Haftalık Psikoloji Bülteni'ne üye ol

Teşekkürler.

HUZURSUZ EMOŞ.jpg

Normal İnsanlar: Zor dönemler ve baş etme mekanizmaları


Bu haftanın normal insanlar konusu " zor bir döneminiz ve baş etme mekanizmanız" idi. Katılan bütün yazar arkadaşlarıma saygılarımı sunuyor, emeklerine sağlık diyorum.


- Hadi Beraber Kitap Yazalım projesi hakkında daha geniş bilgi almak için tıklayabilirsiniz.


- Yazarlar için yazdığım bir mektubu okumak için tıklayabilirsiniz.


HAFTANIN YAZILARI

  • Ormanda On Kaplan Gücü – Canderel

  • Ben Böyle İyiyim – Herzi

  • Gelip Geçici – Ayşe Çetinkaya

  • Yokuş Aşağı – San

  • Her Gün Güneş Doğar... – Gorila Voladora

  • Tutunduğum Dal – İgiem

  • Dört Kova – Eta Carinae

  • Ölümle Oynaşmak – Mehmet Can Kaya

  • Dostumun Dostu Irvin – Edward Bloom

  • Cadılık ve Büyücülük Okulu – Tuğçe Eser

  • Şiirden Uçak – Dalgın Canbaz

  • Örek – Topaz

  • Bakmak ve Görmek – Msy

  • Zaman, Umarım Bu Sızıma da İyi Gelirsin – Mutlu

  • Vazgeçme – Bir Başka Dünyadaki

  • Aliye Hanım’ın Ödevi – Nehir Niş

  • Türk Filmi – Coggywriter

  • Her Şey Anlık – Saturnuslog

  • Her Şey Geçiyor, Geçecek - Voila

  • Geçiyor Geçmez Dediklerim – Sehvenli

  • İşte Ben – Hayat Yeniden

  • Hayat ve Bize Verdiği Dersler – Yorgun Kafa Olmayan Kalp

  • Umut Işığım – Gökçin

  • Ş-A-H-İ-N – Clementine

  • İlk Aşk – Matruşka

  • Kendimce – Ayşe Menekşe


 

ORMANDA ON KAPLAN GÜCÜ

- canderel -


Yeni sevgili olduğumuz zamanlarda eşim bir kâbusunu anlatmıştı. Bir duvarın önünde duruyormuşum, bir kaplan bana saldırıyormuş, eşim bana yardım etmek istiyor ama yanıma gelemiyormuş. Kaplan her pençe atışında yere düşüyormuşum, o da her seferinde öldüğümü düşünüp gözlerini kapatıyormuş, ancak ardından çizgi film karakterleri gibi tekrar ayağa kalkıyormuşum. Bana bunları dehşet içinde anlatmış olsa da ben - diğer muhtemel düş yorumlarını bir kenara bırakarak- kendime bir takım paylar çıkardım. Evet, zayıftım, yeterli savunma mekanizmaları geliştirememiştim, çok darbe alıyordum ama ardından ayağa da kalkıyordum. Gücümü aldığım şeyin ne olduğunu bulduğumu sanıyorum, karşılaştığım tüm zorlukları alt etmiş değilim elbette, ama geri dönüp baktığımda ancak ‘’kötü’’ olmayı göze alarak hareket ettiğimde zorlukların üstesinden gelebildiğimi anladım. Eve geç geldiğimde babam beni kapının önünde uzun süre bekletip içeri aldığında ‘’neredeydin’ ’diye sorduğunda ‘’ dışarlarda sürtüyordum’’ diye diye bağımsızlığımı kazandım, bir ‘’sürtük’’ olmayı göze alarak. Daha fazla nasıl katkı verebilirim diye kafa yorduğum partim aniden ikiye bölündüğünde, ikisinden de ayrılabilmek için ‘’rahatına düşkün küçük burjuva’’ etiketini üzerimde taşımam gerekti. Çok sevip saygı duyduğum, hayatımı şekillendiren hocama bağlılığım hayatımı olumsuz etkilemeye başlayınca ‘’nankör’’ demesini göze alarak ondan koptum, hala rüyalarıma giriyor olması bunu yapabildiğim için kendimle gurur duymama engel olmuyor. Henüz evli değilken gebe kaldığımı tesadüfen öğrenip sağlığımı sormak için hiç değil, iğnelemek için hatırımı soran aile dostumuzun kızına başım dik çok iyi olduğumu söylerken de ‘’ahlaksız’’ sıfatını göze almam gerekiyordu. Günlük hayatta utangaç ve içe dönük olan insanların olağanüstü durumlar için biriktirdiği bir güç vardır belki, belki psikolojide bunun bir adı da vardır, ben de el yordamıyla bunu keşfetmiş olabilirim, kim bilir…

 

BEN BÖYLE İYİYİM

- herzi -


İngiltere’nin nehirlerinde ve denizlerinde yapılan bir araştırmada, bir şekilde suya karışan psikiyatrik ilaçlara maruz kalan balıkların, yaşadıkları güvenli alandan çıkıp, daha büyük balıklara yem olabilecekleri tehlikeleri alanlara gidebildiklerini gözlemlemişler.

Geçen yıl, pandeminin başı, henüz Covid Türkiye’de yeni görülmeye başlamış. İnternette bir sürü teori var, biri diyor ki, bildiğimiz düzen değişecek ve yeni bir düzen ortaya çıkacak.


