Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

Teşekkürler!

Normal İnsanlar: Değiştirmek İstediğiniz Bir Özellik



Bu haftanın normal insanlar konusu "değiştirmek istediğimiz bir özelliğimiz" idi. Katılan bütün yazar arkadaşlarıma saygılarımı sunuyor, emeklerine sağlık diyorum.


- Hadi Beraber Kitap Yazalım projesi hakkında daha geniş bilgi almak için tıklayabilirsiniz.

- Yazarlar için yazdığım bir mektubu okumak için tıklayabilirsiniz.



HAFTANIN YAZILARI

  • Beni Eleştirenler Ölsün – Huzursuz Beyin

  • İstemiyorum – Herzi

  • El Alem – Rojda Aksoy

  • 24 Saatin Var – Edward Bloom

  • Uçakta Uyuyabilen Cindir – Ayşe Çetinkaya

  • Dur – Tuğçe Eser

  • Hayır Hayır Hayır – Nehir Niş

  • Nabza Göre Şerbet – Saturnuslog

  • Kristal Miyim, Paşabahçe Mi – Mutlu

  • Giz – San

  • İçimdeki Süzgeç – Bir Başka Dünyadaki

  • Dilek – Canderel

  • Havuç – Clementine

  • Başlık Hak Etmeyen Yazı – Gorila Voladora

  • Çemberin Sınırında Kalmak – Hayat Yeniden

  • Maymun Olduğumu Yeni Öğrendim – Eta Carinae

  • Denge Sarkacı – Voila

  • Doğruyu Söyle- Melike Yılmaz

  • Denge ve Sınırlar – Dalgın Canbaz

  • Kendimi Yordum – Sehvenli

  • Değişim – Coggywriter

  • Boşluk – Madame Solo

  • İnsan İster – Mehmet Can Kaya

  • Sabrın Sonu Selamet –Mi Acaba? – Papatyalı Bir Deli

  • Denemiş Olmak – Topaz

  • Değişim Direnci – Seyyan Uslu

  • Değişmek – Ayşe Menekşe

  • Değişim Şart – Msy

  • Sınırsız - Matruşka




BENİ ELEŞTİRENLER ÖLSÜN

-huzursuz beyin-


İçimde birbiriyle çelişen iki itki barındırdığımda, kendimi ikisinin ortasında, cehenneme yakın bir noktada buluyorum. Örneğin bir yanım yakın temas arzularken, diğer yanım yalnız kalmayı dilediğinde, ya yakınlaştığım insanı saçma sapan nedenlerle itiyor, ya da yalnız kaldığımda kendimi utandıracak eylemlerde bulunuyorum. Ama bu yazı, yalnız kalan ben ve kardeşimin barbi bebeği hakkında değil.


Bir yanım, (buna Sistem 2 diyeceğim) mantığa, bilimsel yönteme, sürekli gelişime aşık ve gelişimin ancak eleştiriyle mümkün olduğuna inanıyor. Diğer yanım ise (Sistem 1) gelişmem için beni eleştiren insanları kusursuz bir bahar akşamında uzunca bir çınar ağacında sallandırmak istiyor.


Olay şu, olumsuz geri bildirim aldığımda paranoyak bir otomatik savunma sistemi olan Sistem 1 devreye giriyor. Eleştiri ne olursa olsun, “kafasına nükleer bomba at” butonuna basmak istiyorum. Okuduğum onca kitaptan sonra gelen makul, mantıklı ve faydalı eleştirilere yönelik ilk içsel tepkimin “annen de böyle derdi” olması beni üzüyor.


Elbette bunu içimde yumuşatıyorum, elbette susuyor ve entelektüel camianın bana saygı duyacağı şekilde (Sistem 2) eleştiriye uygun davranıyorum. Ama işte içimde olanları kendime yakıştıramıyorum; çünkü bir yandan da eleştiriye katlanamayan insanların zavallı olduklarına inanıyorum. Nasıl onlarla aynı kategoride olabilirim? Benim eleştiriye katlanamayan Selim’le, Ahmet’le ne işim var? Sanki beni yüzlerce sıkıntılı insanla aynı kafese koymuşlar, ben de başımızdaki nöbetçiyi ikna etmeye çalışıyorum: “hey dostum, hadi ama, ben onlar gibi değilim, kimseye saldırmıyorum.” Nöbetçi de bana “ama hayalini kuruyorsun?” diyor. “Geçen gün yazını beğenmeyen takipçinin gözlüklerine küfretmedin mi? Ne tür bir insan kendisine olumsuz geri bildirimde bulundu diye tanımadığı bir insanın gözlüklerine küfreder? İşte yanındaki Selim gibi insanlar!”


“Ama içimden ettim” diyorum. Şempanze Selim gülümsüyor bana. Annen de gülümserdi diyorum, yine içimden.


Değiştirebilseydim, Sistem 1’i günceller ve alarm seviyesini daha makul bir düzeye çekerdim. Utanıyorum çünkü bu durumdan.

İSTEMİYORUM

-herzi-


Kendime ihanet etme gibi bir alışkanlığım var.


Aslında kendime yaptığım şeyin bu olduğunu yeni fark ettim.


Başkalarının isteklerini önceliklendirince, kendimi geri plana atınca ve hatta kendi sesime hiç kulak vermeyince kendime ihanet etmiş oluyorum.


Peki bunu bilmeme rağmen hala ara sıra yapıyor olmama kaç puan verelim?


Kendimin yanında olmak gerçekten düzenli bir çaba gerektiriyor, özellikle bu başkalarını karşına almak demek olduğunda. Büyük cesaret istiyor. “Tamam bu seferlik benim istediğim olmayıversin” dedirtmeyecek bir dirayet istiyor.


Sevişmek istemiyorum. Evliyim ve sevişmek istemiyorum. İçimde cinsellik adına hiçbir istek yok.


Ama bazen sevişiyorum.


Çünkü artık neden istek duymadığımı anlatmaktan yoruldum. Suçluluk hissetmek istemiyorum artık.


Ne yapacağımı bilmiyorum. Bu sebeple çok umutsuz hissediyorum, çok korkuyorum ve bu korkulara teslim oluyorum. Teslim olmak istemiyorum.


