top of page
Ara

Seneca, dostu Lucilius’a yazdığı mektuplardan birinde, stresin sıklıkla dışarıdan değil düşüncelerimizden kaynaklandığını belirtir:


“Çoğu kez gerçekler yüzünden değil, kanılar yüzünden acı çekeriz.”


Stresle ilgili son otuz yılın araştırmalarını derleyen 2024 tarihli kapsamlı bir çalışma, bu kadim gözlemi bilimsel olarak doğruluyor:


“Bilişsel kırılganlıklarımız, dış dünyadan gelen stresten çok daha büyük sorunlara yol açabiliyor.”


...


Seneca, mektubuna “ya acımızı büyütüyoruz, ya vaktinden önce acı çekiyoruz, ya da acıyı kendimiz yaratıyoruz” diye devam eder.


Gerçekten de Stres Üretimi Hipotezi’ne göre, hem dışarıdan stresle karşılaşıyoruz, hem de bilişsel ya da davranışsal alışkanlıklarımız nedeniyle kendi stresimizi kendimiz yaratıyoruz.


Pek çoğumuz için kendi ürettiğimiz stres, hayatımızı daha zor hale getiriyor.


Peki, hayatımızı daha stresli hale getiren bilişsel kırılganlıklar ve alışkanlıklar neler?


...


Araştırmaya göre hayatımızı çok daha stresli hale getiren mekanizmaları şöyle sıralayabiliriz:


1. Gerçek dışı olumsuz beklentiler: Sürekli olarak gelecekte olumsuz şeylerin olacağını düşünmemiz ve buna göre hareket etmemiz. Örneğin, bir sunum yapmadan önce "Kesin rezil olacağım." diye düşünmek stresimizi artırır.


2. Aşırı genelleyen olumsuz çıkarımlar: Olumsuz bir olayın sonuçlarını genelleyerek hayatımızdaki diğer alanlara da yaymak. Örneğin, bir hatanın ardından "Ben hiçbir konuda başarılı olamam." gibi genelleme yapmak stresimizi çoğaltır.


3. Aşırı güvence arama: Sürekli onay ve destek beklemek bizi gerer, karşımızdakileri yorar.


4. Güvensiz bağlanma: Başkalarına aşırı bağımlı veya aşırı mesafeli davranmamız hem ilişkilerimizi yaralar hem de stres seviyemizi yükseltir.


5. Reddedilme hassasiyeti: Reddedildiğimizi varsayarak her durumda buna dair işaretler aramamız, hem bizi hem de çevremizdekileri yıpratır.


6. Sürekli yakınma: Sürekli olumsuz konulara odaklanmamız ve sorunlarımızı aşırı paylaşmamız, hem kendimizi hem de çevremizdekileri duygusal olarak tüketebilir.


Gerçeklikten kopmak


Hayatımızı zorlaştıran bilişsel kırılganlıkların kökeni çoğunlukla çocukluğumuzda gizlidir. Seneca’nın dediği gibi, kanılar zamanla hayat hikayemize yön veren kalıcı inançlara dönüşür ve düşüncelerimizi şekillendirir:


Bütün başarılarımıza rağmen, en ufak bir hatamızın bizi başarısız kıldığına inanıyorsak, gözden düşmemek için yoğun enerji harcarız.


Bir mesajın birkaç saat geç gelmesini sevilmediğimizin bariz bir kanıtı olduğuna inanıyorsak, sevdiğimiz insanı kaybetmemek için bütün bedenimiz alarm verir.


Bizim gibi düşünmeyen herkesin çok kötü insanlar olduğuna inanıyorsak, her gün onların arasında yürürken sanki bir zombi istilasının ortasındaymışız gibi kalbimiz yerinden çıkar.


Bir fikrimiz beğenilmediğinde bütün varoluşumuzun reddedildiğine inanıyorsak, düşüncelerimizi paylaşmaktan kaçınırız.


Onaylanmadığımızda yapayalnız kalacağımıza inanıyorsak sürekli “onaylanma sinyallerini” ararız.


Bu yanlış inançlar, dünyayla ve kendimizle olan ilişkilerimizi zedeler. Bizi sürekli bir kaygının kucağına atar.


...


Seneca, bilinmeyenden gelen her bilginin ürkek bir ruhun keyfine göre değerlendirileceğini söyler ve bıkmadan, usanmadan, her defasında aynı soruyu sormamızı tembihler:


Acaba yok yere mi acı çekiyorum? Kötü olmayan bir şeyi ben mi kötü hale sokuyorum?


Kuşkulu şeylere kesin gözüyle bakar, gereksiz yere acı çekeriz. Bu nedenle Seneca, sevgili dostu Lucilius’tan kendisine bir söz vermesini ister:


“Geleceği düşünürken, sadece kesin delilleri değerlendir.”


...


Harvard Üniversitesi’nden Richard Liu ve arkadaşlarının derlediği bu kapsamlı çalışma, günlük yaşamda karşılaştığımız stresin büyük bir kısmının, düşüncelerimizin gerçeklikten kopmasından kaynaklandığını gösteriyor.


