünkü irade çoğu zaman büyük sınavlarla değil, aynı cümleyi her seferinde biraz daha doğru kurduğumuz küçük tekrarlarla güçlenir.


Marcus Aurelius’un sık sık yazdığı gibi:


“Kim ne derse desin ya da ne yaparsa yapsın, ben rengini yitirmeyen bir zümrüt olacağım.”



Kaynakça

Marcus Aurelius - Kendime Düşünceler

Pierre Hadot - İçsel Kale

Pierre Hadot - Philosophy as a Way of Life

Friedrich Nietzsche - Gay Science

McAdams ve McLean - Narrative Identity

Massimo Pigliucci - Stoicism: How to Get Better at Life

Hedeflerimizin çoğunda ölüler bizden daha başarılı.


Öfkelendiğimizde bağırmak istemeyiz. Aşırı düşünce girdabında boğulmak istemeyiz. Depresif hissetmek istemeyiz. Liste uzar gider…


Ogden Lindsley bu listeye bir isim verir: “Ölü İnsanın Hedefleri.”


Zira bir ceset asla aşırı düşünmez, asla depresif hissetmez, asla bağırmaz.



Sürekli kendimize “yapma” dediğimizde ister istemez sorunlu bir insan gibi hissederiz. İrademiz yara alır.


Öfkelenmemek için konuşmaktan kaçınırız. Konuşmamak için yüz yüze gelmekten kaçınırız. Yüz yüze gelmemek için iletişimden kaçınırız.


Reddedilmiş hissetmemek için istemekten kaçınırız. Hoşlandığımız kişiye yazmayız. Zam istemeyiz. İşe başvurmayız.


Hayal kurmaktan kaçınmak için kendimizi gerçekçilik adı altında kötümser bir zindana koyarız.



Ölü insan hedeflerinin peşinden koştuğumuzda duygularımızdan da kaçarız.


Ancak insani hisleri seçici olarak uyuşturamayız. Acıdan kaçmak için duygusal dünyamızın sesini kıstığımızda, neşeyi, sevgiyi ve coşkuyu da sessize alırız.


Kaygı gider ama onunla birlikte neşe de gider.


Russ Harris, tam tersi bir yol önerir: Canlılığı.


Hayalimizde sihirli bir değnek düşünmemizi ister. Bu değneği kullandığımızda olumsuz duygu ve düşüncelerimiz hiçbir yere gitmez. Ama onların varlıklarına rağmen hareket etme gücüne erişiriz.



Yapamadıklarımız kadar yapabildiklerimize de odaklansaydık, nasıl olurduk?


“Bağırmayan bir insan olmak istiyorum” diyoruz. Tamam bağırmayacaksın. Ama aslında ne söylemek isterdin?


Aşırı düşüncelere dalmak istemiyoruz. Peki, dalmayalım. Ama zihnimizi hangi düşüncelerle doldurmak istiyoruz?


Reddedilmiş hissetmek istemiyoruz. Reddedilmeyeceğini bilseydin, en çok neyi isterdin?



Canlı olmanın kanıtı olan her şeyi törpülüyoruz. Stresi, kaygıyı, çelişkiyi yok etmeye çalışırken aslında hissetmeyen birer kadavraya dönüşüyoruz.


Sürekli kendini incelemekten yaşamayı unutmuş gölgeler gibi geziniyoruz.


Kadim zamanlarda yin ve yang birlikte yaşatılırdı. Çelişkili hallerin birlikteliğinden kuvvet doğardı. Bugünün kişisel gelişim kültürü bizi yaşamaya değil, semptomsuz yaşamaya çağırıyor. Stres yaşama. Kaygı hissetme. Olumsuz düşünme.


En az bir ölü kadar zihnini boşalt.



Harris, eylemlerimize odaklanmamız için bir yol önerir. Sanki peşimizde her anımızı kaydeden bir belgesel ekibi varmış gibi düşünebiliriz.


Bu kamera iç dünyamızdaki fırtınaları, "kaygım bitsin, sonra yaşarım" kavgalarımızı göremez; sadece dışarıya yansıyan eylemlerimizi kaydeder.


Eylemlerimiz yoksa, kaydedilecek de bir şey olmaz.


Zaten hayat, eylemlerimizin toplamı değil midir?



Viktor Frankl’a göre gerçekte ihtiyacımız olan gerilimsizlik değil, değerli bir hedef için çabalamaktır.


Ölü bir insanın ne gidebilecek bir yeri vardır, ne de varacak bir hedefi. Kendimizi “yapma”larla yorduğumuzda belki de Jung’un sorusunu hatırlayabiliriz: Benliğinin hangi görevini sürekli ihmal ediyorsun?


Bağırmasaydık ne söylerdik? Aşırı düşünmeseydik neye odaklanırdık? Depresifliğimizin altında hangi umutlarımızı gizliyoruz?


Ölüler hata yapmaz. Çünkü hiçbir şey yapmaz.