Artık kendime ihanet etmek istemiyorum.



EL ALEM

-rojda aksoy-


Bu hafta Ankara’ya geldim ailemi görmeye ama sürpriz yapmak istediğim için kimseye haber vermedim. Annem oldukça muhafazakar bir ilçede yaşıyor. Binanın kapısına vardığımda içerdeki çardakta iki komşusuyla oturduğunu gördüm. Oraya doğru yürüdüm, annem beni görüp yanıma geldi ve sarıldı ama anlamadığım bi şeyler söylüyordu fısıldayarak ve panik bir şekilde. Birkaç saniye sonra anlayabildiğim kadarıyla bu mahalleye minicik eteğimle gelmem karşısında şok olmuş ve beni daha fazla kişi görmeden binanın girişine yönlendirmeye çalışıyordu bir yandan da sarılmaya devam ederek. Durumu anlayınca gülümsedim çünkü annemin bu tavırlarına alışkınım. Bu defa ben onu komşularıyla oturduğu çardağa doğru yönlendirdim ve yanlarına oturdum. Annem bu defa Kürtçe kamuflajını kullanıp yanımızdakilerin anlamadığını bildiği bu dilde beni eve gitmem ve üstümü değiştirmem konusunda ikna etmeye çalışırken ben Türkçe cevap verdim ve eğer tek kelime daha ederse herkesin içinde eteğimi de çıkaracağımı söyledim esprili bir tonda. Şaka yaptığımı bilecek ama eğer gerçekten sinirlenirsem dediğim şeyi yapabileceğimi de tahmin edecek kadar beni tanıdığı için konuyu değiştirdi ve ben o gün o etekle bütün mahalleyi gezdim.

Anneme, aileme ve yakın çevreme karşı bu rahat tavrım eskiden yoktu, zamanla oldu. Keşke diğer çekincelerim ve korkularım da zamanla geçse… “Kim ne der” gibi basit bir cümlenin hayatımı nasıl da sınırladığını görmek çok can sıkıcı. Evet belki ne diyeceği konusunda endişelendiğim kişi sayısı zamanla epey azaldı ama yine de varlar ve oradalar.

Milyonlarca insan TikTok videosu çekiyor mesela ve dünya yine her zamanki gibi dönüyor ama ben de bi tane çekecek olsam o dünya durur ve içine girecek bir delik falan ararım kesin. Çünkü o videoyu izleyeceğini bildiğim insanların kafasından birkaç saniyeliğine geçecek düşünceler benim için sonsuz bir işkenceye döner. Beni yargılayacaklarını bile bile bunu niye yapayım öyle değil mi? En iyisi makul, akıllı, ölçülü biri olarak hayatıma devam etmek. O zaman bana kesin bir ödül falan verirler ve mezar taşıma da “insanların ne düşündüğünü çok önemseyen bir melekti” yazarlar artık bi zahmet…



24 SAATİN VAR!

-edward bloom-



"Peki hayatında neleri değiştirmek isterdin?" diye sordu danışmanım o günkü terapide. İlk ve en kolay aklıma gelen cevap "15 yıl önceye dönmek"ti. "Böyle bir hizmetimiz yok maalesef" deyip güldü. Gerçekten böyle bir hizmetleri olsaydı ve bu hizmeti almaya karar verseydim, olmak istediğim zamana dönmek neyi değiştirirdi diye düşündüm gün boyu. İlk bakışta çok avantajlı bir durum olurdu gibi geldi bu. Zira 15 yıl geriye giderek sadece yaşımı değil, şu an istemediğim pek çok şeyi değiştirebilirdim. Sigarayı bırakırdım, spor yapardım, karar vermekte zorlandığım konularda fazla düşünmez, ilk aklıma gelen yolu seçerdim, "hayır" kelimesini daha sık kullanırdım, daha az porno izler daha çok sevişirdim vs. Bunları düşünerek uykuya daldım.


Gerinerek uyandığımda kendi evimde uyanmadığımı fark ettim. Herhalde akşam alkolü fazla kaçırıp bir arkadaşımda kalmıştım. Elimi telefonuma attım, arayan soran olmuş mu diye. O da ne?! 3310'umun ekranında mesaj uyarısı var. "Şimdi girebildim msn'e, bağlantı yoktu" yazıyordu. Gece yarısı atılmış. Gözlüğümü takıp bir hışımla kalktım. İnanılır gibi değildi! Bir zamanlar ailemle yaşadığım evdeydim. Banyoya koşup aynaya baktım. Bir gecede saçlarım uzamış ve kararmıştı. Yüzüme su çarptım. Ağzımda pis bir tat vardı; sigara tadı. Oysa birkaç sene önce bırakmıştım. Tekrar odama gittim. Masanın üzerinde bir zarf vardı. İçinden kısa bir mektup çıktı;


"Bugün 13 Temmuz 2006. Bu mektubu okuduktan sonra yeni hayatınla ilgili istediğin bir değişikliğe karar vermek için 24 saatin var!"