Hayatımızdaki stresi azaltmak için her gün kendimize “Acaba bu düşünce gerçek mi? Yoksa boşuna mı acı çekiyorum?” diye sormayı alışkanlık haline getirmeliyiz.


Seneca’nın sözleri sürekli kulağımızda çınlasın:


“Vaktinden önce mutsuz olma! Başında dolandığını sanıp korktuğun felaketler belki hiç gelmeyecek başına!”



Kaynaklar:

Richard T. Liu, Jessica L. Hamilton, Simone Imani Boyd ... - A Systematic Review and Bayesian Meta-Analysis of 30 Years of Stress Generation Research: Clinical, Psychological, and Sociodemographic Risk and Protective Factors for Prospective Negative Life Events

Noam Spencer - The Stress We Make: Dependent Stress and Why It Matters

Seneca - Ahlak Mektupları

İyi olmak için çaba sarf edene kadar ne kadar kötü olduğumuzu bilemeyiz.


Sürekli ahlaktan bahsedenlerin çoğu zaman ahlaksız çıkması tesadüf değildir.


Derinlerindeki sahip olma, aldatma veya bastırılmış dürtüleriyle baş edemeyenler, toplumda en sert ahlak bekçisi kesilirler.


Kendilerini üstün görüp, başkalarını ne kadar kırbaçlarlarsa, içlerindeki suçluluk duygusunu o kadar bastırırlar.



Hayatın küçük bir huyu vardır: İnandığımız değerler üzerinden sınanırız.


"Ben dürüst bir insanım" ya da "Ben haksızlık karşısında dayanamam" gibi cümleler tespit değil iddiadır. Ve iddialar, bedel ödenmediği sürece karakter özelliği sayılmaz.


Uzakta bir haksızlık gördüklerinde sesleri yükselir: “Böyle şey olur mu?”


Ama aynı haksızlık işlerine yaradığında dilleri değişir: “Gerçekçi bakmak lazım.”


Simone Weil, ayrımı sertçe çizer:


İyiliği sevmekle iyi olmak aynı şey değildir.



Kızdığımızda, bir mesajı görmezden gelerek cezalandırırız. Güç elimize geçtiğinde normalde söylemeyeceğimiz şeyleri söyleriz. Sessizliği bir silah gibi kullanırız.


Fırsatla karşılaştığımızda, yoldaki ahlaki çukurları görmezden geliriz.


Hemen zihnimizde küçük mahkemeler kurulmaya başlar. Kendi davranışlarımıza mazeretler üretir, işimize gelen tarafı büyütür, vicdanımızı rahatlatacak hikayeler anlatırız.


Sakinleştiğimizde bazen şaşırırız: “Bu kimdi?”



C.S. Lewis, bu soruya kısa bir yanıt verir:


"Bodruma hızlıca girdiğinizde fareleri görürsünüz. Hızlı giriş fareleri yaratmaz, sadece saklanmalarını engeller."


Biz de kendimizi en çok kaybetme ya da kazanma anında tanırız.


O anlarda doğru olanı yapmak zordur. Dürüst davrandığımız için avantajımızı kaybederiz, sadık kaldığımız için yalnız hissederiz, merhametli olduğumuz için içimizde öfke büyütemeyiz.


Ve bu bedeli ödemeye hazır olup olmadığımız, ancak fareler ortaya çıktığında belli olur.



Fareleri gördüğümüzde ilk yaptığımız şey, bilincin ışığını kapatmaktır.


“O başlattı.” “Benim yerimde kim olsa aynısını yapardı.” “Bir enayi ben miyim?”


İçimizdeki avukat bu cümleleri saniyeler içinde hazırlar. Kendimizi savunduğumuz için haklı olduğumuza inanırız. Haklı olduğumuz için değil.


Iris Murdoch, kritik seçim anlarında seçimin büyük kısmının çoktan yapılmış olduğunu söyler. Fareler o anda ortaya çıkmaz. Yıllarca ışığı kapatarak biriktirdiğimiz şey, bir gün bodrumda karşımıza dikilir.



Jung'un gölge dediği budur: Kendi içimizdeki karanlık yönleri tanımayı reddettiğimiz sürece onları başkalarına yansıtırız. Eleştiririz, saldırırız. Dünya günah keçileriyle dolup taşar.


Kriz anlarında faturayı kime kesiyorum?


Güç elime geçtiğinde değişiyor muyum?


Kendi tarafım yanlış yaptığında ses çıkarıyor muyum?


Özür dilemem gerektiğinde ne yapıyorum?


Bodrumdaki fareler, böyle soruların ardında saklanır.



İyi olmak için çaba sarf edene kadar da ne kadar kör olduğumuzu bilemeyiz.


Bir de sahte ahlakçılığı meslek edinenler var. Özellikle de siyasiler. Machiavelli’nin tavsiyelerinin beden bulmuş halleri gibiler:


"Bir hükümdar için erdemlerin hepsine sahip olmak gerekli değildir, ama onlara sahipmiş gibi görünmek son derece gereklidir.”


Kürsülerinden konuşmaya başladıklarında nazikçe Epiktetos’u hatırlatabiliriz:


“Felsefeni anlatma. Onu göster.”