Bu cümleyi okuduğumda, yataktayım ve uyumak üzereyim. İlk kez o zaman hissediyorum göğsümdeki sıkışmayı: Düzen mi değişecek? Benim bir sürü fedakarlıkla kurduğum kavgasız, gürültüsüz hayatım da mı değişecek? Ne kadar donuk olursa olsun bir düzen kurmuşum. Bozulmak zorunda mı?


Karanlık üstüme üstüme geliyor, daha önce tanımadığım bir his bu. Çok korkuyorum. Bana bir şey oluyor diyorum, göğsüm.. Bir garip. Eşim bana bakıyor, su iç diyor, dönüyor ve uykusuna devam ediyor.


Evden çalışmaya başlamışız. Sürekli evde olmaya çok hızlı alışıyorum. Sonsuza kadar evde kalabilirim diye düşünüyorum. Evden çıkmazsam düzenimin bozulmasını engelleyebilirmişim gibi. Çarpıntılarım tabii ki devam ediyor. O günlerde terapistime söylediğim bir cümle var hiç unutmuyorum: Ben böyle iyiyim.


İşlerimi evden halledebiliyor, yemeğimi, yogamı, bakınca istediğim her şeyi yapıyorum. Çarpıntım kalkar kalkmaz başlıyor ve yatasıya kadar devam ediyor ama bir şekilde idare ediyorum. Eşim sabah akşam içerde bilgisayar oyunu oynuyor, çok fazla iletişimimiz yok ama kavga da etmiyoruz. Ben hakikaten böyle iyiyim.


Üniversite yıllarımda delicesine aşık olduğum ama bir türlü kavuşamadığım bir adam var. O sıralar, ortada görünür hiçbir sebep yokken onunla mesajlaşmaya başlıyoruz. Muhabbet ediyoruz, şakalaşıyoruz, ben sıkıntılarımı paylaşıyorum. Ortada tehlikeli bir durum yok.


İşler ne ara o noktaya geliyor, bilmiyorum. Sanırım çarpıntılarım için içtiğim ilaçlarla alkolün çok iyi gittiğini keşfetmemden sonrasına denk geliyor.


Artık her gün, her saat mesajlaşıyoruz, hatta arada telefonda da konuşmaya başlamışız ve ben de kendimi, onun da içinde olduğu hayaller kurarken buluyorum. Ama bu durumda hiçbir tehlike hissetmiyorum. Sanki olması gereken bu.


Her akşam düzenli bir şekilde aldığım ilaçların üstüne bir bardak bira içtiğimi, hatta zamanla bu biraların sayısının arttığını gören eşim de hiçbir şeyin farkında değil. Sadece bir akşam “İçme istersen” diyor ve sonra içeri oyununa geri dönüyor.


Yem olacağım tehlikeli sulara doğru yüzüyorum ama hiç korkmuyorum.


Ayık olduğum nadir zamanlarda bu durumda bir terslik olduğunu seziyorum, hatta bu zamanlarda mesajlaşmayı bitirmeyi denediğim oluyor ama neyse ki ilaç ve alkol kokteylim beni bu denemelerimden hızla uzaklaştırabiliyor.


Bir gece kanepede uyuyakalmışım. Elimde telefon ve mesaj ekranı açık. Eşim beni uyandırmak için geliyor ve mesajları görüyor.


Sonrasını pek hatırlamıyorum. En son eşimin kapıyı yumrukladığını ve benim de üstümü başımı parçaladığımı hatırlıyorum, bir de düğünümüzde çekilmiş bir fotoğrafımızı camdan dışarı fırlattığımı.


Hangisi hangisinin başa çıkma mekanizmasıydı kestiremiyorum. Bir şeylerden kaçarken çok feci hatalar yaptım. Bu sefer de bu hatalarla yazarak başa çıkmaya çalışıyorum belki, kim bilir…



 

GELİP GEÇİCİ

-ayşe çetinkaya-


Aynaya bakıyorum, aynadaki ben miyim? Burnum, benim mi? Peki gözlerim? En yabancı gelen de onlar. Gözlerinin içine bakma. Aynaya bakma, çabuk başka bir şeye bak. Ellerime bakıyorum, ellerim benim mi? Nefes alıyorum, nefes benim ciğerlerime mi doluyor? Bu tepedeki ampul, ne garip görünüyor. Anneme sarılsam geçer mi bu his? Ya geçmezse, ya annem de hayal gibi görünürse? Keşke ölsem. En son kiminle konuştum? Garip şeyler söyledim mi acaba? Hiç hatırlamadığım garip şeyler söylüyor muyumdur insanlara? Ya delirdiysem, herkes bunun farkındaysa ve ben değilsem? En iyisi evden hiç çıkmayayım. Hiç kimseyle konuşmayayım. Hatta odamdan hiç çıkmayayım. Uyusam geçer mi? Ya sabah uyanınca da geçmemiş olursa? Keşke hiç doğmamış olsaydım. Asla çocuk yapmayacağım. Çocuk yaparsam ve benim gibi olursa? Asla bir aile kurmayacağım. Belki de intihar etmeliyim. Bunu bir düşüneyim.