İlk birkaç saati vücudumu, çevreyi, hayatımı 15 sene sonrasının bilinciyle irdeleyerek ve durumumu anlamaya çalışarak geçirdim. Yaşadığım şey inanılmaz gelmekle birlikte buna şaşırarak kaybedecek zamanım da yoktu ama karar vermeden önce de 15 yaş genç halimin ve hayatımın tadını çıkarmalıydım. En yakın arkadaşımı arayıp her her zaman gittiğimiz bara çağırdım. "Bira ne kadar ucuz!" diye mırıldandığımı duyunca "iki gün öncekiyle aynı fiyat" dedi yüzüme bakıp. Durumu anlattığımda gülerek karşıladı ve güzel bir hikâye olduğunu, mutlaka yazmam gerektiğini söyledi. Bu beni biraz sinirlendirmişti ama aynı hikâyeyi o bana anlatsa aynı tepkiyi verirdim diye düşündüm. Kız arkadaşımı arayıp çağırdım. Birkaç saat sonra geldi. "Bugün erken başlamışsın!" dedi. 15 yıllık hasretle sarılıp kokusunu içime çektim. "Alkol kokuyorsun" deyip hafifçe itti. Oturtup hemen anlattım durumu. O gülmedi, biraz üzülerek dinliyor gibiydi. Bitirdiğimde ellerimi tutup şefkatle baktı. "Kendine bunu daha ne kadar yapacaksın?" dedi. Anlamamıştım. "Gittikçe artırıyorsun ve artık başlamak için havanın kararmasını bile beklemiyorsun. Şimdi de sanrılar görmeye başladın." dedi. Adisyona baktım, Efes fıçının karşısında 11 tane tik vardı. 9'unu ben içmiştim. Kafam güzeldi, kız arkadaşımın nasihatleri dışında keyifliydi akşamım ve önümde karar vermem için 12 saatim vardı. Onu durağa bırakıp ben de taksiye atladım. Marketin önünde durdurdum. Saat gece 1'di ve kimse bira alırken torbacıyla muhatap oluyormuş gibi gizemli davranmıyordu. Bu beni daha da keyiflendirdi. Kaç tane alacağımı düşündüm bir süre. Peki ya eve mi gitmeliydim yoksa bir arkadaşıma falan mı? Annem çok içtiğim için üzülecekti ama 15 sene önceye gelip de onu görmeden geri dönmek olmazdı. Hem ona da anlatabilirdim durumumu. Geldiğimde o açtı kapıyı. Yüzü asıktı, bir şey söylemeden odaya gitti. Hemen bir bira açıp oturdum yanına, anlatmaya başladım. Sakince dinledi. Gözlerinden yaşlar süzüldü iplik gibi. "Artık sadece alkol almıyorsun, değil mi?" dedi. Madde kullandığımı ve delirmeye başladığımı düşünüyordu. İnandıramazdım, üstelik bu haldeyken. Sarılıp özür diledim. Şaka yapmak istemiştim. İyiydim ve madde kullanmıyordum. "Sadece dört tane bira içtim, iki tane daha içip yatacağım." dedim ve odama çekildim. Kaybedecek zamanım yoktu. Bir bira daha açıp pop-rock karışımı winamp playlistim eşliğinde düşünmeye başladım. Dinledikçe ve yudumladıkça yaşadığım deneyim hem şaşırtıyor hem de keyiflendiriyordu. Bilgisayarı açıp sevgilimle, dostlarımla, ailemle olan fotoğraflarıma baktım. Birkaç sene sonra hard diskim çöktüğünde hepsi yok olacaktı.


Derken sızıp kalmışım. Uyandığımda zamanımın dolmasına 1 saat kadar kalmıştı. Panikle fırladım yerimden. Başım çatlıyordu. Hemen duş alıp ağrı kesici içtim biraz kendime gelir, neyi değiştirmek istediğime karar veririm düşüncesiyle. Zaman dolmak üzereydi ve karar veremiyordum. Odanın içinde dönüp durmaya başladım. Bir karar vermeliydim ve bu hayatımı tamamen değiştirecek kadar önemli bir karar olmalıydı. Dakikalar kalmıştı. Yok! Aklıma gelen değişiklikler lambadan çıkan cinden dilenebilecek kadar hayati şeyler değillerdi. Son birkaç saniye kala artık zamanımın dolduğunu ve ilk aklıma geleni dilemem gerektiğini fark ettim ve 15 sene öncesine ışınlanarak zar zor karar verebildiğim değişiklik dileğim şu oldu; "Karar verebilmek!"


Uyanır uyanmaz telefonumun ekranına baktım; 13 Temmuz 2021. Duşumu alıp balkonda kahve içen eşimin yanına gittim. "Beyaz olacak!" dedim. Anlamayıp yüzüme baktı. "Çalışma odama alacağım yeni kitaplığın rengi. Beyaz istiyorum!" "Emin misin? Bir haftadır altıncı karar değişikliğin." dedi. Evet! Bu kez emindim. Kararım kesindi ve hemen siparişi verdim. Birkaç gün sonra kitaplığı kurdum. Kitaplarımı yerleştirdim. Şöyle bir baktım ve içimden şöyle geçirdim; "Keşke bu kadar çabuk karar vermeseydim. Beyaz hiç yakışmadı odaya."



UÇAKTA UYUYABİLEN CİNDİR

-ayşe çetinkaya-


Liseden sınıf arkadaşım Orçun’la Finlandiya’ya, yine liseden sınıf arkadaşımız, Tampere’de Erasmus yapmakta olan Emre’yi ziyarete gidiyoruz. Orçun biraz pimpirikli bir tip, uçağa bineceğimiz için gergin. Bense çok heyecanlıyım. Amcam askeri pilottu, küçükken bütün uçakları amcam kullanıyor sanıp el sallardım. Hava üssüne gidip uçakların arasında gezmeye bayılırdım, bir keresinde kokpite de girmiştim. Uçaklarla ilgili güzel anılarım vardı hep. Şimdi de ilk defa uçacaktım.


Bizi uçağa aldılar, normalde Orçun’un yeriydi, ama "ben dışarıyı izleyeceğim, hem fotoğraf da çekerim" diye cam kenarına oturdum, Orçun da benim yerime geçti. Ortam biraz klostrofobikti, ama çok da sorun değildi. Uyarıları okuduk, hostes hanımı dikkatle izledik, sonunda uçak hareket etti. Tıngır mıngır gidiyoruz, Allah Allah diyorum, bu kocaman alet nasıl havalanacak. Çok geçmeden kaptan turboyu ateşledi, nasıl keyifliyim, tahmin ettiğimden de eğlenceli. Sonra havalandık. Havalanmaz olaydık. Ne olduğumu şaşırdım, beynim kafamın içinde dönüyor gibi, bir yandan göğsüme bir ağırlık çöktü, geçsin diye bekliyorum, yükseldikçe daha da kötü oluyor. Nabzım kaç atıyor belli değil. Oturduğum yer daraldı, daraldı, uçak üstüme kapanacak gibi hissediyorum. Orçun’un koluna yapıştım, “bu ne ya, ne zaman bitecek” diye sızlanıyorum, yiğitliğime zeval gelmesin diye çok da sesimi çıkarmıyorum. Orçun’un keyfi yerinde, üstümden eğilip camdan aşağı bakıyor, “oha manzara çok iyi” falan diyor. İyi gelir mi ki diye ben de camdan bakmayı deniyorum, aklımı hepten yitiriyorum. Baya havadayız, altımız bomboş, sonsuzluk. Koca alet havada uçuyor, ip mip de yok, kendiliğinden havada. Bu arada mühendislik öğrencisiyim, olan biteni bir mantığa oturtmak için şimdiye kadar fizik, aerodinamik, akışkanlar mekaniği, ne gördüysem, bildiğim ne varsa kafamda toparlamaya çalışıyorum. O an sadece “akışkanlar da mekaniği de yerin dibine batsın” sonucuna varıyorum. Orçun Paşa mis gibi kahvaltısını etti, ben su bile içemediğim için benimkini de yedi, üç kere tuvalete gitti, hatta birisinde kakasını bile yapmış; bu ne rahatlık, hala şaşırıyorum. Beni de “madem camdan bakamıyorsun, kalk da ben oturayım” diye azarladı, ama ben bırakın kemerimi çözüp ayağa kalmayı, nasıl nefes alındığını unutmuşum, “hıps ımph yapamicam hıps” benzeri bir şeyler geveledim. Dört saatlik taşikardi keyfinin sonunda alçalmaya başladık. O andan itibaren aklım ve mantığım bana geri bahşedildi. Finlandiya toprağını öpecektim.