Kaynakça

Iris Murdoch - The Sovereignty of Good

Simone Weil - Yerçekimi ve İnayet

N. Machiavelli - Prens

C. G. Jung - İnsan ve Sembolleri

C.S. Lewis - Mere Christianity

T. S. Eliot'ın şiirinde Prufrock, sıkıcı bir kayıtsızlıkla fısıldar: "Hayatımı kahve kaşıklarıyla ölçtüm."


Ölçe biçe, yönetmek istediği hayatı hep erteleyerek geçirir, ömrünü küçük sosyal ritüellerin içinde tüketir.


Sonunda geriye bakar; omuzlarında yaşanmış bir ömürden çok ertelenmiş karşılaşmaların ağırlığı vardır.


Pişmanlık bile yoktur artık. Sessiz bir "olmadı" duygusu kalır ondan geriye.



Eliot'ın şiirinden bu yana yüz yıl geçti. Viktor Frankl, teknoloji geliştikçe daha fazla yaşam aracına sahip olacağımızı ama uğrunda yaşayacağımız bir anlam bulamayacağımızı söylemişti.


Daha çok kontrol. Daha az anlam.


O zamandan bu yana günümüzü şekillendiren araçlar çoğaldı. Her şeyin bir uygulaması var. Hiçbir şeyin derinliği yok. Ölçmek, giderek yaşamanın yerini alıyor. Hayatımız metriklerin arasına sıkışıyor.


O kaşıklarla mezar kazar gibi hayatımızın içini boşaltıyoruz.



Scott Barry Kaufman, öğrencilerinden bir dönem boyunca her günün ne kadar anlamlı geçtiğini on üzerinden puanlamalarını ister. Bir süre sonra öğrenciler hangi puanın ne anlama geldiğini unutur. Bir öğrenci yanına yaklaşır ve şöyle der: "Sekiz olmak ne demekti, hatırlayamıyorum."


Kaufman, optimizasyonun sadece bazı işler için iyi bir araç olduğunu anımsatır. Hayatı derin ve anlamlı kılan şeyler için çoğu zaman yanlış araçtır.


"Optimizasyonun ruhu yoktur" diye yazar. "Ruh işleriyle sayı işlerini karıştırmayın."



Kaufman'ın uyarısını Küçük Prens'te de görmüştük: "Asıl olanı gözler göremez."


Peki nedir bu görünmez olan?


Telefonumuza kaç mesajın geldiğini sayabiliriz ama o tek mesajın içimizde kopardığı zelzeleyi hiçbir sayıyla gösteremeyiz. Beğenmemiz, o beğeninin derinliğini anlatmaz. Ölçebildiklerimiz, ölçmek istediklerimizin yanında neredeyse hiçtir.


Yine de sadece ölçebildiklerimizi hesaba katarız.


Bütün bir hayatı eksik yaşarız.



Belirsizliğe tahammül edemeyince onu veriye dönüştürüyoruz. Kaygı bir "stres puanı" oluyor. İlişki bir "kalite skoru." Hüzün ise "ruh hali grafiğinde bir düşüş."


Nietzsche, bu hesap tutma refleksini, gerçeklikten kaçışın son sığınağı olarak görür. Kaşıklar çoğaldıkça sığınak büyür. Hayat küçülür.


Filozof, sadece dans etmeyi bilen bir tanrıya inanır: "İnsanın içinde kaos olmalı ki dans eden bir yıldız doğurabilsin."



Benlik metrelerle, kilolarla, biten görevlerle oluşmaz. Hikayelerle oluşur. Yaralarla oluşur.


Sayılara indirgemiş bir hayat, sayılara indirgenmiş insanlar üretir. Kendimizi daha iyi anlamak için ölçtüğümüzü sanıyoruz. Ölçmeden duramayan insanlara dönüştüğümüzü fark etmiyoruz: Kaç beğeni, kaç paylaşım, kaç kalori, kaç mesaj, kaç sayfa…


"Öz-bilgi ancak anlatımla üretilebilir" diye yazar filozof Byung-Chul Han. "Benlik bir nicelik değil, bir niteliktir."



Prufrock şiirin sonunda boğulurken deniz kızlarıyla karşılaşır:


“Deniz kızlarının birbirlerine şarkı söylediklerini duydum. Bana söyleyeceklerini sanmıyorum.”


Bütün ömrünü hesaplayarak geçirmiştir. Kendini koruyarak. Yanlış anlaşılmaktan, reddedilmekten, hayal kırıklığından kaçınarak.


Ve sonunda dünyanın şarkısını dinlemek yerine kahve kaşıklarının sesini dinlediğini fark eder.


Bize Rumi’yi anımsatır:


“Aklını sat, hayreti satın al.”



Kaynaklar:

T.S. Eliot - The Love Song of J. Alfred Prufrock

Scott Barry Kaufman - Optimisation Has no Soul

Byung-Chul Han - Anlatının Krizi

Friedrich Nietzsche - Böyle Söyledi Zerdüşt

Viktor Frankl - The Unheard Cry for Meaning

Antoine de Saint-Exupery - Küçük Prens

Mevlana Rumi - Mesnevi

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page