Gecelerce düşündüm, ama sadece düşündüm, bir seçenek olarak yani. Ölüm fikri bile beni dünyaya geri döndürmüyordu, ölüm bile flu görünüyordu gözüme. Hali hazırda zor bir sene geçiriyordum. Liseden mezun olmuştum. ÖSS’de ilk panik atağımı geçirmiştim; sene boyu öyle olacağını herkese söylediğim üzere sınav çok kötü geçmişti, tekrar hazırlanacaktım. Babaannem çok hastalandı ve bir ay içinde öldü. Panik atakların devamı geldi ve bunlara günlerce geçmeyen ağlama krizleri eklendi. Kendimden nefret ediyordum. Gerçeklik algım da bozulunca delirdiğime emin gibiydim. Artık mezun, ÖSS’yi atlatmış ve goygoyunun peşinde olan arkadaşlarımı “bende bir değişiklik görüyor musunuz, eskisi gibi miyim?” gibi sorularla darlıyordum. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, belki kullandığım antidepresanlar etki etti, belki de terapi iyi geldi; bir sabah kalktım ve o his bir daha gelmedi. Ama o boşluk hissinin huzursuzluğu hep aklımın bir köşesinde kaldı, bir daha geri gelmemesini umarak.

Derealizasyon. Bir gece Ekşi Sözlük okurken tesadüfen denk geldim bu başlığa. Okudukça hem çok şaşırdım hem de çok rahatladım. Meğer yıllar önce bana aklımı yitirdiğimi düşündüren şey bir sürü kişiye olan bir şeymiş ve bir adı varmış. Hisleri adlandırmak, onları sağaltmak için en hızlı çözüm olabilir. Terapistler de bunun farkında olsa keşke.


Üç sene önceydi. Anne babamın evine geri dönmüştüm. Tam anlamıyla bitik haldeydim. O zamanki erkek arkadaşımdan yaklaşık iki sene boyunca ağır psikolojik ve fiziksel şiddet görmüştüm. Bu sürecin büyük kısmı başka bir ülkede, yardım isteyebileceğim herkesten uzakta geçmişti. Öyle olmasa bile birinden yardım istemezdim herhalde. Çünkü zayıf karakterli ve başkalarına bağımlı olduğuma inandırılmıştım. Bunun aksini kanıtlamak için beni öldürmeye bile kalksa yardım istemeyecek kadar şuurumu yitirmiştim. Çünkü insanlığımı yitirmiştim ve bir yerinden tutup geri getirmeye çalışıyordum. Fakat onun değerli bulacağı şekilde. Beni yiyip bitiren bir kısır döngünün içindeydim. Bir gün yine itilip kakıldığım için sinir krizi geçirirken babamı aramıştım ve o anki halime uyduruk sebepler sunarken babam, “uçak biletini alıyorum Ayşe, geri dönüyorsun” diyerek bu döngüye son vermişti.


İlk haftalar berbattı. Kendimden tiksinerek de olsa onu özlüyordum. Dayanılmaz derecede acı çekiyordum. Ve acılarımı sonlandırabilecek tek kişi oydu. Hiçbir şey yiyemiyordum, uyuyamıyordum. Ben böyle biri değildim. Zayıf karakterli değildim, beceriksiz değildim, başkalarına bağımlı, aptal, takıntılı, çirkin, depresif, uğursuz değildim. Ben dayak yemeyi hak etmemiştim. Bu olanların bir sebebi vardı. Bu sebepler, tüm bunların mantıklı açıklaması ondaydı. Ona dönersem acılarım son bulacaktı. Bir oturup konuşabilsek hepsi bitecekti belki. Başka türlü kendimi nasıl tekrar inşa edebilirdim, bilmiyordum. Geceleri ağlama krizine giriyordum. Aileme hala hiçbir şey anlatmıyordum. Bilmem kaçıncı gece, annem “artık seni dinlemeyeceğim, yarın doktora gidiyoruz” dedi. Doktora gitmek istemiyordum; yine antidepresanlar, yine işe yaramayacak terapiler... Doktora gittim. Tahmin ettiğim gibi olmadı, ilaç vermedi, sadece terapilerle ilerledik. Yaşadıklarımı anlatmaya cesaret etmem için birkaç seans geçmesi gerekti.


Terapiye başlamamın altıncı ayında, iyileşmekle ilgili hayli yol katetmiştim. Yaşadıklarımın sorumluluğunu üstlenmiştim, bir daha aynılarını yaşamamak için kendimde değiştirmem gereken şeylerin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kendime merhametli olmayı öğrenmiştim. Doğduğum şehirdeydim. Eski arkadaşlarımlaydım. Eskisi gibi haftada iki-üç kez görüşüyorduk. Ben gerçekten sevilmenin ne olduğunu tekrar öğreniyordum. Yurt dışında okumak istediğim yüksek lisans programına burada başvurmaya karar vermiştim ve bölüme özel öğrenci olarak başlamıştım. Bir şeyler yoluna giriyor gibiydi, sanırım mutluydum.


Ve yine o geldi, o his. Bir gün sinemadaydım, eski arkadaşlarımdan biriyle, eskisi gibi. Perdede oynayan, o ana kadar zevkle izlediğim filmdeki karakterler birden küçüldü ve sesleri kısıldı sanki. Kocaman bir “hassiktir ya” duygusu. Hemen aklımdan, göğsümden kovalamaya çalıştım o hissi, tekrar gelmiş olamazdı; filme odaklanmalıydım. Fakat adıyla sanıyla, olağan şüphesiyle birlikte gelmişti artık; travma sonrası stres bozukluğu, derealizasyon, panik ataklar; diğer eski dostlarım, eskisi gibi.