Üzerinden on sene geçmiş. Sonrasında onlarca kez uçağa binmişimdir, hiçbirinde bu ilki kadar kötü olmadım. Ama kötü hissetmediğim tek bir uçak yolculuğum da olmadı. Bununla ilgili amcamla, arkadaşlarımla, terapistimle de konuştum. Hiçbir şey, bilim bile, beni içi insan dolu, kocaman metal bir aletin havada uçmasının güvenilirliğine ikna edemiyor. Uçağa biner binmez uyumaya başlayanlar var ya, aklım almıyor. Ben sudoku çözmeden sakin kalamıyorum. Bir de sadece uçaktayken boyadığım minik bir boyama kitabım var, o da işe yarıyor.


Aslında uçak hiç de sık kullandığım bir araç ya da uçak fobim durmadan üzerinde çalıştığım bir sorunum değil. Buna gelene kadar kendimde değiştirmek istediğim başka bir sürü şey var. Ama algımı değiştirebileceğime dair inancımın en az olduğu konu bu. Sanırım bu yüzden aklıma ilk gelen de bu oldu. Aranızda uçakta uyuyabilenler varsa, beni bir okuyup üflesin. Bilimin bir faydasını göremedim.




DUR

-tuğçe eser-


Hani, biz insan evlatları geliriz, güzel bir toprağa yerleşiriz. O toprağın sunduğu besini alır, suyunu içeriz ya. Fakat sonra, haddimizden de fazlasını yer, suyunu kirletir, buzağının bile hakkı olanı ondan çalarız. Biliyorsunuz hikayeyi işte. Ta ki o toprak artık “ üzgünüm ne sana ne de kendime verebilecek hiçbir şeyim kalmadı” diyene kadar. Heh ! Sonra ne yaparız ? “ aman bu toprak artık işe yaramaz “ der , kendimize başka bir verimli toprak bulur ve eski kurumuş toprağı terk ederiz. Biliyorsunuz hikayeyi…


İşte o terk edilen toprak gibi hissediyorum.


Beni bir süre yalnız bırakın. Yağmur mevsimleri gelip geçmeli derinlerimdeki suyu temizleyebilmem için. Güneşte dinlenmeliyim. Atıkların boşaldığı kirli nehirden biraz uzakta, arınmalıyım. Çocuklar oyunlar oynamalı üstümde, harmanlanmalıyım. Eski kalıplarmış fikirlerimi ayıklamalı, yabani otlardan kurtulmalıyım. Müziğimle sanatımla ilk filizlerimi vereceğim. Yanımdaki dostlarla yeşilleneceğim. Benim bedenim, rahmim; benim toprağım. Göz alabildiğine uzanan karanlık ve sık çam ormanları onun çocukları. Dağ çilekleri, böğürtlenler onun eseri.


Değiştirebilecek olsam, bu toprağa öğretirdim; “dur!“ demeyi. “Burası sınır insan, orada dur.”



HAYIR HAYIR HAYIR

-nehir niş-


İş çıkışı bir an önce eve varmak istiyorum. Metro serindir diye metroyu tercih ediyorum. Bugün hem yoğun hem de aşırı sıcak bir gün. Bacaklarımda derimi zorlayıp dışarı fırlamak isteyen, varislerimin ağrısı. Metrodan inip sarı dolmuşla hızlı bir şekilde eve varıyorum. Soğuk bir duş beni rahatlatıyor. Sabahın beşinde uyanmış gibi dinç hissediyorum. Filtre kahve demleyip, kitap okumayı planlıyorum. Cemil Kavukçu’nun “Aynadaki Zaman” adlı öykü kitabında martıların deniz ajanı ifadesine takılıp kalıyorum. Bahçeme gelen martılara ikircikli ve korkarak yiyecek bir şeyler veriyorum. Okuduğum öykü etkisini sürdürüyor. Mutfaktan yiyecek bir şeyler alıp bahçeye geçiyorum. Telefonum çalıyor. Arayan pek sık görüşmediğim, hatta görüşmek istemediğim bir arkadaşım. Evleneli beri pek görüşmedik. Mutlaka görüşelim çok önemli diye ısrar ediyor. Peki bakalım diyorum kapatırken. Whatsapp ve Telegram’dan da yazıyor. Kahve ısmarlayayım lütfen gel, konuşmaya ihtiyacım var. Hayır diyemeyen tarafımı kopartıp atmak istiyorum. Ya çok kötü durumdaysa evden çıkasım yok ama ne yapsam. Cevap yazıyorum. Tamam sekizde merkezde buluşuruz.