Kaynaklar:

Russ Harris - ACT Made Simple

Russ Harris - Mutluluk Tuzağı

James Hollis - Hauntings: Dispelling the Ghosts Who Run Our Lives

Viktor Frankl - İnsanın Anlam Arayışı

Bilmek zaruridir. Ne var ki nadiren yeter.


Kaynağını öğrendik diye somurtmayı bırakamayız. Onay almadığımızda yetersizlik geliyorsa, gelmeye devam eder.


Kendimizi hissedebilen düşünme makineleri zannederiz. Damasio, tam tersini yazar: Bizler, düşünebilen hissetme makineleriyiz.


Önce duygular gelir. Her zaman. En mantıklı olduğumuzu sandığımız anlarda bile.



Bir fil sürücüsü yolu bilir. Ama dizginleri çekiştirmeye başladığında fil bildiğini okur. Filin kendi korkuları, kendi arzuları vardır.


Buda, insanı fil sürücüsüne benzetir. Kendi filini eğitmek için yıllarca pratik yapmıştır.


Bugün file hemen hakim olmak istiyoruz.


Sorunlarımızın kaynağının çocukluk olduğunu öğrendik ve adını koyduk diye fil filliğinden vazgeçmez.


Durmak isterse durur. Bir yere gitmek isterse gider.



Fil, karmaşıklığı sevmez. Onun için basit ve tanıdık acılar, belirsiz olasılıklardan daha makul gelir. Çünkü kendi karanlığında, en azından ölmeyeceğini bilir.


Bir projeye başlamayı çok isteriz. Yine de adım atıp atmayacağımızı hayallerimiz değil, boş sayfanın başındaki hislerimiz belirler.


Özür dilemeye karar veririz. Kelimeler hazır. Yine de o an geldiğinde içimizdeki fil olası tepkilerin ağırlığından ürker.


Kıpırdamaz.



Simone Weil, file ruhunu verir. Ama ruhun özgür olmadığını söyler. Ruh da, yer çekimine benzer yasalarla yönetilir.


Yer çekimi hakkında bilgilenmemiz, aşağı çekilmeyeceğimiz anlamına gelmez.


Weil’e göre ruh, bilinmez bir hafifliğin ürkütücülüğü karşısında yuva hissi veren tanıdık acıya doğru çekilir.


Yer çekimiyle kavga etmeyiz. Ne var ki tanıdık acıya çekilmemizle ederiz.


Sanki irade sorunuymuş gibi.



Acının kaynağını anlamak, çözmeye yetmez. Peki neye yarar? Kendimizden daha az şüphe duyarız. Kendimizi daha az iradesiz sayarız. Üzerimizdeki baskı hafifler.


Ama “madem öğrendim, hemen çözmeliyim” zihniyetindeysek, bilgi yeni bir kamçıya dönüşür.


Çünkü bilip de yapmamak çok daha acıtır.


Başkalarını memnun etmeye çalışmanın bizi tükettiğini öğrendiğimizde, yine hemen "hayır" diyemeyiz. Bu sefer tükenmişliğimize bir de suçluluk eklenir.



Eskiler iradenin sınırlarını kabul ederdi. İncil’de şöyle yazar:


“Ruh ister ama beden güçsüzdür.”


Bugün, yirmi yıllık kanamanın, onu anladık diye hemen durmasını bekliyoruz.


Sadece kendimizden mi?


Sevdiklerimize gerçekleri sıraladık diye değişmelerini talep ediyoruz.


Değişmeyince onları aptal, cahil ve saygısız sayıyoruz.



“Soğuktan donanlar karı hatırlamaz,” diye yazar Emily Dickinson. Karar anlarında tanıdık acının da çekimini göremeyiz.


Dil öğrenmeyi çok istiyor olabiliriz. Peki, en ufak hataya karşı bir hoşgörüsüzlüğümüz varsa?


Arkadaşımız ayrılık konuşması yapması gerektiğini biliyor. Peki ya yüz yüze geldiğinde ölecek gibi hissediyorsa?


Hareket edebilir miyiz?



Her gün yer çekimine rağmen yaşıyoruz. Çünkü beklentilerimizi buna göre ayarlıyoruz.


Ruhun yer çekimi bizi tanıdık acılara çekmeye devam edecek. Somurtacağız, yetersiz hissedeceğiz; “bir daha yapmayacağım” dediklerimizi tekrar yapacağız.


Sevdiklerimize kızacağız.


Ama her çekildiğimizde aynı ağırlıkta orada kalmak zorunda değiliz. Her seferinde biraz daha hafif kalkmayı öğrenebiliriz.


Bizler, düşünebilen hissetme makineleriyiz.



Kaynakça

Antonio Damasio - Descartes'in Yanılgısı

Jonathan Haidt - Mutluluk Varsayımı

Simone Weil - Yerçekimi ve İnayet

İncil - Matta

Emily Dickinson - Büyük Bir Acıdan Sonra

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page