Sonraki terapimde durumumdan bahsettim ve başta ilaç yazacak diye korktuğum doktora zorla ilaç yazdırdım. Terapi ile düzelecek sabrım yoktu. Hayatıma devam edemiyordum. Daha doğrusu, ediyordum da ağzıma sıçılıyordu. Hiçbir şeyi ertelememek için kendimi zorluyordum, her gece yatağa zombi olarak giriyordum. Bundan on sene önceki gibi evden çıkmayarak, okula gitmeyerek, arkadaşlarımla görüşmeyerek kaybedecek zamanım yoktu. Belki de vardı, ama istemiyordum. Doktor ilacımı bana seçtirdi, “daha önce kullanıp memnun kaldığın bir ilaç var mı, onu yazalım?."


Sonra nasıl oldu bilmiyorum, belki kendi seçtiğim antidepresan etki etti, belki de devam eden terapiler iyi geldi, belki de geçti gitti işte; bir sabah kalktım ve o his bir daha gelmedi.


 

YOKUŞ AŞAĞI

-san-


"Gelince hepsi üst üste geliyor," klişesinin özetleyebileceği bir dönem yaşadım. Kendimi şanssızlığıyla tanınan bir kurgusal karakter gibi hissetmeme sebebim, kimsenin düşünüp kurgulayamayacağı kadar komplike şanssızlıklar yaşamamdı. Yaşadığım sorunlarla baş ederken seçtiğim yol da kaçmaktı. Hepsinden itinayla uzaklaşıyordum. Genellikle derin düşüncelere-bu beni daha fazla yorsa da-, uykuya ve rüyalara kaçıyordum. Bu da çözüm olmadığı için bir tür kısır döngüye yol açtı ve yokuş aşağı koşmaya devam ettim. Benim için bardağı taşıran, annemin uzun süre teşhis konulamayan hastalığı oldu. Bedeninde bir kitle vardı. İki yıl ne olduğu anlaşılamadı. İki yıl boyunca hayatımdaki her şeyi altüst ettim. Bu toparlamak için ideal ama altüst etmek için epey uzun bir süre olduğundan, iyiden iyiye dağıldı her şey. Burayı hızlı geçelim.


Artık hiçbir şey yapamayacak ve kimseyle görüşemeyecek kadar bitkin bir haldeydim. Kaçmaya devam ettim. İnsanlardan saklandım, birine rastlayıp konuştuğumda bile uzun uzun başka şeylerden bahsettim, benim için önemli olan konuları-bazen saçmalayarak- örtbas ettim. Okuldan, topluluklardan, kurumlardan, mekanlardan, her şeyden kaçıyordum. Sadece en yakınlarımla kafamı dağıtacak aktivitelere katılıyordum ama katılan da ben değildim. Sürecin sonlarına doğru pandemi patlak verdi. İşte bu beni çok utandırıyor ama ilk karantinalar derin bir oh çekmeme yardımcı oldu. 14 Nisan 2020'de günlüğüme şunları yazmışım; "Şu an olmak istediğim tek yerde olmamı sağladı berbat bir hastalık, evde olmamı. Bunu itiraf etmek güç. Çünkü ömrüm boyunca başkalarının acılarını da yaşayan bir insan oldum. Nasıl oldu da şimdi insanlar ciğerlerine havayı çekemeyerek ölürken ben rahat bir nefes alabildim?"


Pandemi sürecinde annemin sonuçlarında "kanser" yazdığını gördük, ama hepimiz "pankreasta kitle" demeye devam ettik-iyi ki de öyle yapmışız-. 13 saat süren ameliyatı başarılı sonuçlandı. Koruyucu kemoterapi aldı ve o da yaklaşık bir yıl sürdü. Sonuçları iyi geldiğinde ikinci kez rahatladım. Bütün bir yılı kapsayan süreçte kendimi çalışarak oyalamayı çoğu zaman başardım, üç-dört kez sinir krizi geçirdim. Her defasında da sakinleşip "O kadar da çabalıyorum iyileşmek için, neden böyle oluyor?" diye sorguladım. Çünkü öyle ya da böyle, bu sistem bana göre değildi. Sevgili Emre Özarslan, Huzursuz Beyin instagram hesabında "Son zamanlarda sizi en çok strese sokan durum/düşünce nedir?" diye sorduğunda "Her şey durulduğunda dünyanın eski düzenine daha ihtiraslı ve aç bir şekilde dönecek olması," diye cevap vermiştim. O da, bu normale dönmeyi olumsuz bir şey olarak görmediğini yazıp "Ölümlü olduğumuzun farkında olan ve kısa süreli hayatlarımızdan maksimum verimi almak için çırpınan, tuhaf başa çıkma mekanizmalarına sahip, uyumcul, zavallı bireyleriz. Biraz daha ihtiraslı olsak ne fark eder, ipimizin uzunluğunu biz belirleyemiyoruz ki" diye mükemmel bir yanıt vermişti. Üzerinde düşünüp arşivimde sakladım. Henüz kendi "tuhaf başa çıkma mekanizmamı" bulduğumu düşünmesem de dünyada herhangi bir şekilde belirleyici unsur olmadığımı kabullendikten sonra hayattan çok daha fazla verim almaya başladım. Bu haftaki bültende yazılanlardan kopya çekerek daha fazlasını öğreneceğimden de eminim.