Hazırlanıp çıkıyorum. Buluşup bir yere oturuyoruz. Kararsız kalıp hemen cevap vermediğim için sitem ediyor. Görüşmeyeli tam üç yıl olmuş. Kendine bira söylüyor bana da kahve. Hızlıca başlıyor. Eşiyle boşanıyorlarmış. Kendini çok kötü hissediyormuş. Hatta intiharı düşünmüş falan. Hiç susmuyor. Benim ne hayırsızlığım kalıyor ne hayrım. Kaçarak evleneli beri benimle ve ortak arkadaşlarla neden görüşmediği sorusu havada cevapsız asılı kalıyor. Hızlıca peş peşe boşalan şişeler gibi boşaltıyor içini. Saatlerce anlatıyor.


Sokağa çıkma yasağı başlamak üzere. Masadan çakmağımı telefonumu alıp çantama atıyorum. Bana hesabı ödetmek için her zamanki kırk takla atma harekatı başlıyor. Midem bulanıyor. Hiç değişmeden tekrar eden bir döngü. Aylardır çalışmıyor olmama rağmen ben ödüyorum hesabı. Zamanla yarışıyormuş gibi anlatıyor da anlatıyor. Ertesi güne randevulaşmak için ısrarlar falan. Tamam yarın olsun bakarız deyip beni lüks aracıyla eve bırakmasının önüne geçiyorum. Üzerimde bir ton ağırlıkla eve yürüyerek geliyorum. Hiç konuşmadan kendimi saatlerce konuşmuş gibi yorgun hissediyorum. Ertesi ve sonraki günler ısrarla yazıp çizmelerine müsait değilim deyip özürler diliyorum. Zaman ayırmadığım için sitemler isyan ve hakarete dönüşen mesajlar. Kendimi kötü hissedip hayır diyemeyen yanıma kendim isyan ediyorum.


NABZA GÖRE ŞERBET

-saturnuslog-


Dürüstlük bir ceza olabilir mi? Hani erdemdi? Hani yalan söylemek kötüydü? Öyle ki yalanla ilk tanıştığımda okkalı bir dayak yemiştim amcamdan. Nasıl caydırıcı olmuşsa, o günden sonra yalan söylemeye çalışırken bile ellerim titrer. Ancak yalan söylediğimi düşündükleri için beni döven büyük ailemde, yalan söylemeyen, iftira atmayan, kendini ya da birbirini çıkar uğruna satmayan neredeyse bir kişi bile yok. Bu nedenle dürüstlüğümü nabza göre şerbet verme özelliğiyle değiştirmek isterdim. En azından benim için hayatta kalmak daha kolay olurdu.


Yıllar önce iftiralar, baskılar, mutsuzluklar denizinden kurtulmak için kaçtığım aile ortamıma çok ani dönüş yapmak zorunda kaldım. Bakın, iyilik ve kötülük kavramlarını çok iyi bilmeyen biriyim. Ancak size saf kötülük olarak hissettiğim şeylerin birinden bahsedebilirim.


Birbirine zamk gibi yapışmış sevgisizlik timsali sözde sevgiden oluşan bir aileden geliyorum. Küçükken yalancı bir kuzenim vardı. Ailesi yüzünden patolojik bir yalancıydı. Yaşlarımız yakın olduğu için hiç ayrılmazdık, oyun arkadaşıydık. Bir gün, bütün ailenin toplandığı dedemlerde verilen aile yemeklerinden birindeydik. Kuzenimle içerideki bir odada tartışmaya başladık. Kuzenim sinir krizi geçirip odada duran bir tabağı yere atarak kırdı. O kırılma sesine gelen ebeveynler, ne olduğunu sorduklarında benim kırdığımı ve beni durdurmaya çalışsa da beceremediğini anlattı ağlayarak.


Ailenin yaramaz, hiperaktif çocuğuydum ama hep dürüsttüm. Doğal olarak karşı çıktım bu duruma ve olayı anlatmak istedim. Ancak kuzenim ağlıyordu ve daha inandırıcı geldi onlara. Kendimi savunmaya çalışırken, küçük yüzümde bir ağırlık hissettim. Nasıl olduysa yerde buldum kendimi. Ailem toplanmış, beni dinlemeden suçlu olduğuma karar vermiş üzerine bir de güzel dayak yemiştim. Çok iyi insanlarız diye etrafta dolanan aile, yedi yaşındaki küçük kızın dayak yemesini izlemişti keyifle.


Sonrasında, şişmiş yüzüm ve morarmış kollarıma bakarak acımış olacak ki kuzenim, itiraf etti yalanını. İtirafını cesur bulup hediye verdiler ona. Ama biri de gelip benden özür dilemedi. Üstelik ben kenarda kuzenime hediye verilmesini izleyip acı çekerken buz veren bile olmadı.


Her şey gibi bu da unutulup gitti. Ancak iftiralar asla bitmedi. Hala bitmiyor. Söylemediğim şeyler sürekli etrafta dolanıyor, insanlar ben farkında olmadan bana düşman oluyor ve bunların hepsini hala, amca, aile dediğim insanlar yapıyor. Yüzleşmek için karşılarına çıktığımdaysa yalan makinesi devreye giriyor ve bizim öyle bir şeyden haberimiz yok şizofreni misin? diyerek bana teşhis koyuyorlar. Bu iftiralardan birini de bugün yaşadım üstelik. Ayrıca hayır, şizofreni değilim. Bunu o kadar çok duydum ki psikoloğa ilk gittiğimde seans sonunda sorduğum ilk soru bu oldu.


KRİSTAL MİYİM, PAŞABAHÇE Mİ

-mutlu-


İş yerinde arkadaşlarının işini kolaylaştır, eğitim mi düzenlenecek? Hemen organizasyon konusunda sorumluluk al, evini taşıyan arkadaşına yardıma koş, çaylar bitmiş hemen sen tazele...


Çevremdeki insanları mutlu edebilmek, hayatlarını kolaylaştırmaya çalışmak gibi bitmek bilmeyen bir heyecanım vardı. Çoğu zaman yorucu olsa da yine de kendimi iyi hissederdim.


Ta ki bir gün çalıştığım kurumun psikoloğu bana bu davranışımın bir artı değil eksi olduğunu söyleyene kadar.


“Tüm bu çaban, her işe el atman ve hizmet etme isteğinin nedeni takdir edilmeye aç oluşundan” demişti.


Kendimce gurur duyduğum bu özelliğimin nedeni meğer yine yaşatılmamış bir duygunun açlığıymış.