 

HER GÜN GÜNEŞ DOĞAR, YETER Kİ AÇIK OLSUN PERDELER

- gorila voladora -


“Kırmızı renkteydi, her şey. Hayatımda hiç bulunmadığım kadar geniş bir mekân, gerçek bir mahşer alanı! Üstleri kana bulanmış dünyanın en çirkin çıplak vücutları, dört koldan üzerime yürüyor ve kanlı gözleriyle kalbime bıçaklar fırlatıyorlardı. Kadın veya erkek olduklarını bile anlayamıyordum. Yüzleri o denli korkunçtu ve hepsi o kadar birbirine benziyordu ki, aralarındaki tek ucubenin ben olduğunu zannediyordum. Ne yapacağını bilmez halde onlara çarpmadan yürümeye çalışıyordum. İçim alev alevdi; cehennem beni kendi içine almamıştı, içim cehennem olmuştu. Çaresizliğimden dilimi yuttum; çığlık atamayacak kadar dehşet içindeydim. Birden damarları vücudundan fırlamış devasa gövdeli Kibele bana doğru geldi. Elinde, kendisiyle aynı boyuttaki asasını bana doğrulttu ve “Burada senin yerin yok. Ama onlardan korkmana gerek de yok.” dedi.”


Gözümü açtığımda gece, en karanlık evresini yaşamaktaydı. Tavan üzerime çökmüş gibiydi, büyük bir ağırlık altında eziliyordum; odadaki oksijen de katılaşmıştı. “Kalp krizi denen şey buymuş demek” diye düşündüm. “Bu kadarmış. 26’ya kadarmış demek ki.” İçim gerçekten alev alıyormuş. “Şimdi ölürsem” diyordum, “cesedim akşama kadar fark edilmez.” Böyle zamanlarda ne kadar hızlı çalışıyormuş insan beyni. Cam kenarında sessizce duran sivrisinekle göz göze geliyorum. Ve içimde tek bir şeyin arzusu uyanıyor: YAŞAMAK.


*


Hayat, insanın başına gelenlerden çok bunlara nasıl tepkiler verdiği –imiş. Ben fena çuvalladım bu konuda. Ya da o zaman için öyleydi.


Evlilik arifesindeydik. Asla “match” olmamam gereken bir adam vardı hayatımda. Açıkçası ben körkütük âşıktım. Kördüm dümdüz. Başkaları söylüyordu birbirimize uygun olmadığımızı. Özellikle de ailem ve onun ailesi. Hatta belki de bütün evren bu birlikteliğe engel oluşturmak için çalışıyordu. Ama ben direndim sonuna kadar. Çok sonradan öğrenecektim engelin en büyüğünün o adamın ta kendisi olduğunu.


Nişanı henüz sonlandırmıştık. Ayrılık ölümle eş değer, kendimden bekleyemeyeceğim kadar arabesk bir ruh hali içindeydim. Bir akşam, yıllardır konuşmadığım ortak arkadaşlarımızdan biri beni aradı ve benim üç yıllık ilişkimiz boyunca defalarca kez ve birçok farklı kadınla aldatıldığımı söyledi. Bunu duyunca puzzle’ın ayrık parçaları kendiliğinden birleşti. Ancak esas mesele, benim şüphe duymama rağmen gerçekleri duymaktan çekinmem ve yalanlara inanmayı SEÇMEMDİ.


O dönemde yaşadıklarımı yeniden yorumlamak üzerine çok fazla mesai harcadım. Şu an bu yazıyı yazarken, o zamanki hislerimi ve düşüncelerimi net şekilde hatırlayamıyorum. Çoğu anı hafızamdan uçmuş. Ama bu ihanetle “baş edememek” için kullandığım ve asla tavsiye etmediğim mekanizmalar şöyle:


Uyumamak

Yememek

Tüm gün alkol almak

Yememek

Yabancılarla yakın temasta bulunmak

Alkol

Uyumamak

Yabancılar

Uykusuzluk

Yememek

Alkol

Kan kusmak

Kapanış


En büyük ihaneti o mu yapmıştı bana, yoksa kendim mi?


O rüyayı gördüğümün sabahı rüyamda atamadığım çığlığı attım. Tüm nefesimle. İki kez. Üst üste. Sonra ağlamaya başladım. Komşuların sesini dinliyordum ağlarken. “Polis çağıralım.” diyen vardı, endişeliydi hepsi, kapının zili çaldı, o da iki kez. Durmaksızın ağlıyordum ben, durmak imkânsızdı.


Annemi aradım çaresizce. Onu da korkuttum ve karanlığımın içine çektim. Müthiş bir utanç duygusu sıkıyordu boğazımı. Yaşamayı hak etmiyordum. YAŞAMAYI HAK ETMİYORDUM!!!


Birkaç dakika sonra da kardeşim aradı, ertesi gün için iyi bir psikologdan randevu aldığını söyledi. Sağ olsun… Hayatımda ondan aldığım ilk ve tek yardım bu olmuştur.


Sonrasında zaman ve azmim tekrar ışığın sızmasını sağladı içime. Ay’ın karanlık tarafında yeterince vakit geçirmiştim. Baş etme mekanizmalarım tamamen değişti:


Kötü bir zamandan geçtiğimi kabullendim ve hayatıma devam edebilmem için bir süre durmam gerektiğini anladım. Yardım almaktan çekinmedim.


Terapistimle birlikte her şeyi yerli yerine oturttuk. Tanımları değişti çoğu şeyin: örneğin aşık olmamıştım ben, akıl tutulmasıydı o. Ben öyle demiştim. Sonra sadece bana öyle gelmiyordu hiçbir şey. Depresyon diye bir gerçek vardı. Keşke kanser olsaydım bunun yerine dedim, terapistim beni yargılamayınca şaşırdım.


Sevildiğimden emin olduğum insanlarla vakit geçirdim bol bol.


Alkol yoktu. Olmayacaktı. Canım da istemiyordu zaten.


Yüzdüm. Suyla bütünleştiğimi, sudan geldiğimi hayal ettim hep. Ağaçlara sarıldım. Aynaya bakıp gülümsedim her gün. Dans ettim.


İnsan olmak aslında nedir, bunu öğrenmeye çabaladım. Kitaplar okudum, videolar izledim. Ve çokça yazdım.


Sonra annem bana bir çizim tableti hediye etti. Zamanı unutuyordum çizim yaparken, renkler, gölgelendirmeler, çizgiler, dokular… Bağımlısı olmuştum dijital resimlerin.

Zihnimi daha faydalı şeylerle meşgul ettim. İspanyolca öğrenmeye başladım, klavye çaldım, hatta kod yazmaya bile kalkıştım –ki benim için ilginç bir deneyimdi.

Zamanla özgüvenim yerine geldi. Tekrar romantik ilişkiler için adım atar olmuştum. Devamı gelemese de girişimde bulunmam muazzam bir başarıydı benim için.

Yemek yemeye başlamam ve uyuyabilmem en büyük başarımdı. Ben güldükçe çevremdeki insanlar güldü. O yaz bahçemizde her zamankinden fazla çiçek vardı. Belki de ben hep öyleydi ve ben şimdi fark ediyordum.


Kendimden başka kimseyi affetmedim. Bugün, 2021 yılının temmuz ayında, hiç olmadığı kadar sıkı sarılıyorum kendime. Gurur duyuyorum ve o günleri bir şeref madalyası olarak göğsümde taşıyorum.


 

TUTUNDUĞUM DAL

- igiem -


Henüz on altı yaşındaydım ve babam beni kendi ailesinin de baskısıyla zorla kapatmaya çalışıyordu. Buna hiç hazır değildim ve babama istemediğimi söyledikçe o inatla başımı örtmemi buyuruyordu. Ben de hem annem üzülmesin hem babam kavga çıkarmasın diye sabah okula giderken başımı örtüp sokaktan çıkınca gizli gizli açılıyordum. Bİr sabah babam beni takip etti ve başımı açtığımı görünce yakaladığı gibi saçımdan tutup eve sürükledi.


Eve gelince bağırma, küfür, dayak derken tüm ev uyandı ve babamı benden uzaklaştırmaya çalıştı. O sırada fırsatını bulduğum an salya sümük evden kaçtım. Beni koruyacaklarını düşündüğüm için okula doğru nefes nefese koştum. Sınıfa girince korkudan sararmış yüzümü ve nefes alışımı görenler sorular sordu ama hiçbir şey anlatamadım.


Okul çıkışı eve geldim, odamın kapısını kilitledim, kapının önüne gardırobumu ittirip oturdum, babam geldiğinde neler yapacağını hesap ediyor ve ağlıyordum. Kendimi tamamen boşlukta ve yapayalnız hissediyordum. Tutunacak bir dal arıyordum. Zil çaldı, babam içeri girer girmez beni sorarak odama koştu. Kapıyı vurdu, açmam için bağırdı, tehditler, küfürler savurdu. Bu sırada gözüme çantamdaki İngilizce sözlüğü takıldı ve babamın hakaretlerini bastırmak için kelime ezberlemeye başladım.


Bu şekilde devam etti; babam akşam eve gelince dayak yememek için kapımı kilitleyip sözlükten kelime ezberliyordum. Kafamı dağıtan tek tesellim buydu. Babama açık olmamı kabullendirmek hiç kolay olmadı, aile büyükleri araya girdi, ben ise zor zamanımda beni yalnız bırakmayan sözlüğümü hiç elimden bırakmadım. Kendimi kötü hissettiğim her an sözlüğümü elimin altında tutuyordum.


Şimdi yirmi yaşındayım ve geçen yıl iyi bir üniversitede İngiliz dili ve edebiyatı bölümünü kazandım.


Diyeceğim o ki kötü zamanlarda ölümünü beklerken tutunduğun bir dal senin hayatını değiştirebiliyor.



 

DÖRT KOVA

- eta carinae -


Hayattaki motivasyonlarımı dörde ayırdığımı fark ettim geçen gün telefonda konuşurken. Şöyle dedim arkadaşıma; “Bence mutlu olma gayreti dört yerden geliyor insana. Bu kaynakları birer kova gibi düşün. Birinci kova ebeveynlerinle ilişkin, ikincisi kendinle olan, üçüncü kova duygusal ilişkilerini temsil ediyor ve dördüncüsü ise iş hayatını. Bunları ne kadar doldurursan o kadar mutlu hissediyorsun kendini. Ama unutma her biri en az yarısı kadar dolu olmalı.” Telefonu kapattıktan sonra fark ettim ki benim birinci kovam yarısının yarısı kadar bile dolu değildi yıllardır.