“Paşabahçe misin yoksa kristal bardak mı? Önce buna karar vermelisin. Herkesin elinin altında duran biri kıymetli olmaz. Sen kristalsin lütfen kendini fark et!” demişti sözlerinin devamında.


İyi bir şey diyordu ama ben dumura uğramış gibiydim.


Bu kadar mı eksik, bu kadar mı takdir edilmeye açtım ben?


Günlerce her aklıma geldiğinde bu zayıflığıma ağlamıştım. İnsanların beni önemsemesi için hep bir şeyler yapmalıydım, onlara faydam olmalıydı. Hem görmelilerdi ne kadar çok düşünüyorum ben herkesi. Yoksa neden kıymetli olacaktım ki?


Kıymetliymişim! Peh... Zayıfım ben!


Her şeyi sorumluluk olarak görmek, her işe ben yaparım demek, herkese destek olmaya çalışmak. Farkında olduğum ve en nefret ettiğim özelliğim bu. Her deneme girişimim kısa sürede son buldu. Bir değiştirebilsem çok büyük bir yük kalkmış olacak omuzlarımdan biliyorum.


Ama işte gelin görün ki hayaller kristal, hayatlar Paşabahçe...


Mutlu

GİZ

-san-


Üzerinde yaşadığımız gezegen en az 4.54 milyar, türümüz de yaklaşık 200 bin yaşında. Bizler gelişen bilim ve teknolojiye rağmen hâlâ "nereden geldik", "nereye gidiyoruz", en önemlisi de "neden hayattayız" gibi sorularımızı net ve herkesçe doğru kabul edilecek biçimde yanıtlayamıyoruz. Bu bilinmezliklerle birlikte, sosyal varlıklarız ve -kullanmakta oldukça güçlük çektiğim- gelişmiş beyinlerimiz var. İnsan ilişkilerindeki belirsizlikler de evrendeki bütün belirsizliklerle birleşip zihnimde koca bir boşluk oluşturuyor.


Değiştirmek istediğim özelliğimin de tam olarak bu boşluktan doğduğunu düşünüyorum; açık ve net olamamak, kendime bile. Hayata bir sis perdesinin arkasından baktığımı hissediyorum. Bu perdeyi dağıtmak istedim, daha açık olmaya da çalıştım ama giz olduğu yerde kaldı. İşin kötüsü, hayatımdaki insanlara da yansıdı. Uzunca bir süre ne onlar benimle gerçekten konuşabildi ne ben onlarla. "Seninle konuşmak istiyorum ama konuşamıyorum, neden bilmiyorum," dedi biri. "Şimdi senden öğrendiğim ve artık çok iyi yaptığım bir şey yapacağım; açık konuşmamak," dedi bir başkası. "Sorunu bilsek çözmene yardımcı oluruz aslında, hiç konuşmuyorsun," dediler genel olarak. Sorunu ben de bilmiyorum gibi, bilsem yardımcı olurdum kendime.


Şimdi değiştirmek için yapabildiğim, gerçekten küçük detaylardan başlamak. Ne istediğimi seçerek ve karar verip arkasında durarak ilerliyorum. Sonsuz olasılıkları ve geçmişte alamadığım kararları umursamamaya çalışıyorum. Doğaçlama olarak ilerlediğim her yolun bana benzediğini görüyor ve böyle daha mutlu oluyorum. Zaten doğrunun ne demek olduğunu bile açıklayamadığımız bu yerde, bir şeyin doğru olması için herkesçe doğru kabul edilmesi gerekmez ki.



İÇİMDEKİ SÜZGEÇ

-bir başka dünyadaki-


Her insan doğumundan itibaren kendisini ait hissedeceği güvenli bir alan bulmaya ya da yaratmaya çalışıyor. Çoğu zaman aradığını bulamıyor. Böyle bir alanı yarattığında da kimi zaman yalnız oynamak zorunda kalıyor. Güvenli, kendine ait bir alan bulup çoğunluğun içinde kendisi olamadığı için, kendisinden vazgeçip, çoğunluk olmayı tercih ediyor.


Çocukken bu davranışı ilk annemde fark etmiştim. Sırf dışarda kalmamak için kendisine ait olan her güzelliğinden vazgeçti. İçinden söyledikleri ve dışarı yansıttığı çok başkaydı. Bozuk para gibi biriktirdiği cümleleri akşam eve döndüğünde mırıldanarak harcardı. Çok mutsuz olduğunu hisseder, ona baktıkça içinde cümle biriktirmenin iyi bir şey olmadığını anlardım. Bununla birlikte büyüdükçe ben de bunu yapmaya başladım. Önce sevmediğim yemek ağzıma tıkıldığında ses etmemeyi belledim. Sonra okulda düzeni bozmamak için hizaya geçer gibi kendimi başkaları ile hizalamaya çalıştım. Bunun bir seferlik ya da geçici bir şey olduğunu söylerdim kendime. Şu iş, şu tören, şu oyun bir bitsin işte o zaman kendim gibi olacağım. Ama uzun süre bir davranışı sürdürdüğümde kendimden uzaklaşacağımı hayal etmezdim.


Şimdi bile şunu fark ediyorum ki, ortamın ritmine ayak uyduramadığımda dans dışı kalıyorum. Hiç düşünmeden kendim olabildiğimde, kendi cümlelerimle sansürsüz konuşabildiğimde yalnız bırakılıyorum. İşin kötü tarafı uyumsuz olma düşüncesiyle suçluluk hissi yerleşiyor benliğime. Eksik, yetersiz ve değersiz olup olmadığımı sorguluyorum. Böyle olmadığımı biliyorum fakat bu duyguları baskın bir şekilde hissetmek istemiyorum. Günün sonunda en az zararla çıkabilmenin yolunu susmakta buluyorum. Sustukça da içimde önce kelime süzgeci oluşmaya başlıyor. “Dur onun yerine şunu diyeyim de yanlış anlaşılmasın.” Ardından cümleler bu süzgece takılıyor. “Bunu hiç söylemesem daha iyi olur, en iyisi sus” diyorum kendi kendime. Ardından duygular. “Böyle hissetmemeliyim, bunu nasıl hissedebilirim” diyerek içimdeki diktatöre veriyorum kontrolü. Süzüle süzüle, geriye benden bir şey kalmıyor. Uyum bir huy olmaya başlıyor. Uyumsuzluk korkusu yüzünden içim başka dışım başka konuşuyor. Bu öyle bir ayrışmaya sebep oluyor ki, sürekli her şeyi, herkesi ve yaşadığım her anı sorguluyorum. Uyumsuz olma riskini alamadığım her an kendime haksızlık ettiğimin farkına olarak yapıyorum bunu. Sonunda düzeni bozmamak için düzenimi bozuyorum. Ben, söyleyemediklerim oluyorum.