Kardeşe sahip her çocuk yaşamıştır kıskançlık duygusunu. Senden daha küçük daha muhtaç ve maalesef daha sevimli bir canlı gelir eve ve tüm ilgi ona çevrilir. Ben bu deneyimi yaşadığımda dört yaşındaydım. Kardeşime göz ucuyla bakıp sokağa koştuğumu ve onun sürekli ağladığını hatırlıyorum. Bir de kardeşime iyilik olsun diye gizli gizli yedirdiğim muzları. Tabi zavallı bebek ağlamaktan bitap düşüp bizimkiler soluğu acilde alınca korkup itiraf etmemle öğrenmiş oldular, saklayamadım. Kardeşe sahip olmak başlarda o kadar kötü değildi, hatta bir bakıma iyi bile olmuştu. Aşırı talepkar ve yüksek standarda sahip annemin artık kontrol etmesi gereken bir başka çocuğu daha vardı ve ben oyun oynamak için daha çok zaman bulabiliyordum. Ancak gün geçtikçe -annem benim gibi düşünmüyor olsa gerek, daha sinirli birine dönüştü. Her şeye bağırıyordu ve ben dayak yiyordum. Üstelik bazen hiçbir şey yapmasam bile.


Beş yaşına gelmiştim ve hala -sanırım çocuk olduğum için- başa çıkmak nasıl bir şeydi bilmiyordum. Üstelik bir de yeni görev eklenmişti hayatıma: ablalık yapmak. Sürekli duyduğum cümleler şunlardan oluşuyordu: ”Etacım öyle yapma sen ablasın, Eta buraya gel çabuk kardeşine bak, Eta aman kardeşine dikkat et, çok çekiyorsun çocuğun kolunu koparacaksın Eta, kardeşini niye ağlattın Eta, kardeşin falan, kardeşin filan, kardeşin aman!!” bunalmıştım. Sonra yatağımı ıslatmaya başladım. Neden diye sorduklarında “bana da bez bağlayın o zaman o da altına yapıyor ona hiç kızmıyorsunuz” dediğimi hatırlıyorum. Yıllar yıllar geçti, kardeşimi çok severim, canımdı. Ama ne hissediyorum biliyor musunuz? Çocuk olma hakkım kardeşimin eve geldiği gün elimden alındı ve benim o günden sonra annem ve babam yoktu sanki. Beni doyuran ve bana barınma imkanı sağlayan iki kişiyle aynı evde yaşıyorum gibi hissediyordum ve hala öyle hissediyorum kendimi. İçinizden cıkcıklamaya başladınız mı beni bilmiyorum ama eğer bu fikirdeyseniz yazının devamını okumayın çünkü daha ağır şeyler göreceksiniz.



Birinci kovamın boş olmasının sebebini büyük oranda anneme bağlıyorum. Özetle, sevgisiz biri, sevmeyi bilmiyor. Yazmaktan hoşlandığım bir cümle değil ama maalesef. Babam ise benimle olan bağını okul ve iş hayatı üzerinden kurmuş biri. Hayatım boyunca her ikisini de mutlu etmeye ve gururlandırmaya çalıştım ama fark ettim ki bu istekler hiç bitmeyecek ve bütün ömrüm böyle geçemez. Artık sabrım o kadar azalmıştı ki nefes alıp vermelerini duymak bile istemiyordum. Şu satırları okusalar muhtemelen beni reddederler. Dahası büyüdükçe etrafta sevilmiş ve çocuk olabilmiş insanları gördükçe daha da yaralandım. Üstelik bu insanların ailelerinin büyük çoğunluğu öyle çocuk psikolojisinden anlayan kişiler bile değildi. Öfkelendim, öfkem yıllar içerisinde daha da arttı. Başa çıkamıyordum artık. Hiçbir bahane yeterli gelmiyordu. Çünkü çocukluğum asla geri gelmeyecekti. Annem ve babam beni şimdi sevse bile.


Geçen hafta kuzenimin babasını kaybettiği haberi ile apar topar hastaneye koştum. Onu öyle, yoğun bakımın kapısının önünde bağdaş kurarak oturmuş, onu günlerce döven, aç bırakan ve ona sürekli bağıran babasının ölü bedenini görmek için çaresizce ağladığını görünce çok şaşırdım. Ağzında ise hep aynı cümle vardı “yapamadım, yaşatamadım.” Ona sarılırken bir an babama baktım. Orada ayakta sağlıklı şekilde duruyordu. Kocaman bir pişmanlık kapladı içimi. Terapiye gittiğim ve ailemden bahsettiğim için, bazen olmasalar hayatımda kendimi daha hisseder miyim diye düşündüğüm için, arkadaşlarımın annelerine bakıp özendiğim için derin ve sarsıcı bir pişmanlık. Morga girdim kuzenimle beraber. Babasını öpüşünü izledim. Pişmanlığım daha da yükseldi, tavan yaptı. Kendimden nefret etmiştim yarım saat içerisinde. Gece yarısı ancak eve döndük. Aklımda tek bir şey vardı, gidip babama sarılmak. Yapamadım. Ertesi gün hiçbir şey değişmemiş gibi devam ettik hayatımıza. Ne değişti hayatımda biliyor musunuz? Hiçbir şey. Hala aynı düşüncelere sahibim, hala kızgın ve öfkeliyim.


Başa çıkmak için yaptığım şeyleri merak ediyorsanız üzgünüm. Çok iyi durumda değilim çünkü. Ama kendimden beklentimi sıfıra indirdiğim için iyi olmak zorunda değilmişim gibi hissediyorum kendimi. Bana iyi gelen şeyler ise konuyla ilgili kitapları okumak ve terapiye gitmek. Sonuç ne olur bilemiyorum ama bende bıraktığı marazı paylaşabilirim sizinle. Anne olmaktan korkmak.