Mesela en basiti çayı şekersiz içtiğimi ezberletene kadar çok defa şekerli çay içtim. Hayır bile diyemediğim için kendi kendimi kemirdim. “Hadi bu seferlik böyle olsun” “Benim için bir yudum al” “Kendi ellerimle senin için hazırladım” cümleleri çoğalmaya başladıkça nezaketin açtığı sınırlar genişledi. Kendi güvenli topraklarımda başkaları gezgin, bense bir misafir oldum. Ama bu durumu değiştirmek için istikrarlı bir çaba göstermeliydim artık. Küçük ama etkili adımlar atmaya başladım. Bu genele yayılmış uyumlu kabul halimi son bir yılda iyileştirme müdahalelerim güzel gidiyor. Süzgecin deliklerini genişlettikçe insanlar azalıyor. Başkaları azaldıkça ben çoğalıyorum. Kendi cümlelerimle konuştuğum her an, genişliyorum.


Sevgiyle.


DİLEK

-canderel-


Bir tamirci olsa diyelim, biz onu çağırmamışken kapıya gelse durup dururken, "Abla varsa kendinde düzelttirmek istediğin bir şey, elimde malzeme var çabucak halledeyim, yalnız çabuk ol, diğer müşteriler bekliyor" dese, ben de "İzin ver bir düşüneyim, habersiz geldin, hazırlıksız yakalandım" desem. İçeri buyur etsem adamı, yeni usul ayağına galoş geçirip salona doğru geçse, ayağına sürtünen kediyi biraz tereddütlü okşasa, ben de uyarsam "Aman elleme, sağı solu belli olmaz" diyerek. Sonra zaman kazanmak için mutfağa kahve yapmaya gittiğimde, acaba bunca yıllık iyi kötü huyuna suyuna, boyuna posuna alıştığım kendimi düzelttirmek yerine kedinin yabani huylarını mı değiştirtsem diye düşünsem. Bir taraftan da ‘’Böyle fırsat ele geçmez kızım iyi düşün’’ diye kendimi zorlasam, yapamadığım milyon tane şeyi düşünsem, üstelik düzeltmesi de kolay şeyler, hem bu usta becerikli de görünüyor, sürümüne bazı psikomotor beceriler eklese fena mı olur, o bile gerekmez, bir işi yapamayınca hemen pes etmeme özelliği yeter de artar sana, bu yaştan sonra Formula yarışçısı ya da adını bile tam bilemediğin dansların kraliçesi olacak değilsin ya desem kendime. Bunu istersem içeride kahve pişirmemi bekleyen adam güler mi diye düşünsem, belki de bunu önemseme huyum değişse desem şimdi de. Yok, olmayacak bu iş. Kahvesini götürsem, sonra desem ki,’’ Valla usta, sizi de oyaladım, kusura bakmayın. Bir şekilde yaşayıp gidiyorum, yok öyle kendimden de çok hoşnut sayılmam ama yine de yıllar içinde, ince bir ayar da yaptım sayılır. Böyle kalsın, kendimi bir taahhüt imzalamış gibi hissediyorum çevreme karşı, bunca yıl sonra yeni alıştılar, ben değişirsem onlar da bocalar, toparlayamayız, çok sağ olun ilginiz için’’ falan desem mahcup bir şekilde ardından. Adam ne diyor bu der gibi yüzüme baksa ki dert değil, bu bakışa şerbetliyim, kahveyi de zaten acı bulmuştur, ‘’İyi ben gideyim abla, sen bilirsin’’ deyip kapıya yönelse. Kedi de peşi sıra kapıdan çıksa, ardından her zamanki gibi uzaklaşmaya cesaret edemeyip geri dönse. Ben de kalan kahveyi kendime koyup balkona geçerken derin bir nefes alıp, şu emeklilik günlerim gelse de tekrar sigaraya başlasam diye içimden geçirsem.


HAVUÇ

-clementine-


Üniversitedeyken mülakatlarda nasıl cevap vermemiz gerektiğine dair bir seminere katılmıştım. Konuşmacı size değiştirmek istediğiniz, olumsuz bir özelliğiniz sorarlarsa sanki olumsuz bir özelliği olumlu gibi göstererek cevap verin demişti. Örnek olarak da "Mesela çok mükemmelliyetçiyim. İşleri tam olarak yapmadan asla rahat edemiyorum diyebilirsiniz." demişti. Şimdi ben size kendi mükemmeliyetçiliğimden ve bu durumun bana dayattığı bütün o yıpratıcı duygulardan bahsedeceğim. Bu öyle plaza ortamlarında parlak ışıklar altında statünün yıkılmaz bir kalesi gibi gösterilen bir mükemmeliyetçilik değil. Tam tersi, insanı içten içe çürüten, yürüdüğü yollarda ayağına batan, bir adımını bin adım yapan bir mükemmeliyetçilik.


Birinci sınıfta okuma yazmaya geçtiğimde elması kızaran ikinci öğrenciydim. Bütün arkadaşlarım bana imrenirdi, oysa benim gözüm kızaran o birinci elmadaydı.


Hani sınıfta doksan aldığı için ağlayan inek bir çocuk vardır ya işte o bendim.


Liseyi okul dokuzuncusu olarak bitirdim. Kocaman afişin üstünde başarılı olanlar listesinde adım yazarken ben neden birinci olamadım diye kendime eziyet edip durdum.

Kız arkadaşlarımla gezmeye gitmek istediğimde kıyafetimin çorabımla uyumlu olmadığını fark edip gitmekten vazgeçtiğim olurdu.


Arkadaşlarıma bir etkinlik tavsiye ettiğimde eğer etkinlikte ufak bir pürüz çıkarsa neden onları güzel bir yere getirmedim deyip kendimi suçlamaktan eğlenceyi kaçırırdım.

Yemek yaptığımda birisi yemeğime dair onlarca övgünün yanında biraz daha tuz koysaydın keşke dediğinde beceriksizliğimi ilan ettim.


İlişkilerimde en fedakar, en iyi partner olduğumu kanıtlamak için sürekli çıkmaz sokağa girdiğimi kabullenmeden sokağın sonuna kadar koştum.


Bir süre sonra en iyi olamadığım için koşularımı ertelemeyi seçtim. Erteledikçe yapılacaklar listeme yenileri eklendi. En iyisi olmam gerektiğine inandığım için yeterince iyi olabilmeyi ıskaladım.


Kendimi bildim bileli, sanki burnumun ucunda bir değnek varmış ve o değneğin de ucunda bir havuç asılıymış gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Ve ben ne yaparsam yapayım o havuca bir türlü ulaşamadım.. Neden ömrüm boyunca o havucun peşine düştüm. Mükemmel olmazsam yeterince sevgiyi, değeri hak etmediğime ve var olmak için kendim olmam değil mükemmel olmam gerektiğine inandım. Mutluluğun başarıya, başarının ise mükemmelliğe bağlı olduğunu sandım. Bu yüzden de hep kendim olmayı erteledim. Şimdi ertelediklerimi bir bir tozlu raflarından çıkarıp hayatımın tadını çıkarmayı öğrenmeye çalışıyorum. Umarım bir gün mükemmel olmamanın normal bir şey olduğunu içselleştirmiş olarak devam edebilirim hayatıma.


BAŞLIK HAK ETMEYEN YAZI

-gorila voladora-



Zor zamanlar güçlü insanlar yaratır falan. Evet belki… Büyüyoruz her zorlukta; ama farkındaysan ne yaşadığının. Şöyle bir yukarıdan bakman gerekir kendine. Ben çok yapıyorum bunu. Kendime yukarıdan bakıyorum yani. Sanırım doğru yapmıyorum bunu biraz anlam çarpıtması yaratmış olabilirim. Zira bugün şu saatte, evde tek başıma halının üzerine oturmuş bu yazıyı yazarken kendime yukarıdan bakıp aşağılamakla meşgulüm. Öyle güzel acıyorum ki bana! Durdurmak istemiyorum, gazı köklüyorum. Sonra ağlatıyorum beni. Rahatlatmıyor da. Ağlamak rahatlatmıyor, bu da yalan. Ne çok yalan söylenmiş!


Başarısızım. Off, hem de ne! Bütün okul hayatını takdir ve onur belgeleriyle döşemiş bir başarısız. Kişisel gelişimine önem vermiş; yazmakla çizmekle kafayı bozmuş, yabancı dil KASMIŞ bir başarısız. Politikayı anlamaya çalışmış, sanata merak sarmış, spor dallarıyla ilgilenmiş…bir…başarısız… Hayatta ne deneyimleyebiliyorsa onu deneyimlemek isteyen, sabahlara kadar deniz dalgaları eşliğinde derin sohbetler etmeyi cüzdanının ağırlığından fazla önemsemiş bir başarısız. Enayi ve başarısız. Enayi. Dürüst davranmış, gerçekten sevmiş insanları, doğaya hayranlık duymuş, böceklere bile kıyamamış bir BA ŞA RI SIZ!

Çünkü şu an bu yazıyı yazarken halının üzerine oturmuş… Şey işte… Sahi kardeşim sevmiyor beni. Oysa ne kadar da düşkündüm ben ona çocukken! Nerede hata yaptığını anlamaya çalışan bir başarısızım.

Halının üzerinde oturmuş yazıyorum. Ağlıyorum da bir yandan. Çok ağlıyorum. Bunu yalnızken yaparım. Kimse bana acımamalı. En çok ben acıyabilirim bana. Bugün nasıl da neşe saçtım etrafıma, güldüler esprilerime. İlahi ben yaa! Ama şimdi tek başımayım. TEK! YALNIZIM! Annemleri arasam… AH, HAYIR! Kendime acımakla doldurmalıyım zamanımı, kalbime başkasının erişimini kapatıyorum.


Kaldığım yerden devam! Fazla mı ünlem kullandım; ya da üç nokta… yersiz mi oldu? Beğenilmeyecek mi yazım? Değiştirmek istediğim huyum ne acaba? Tamamen kendimi değiştirsem? Kendimle barışamıyorum. Korkularım var. Uyusam biraz güzel görünür gibi dünya. Uyku nerede var? Uykuyu ne yapacaksın, stres var sana! Stresle seviş her gece yatağına sadece o geliyor. En sadık yârin! Marilyn de demiş ki soğuk gecelerde kariyerinize sarılıp uyuyamazsınız. Ha siktir! KARİYER. Meali, BAŞARISIZSIN!

“Ya insanlar senden neler neler bekliyordu! Instagram’ı açmaya korkar oldun değil mi, yaşıtların aile kurma faslına çoktan geçti. Gelin damat çocukları tatiller deniz güneş OOO ESKİ SEVGİLİN Mİ O? İSPANYA’YA YERLEŞMİŞ! Sende ne var ne cınım? Halının üzerinde oturuyorsun. Tabii ki.”


Dün karşına çıkan falcıya bak sen yaa! Annen düşük yapmış olabilir diyor. Hayır yapmadı diyorum. Sonra kardeşimin beni sevmediği aklıma geliyor. Vay canına. Yani ünlemsiz, sakince. Kabullenmiş biçimde. Gözler uzaklara dalarak, elde sigarayı tutarak, tek kaş kalkık, baş hafiften aşağı yukarı sallanıyor. O biçimde vay canına. “Evladım sonuçta.” demişti anneciğim onun hakkında. Oluşabilecek milyonlarca sperm-yumurta kombinasyonu içinden bana bu kardeş denk gelmiş. Ama o BAŞARILI! Halının üzerine oturmaz. Halı zemindir. Ona göre değil.


</