 

ÖLÜMLE OYNAŞMAK

- mehmet can kaya -


Gözlerimi açıyorum. Uyandım. Her gün olduğu gibi... Hep derler ya; yeni bir gün. Bana sanki hep aynı güne uyanıyormuşum gibi geliyor. Tabi ki bunun, tamamen benim bakış açımdan, psikolojik sıkıntılarım ve kendimle konuşmakta zorlandığım bazı gerçeklerden kaynaklı olduğunu biliyorum ya da öyle sanıyorum.


Her neyse yeni kalktık, bunların sırası değil şimdi. Kahvemi yapıp balkona geçiyorum, sigaramı sarıp, doğan güneşe bakıyorum. Koşturmaya başlayan ve bir saat sonra aralarına katılacağım insanlara. Her biri ben olabilirdim. Çok küçük şanslarla şu anda buradayım. Yolda arabası bozulan az ilerideki orta yaşı biraz geçmiş, muhtemelen emekliliği gelince köye yerleşmeyi planlayan amca veya alt katta mezun olduktan sonra çok acayip şeyler olacağını düşünen ama bugünden daha kötü günler görecek başka şehirden gelmiş üniversite okuyan gençlerden biri. Ya da üç gün önce üst katta yalnız başına ölen teyze.


Herkes olabilirdim, ama şimdi buradayım, bu balkonda. Albet Camus’un “kahve mi içsem yoksa intihar mı etsem” sözünü şimdi daha iyi anlıyorum. Ben yanına bir de sigara ekledim. Bugün de ölmedim, belki yarın da ölmeyeceğim. Kendimi öldürmeye de pek niyetim yok. Fakat herkesin bildiği ama kimsenin tam olarak idrak edemediği bir gerçeği, tüm damarlarımda, bedenimin her hücresinde hissediyorum:


Bir gün hepimiz öleceğiz.


Sigaram yarıya geldi. Kahveyle eşit içmeye çalışıyorum. Geçmiş geliyor bazen aklıma, nedense hep hüzünlü veya dramatik olaylar. Ya güzel kardeşim -diyorum kendime- hiç mi eğlenmedik, hiç mi zevkin dibine vurmadık, hiç mi bitmeyecek gibi dans etmedik, yüzmedik, kahkahalar atmadık. O yüzden zihnimi geçmişten uzaklaştırıyorum çünkü beni sadece depresif yapıyor.


Geleceğe bakıyorum, bir iki yıl sonra daha iyi olacak, hayatımın kadınını bulacağım, tatlı çocuklarım olacak. Tabi tabi... Çocuğuma da aynı şeyi mi öğreteceğim, “bu hayatı tam olarak çözemedim ve bu ızdırabımı annenizle evlenip sizleri yaparak atlattım. Siz de çok farklı şeyler yapmayacaksınız, boş verin” mi diyeceğim? Hayır.


Sigaramın son nefesleri ve ben geçmişten sıyrıldım, uzak hatta birazdan kahvaltı yapıp işe gideceğim yakın geleceğin illüzyonunda da değilim. Bu “an”dayım. Sigaramın dumanıyım, içimde hücrelerime yayılıp o sahte rahatlama hissini verişine ama bir yandan da onları yavaş yavaş öldürüşüme tanık oluyorum.


Hayatla bu an’da kalarak sakinleşebiliyorum çünkü diğer hiçbir şey gerçek değil, hepsi zihnimde geçen ve sonra duygulara dönüşen sahte illüzyonlar.


Sigaram bitti. “An” da bitti. Peki şimdi. Bir gün “şimdi” de olmayacak, bütün bu sistem kapanacak. Kendimi ne dini, ne mistik yalanlarla kandıramam. Ölümü deneyimleme şansım bile olmayacak, e o zaman nedir korku? “Ben” öleceğim. Off çok önemli bir varlık, zihin yok olacak. Vay be... herkes bir “ben” sonuçta, niye bunu benimseyemiyorum. Ölümüne kaçıyorum ölümden. Ne faydası var ki bu korkunun. Nasıl yaşanılacağını değil, nasıl ölünmesi gerektiğini öğrenmeye çalışıyorum. Birileri ölmeli ki birileri doğsun, yaşam bir yolunu bulur.


Böyle savaşıyorum ölümle, her gün. Adına mücadele denirse tabi.


Kazananı belli bu maçın.


Sanırım sadece yarışmaya katılmış olmaktan memnun olmak gerekiyor.


O yüzden ölümle savaşmaktansa, ölümle oynaşmak daha makul görünüyor.



 

DOSTUMUN DOSTU IRVIN

- edward bloom -


On beş sene öncesiydi. Askere gitmeme kısa bir süre kala ailemden arka arkaya kayıplar yaşamış, kız arkadaşım tarafından terk edilmiştim. Artık tanrının benimle özel olarak ilgilenmeye başladığını düşünüyordum. Evrenin kusursuz uyumu(!), verdiği onca nimet, ezan okunurken uluyan köpek, domatesin içine -nedense hep tek dilde- kendi ismini yazması gibi mucizeler beni kendisine inandırmaya yetmemiş, artık cezalandırarak varlığını gözüme sokmaya karar vermişti. Ama ben ondan inatçıydım. Tüm peygamberleriyle üstüme gelsinler, ben tek onlar hepsiydi. Kendimi birliğime teslim olacağım güne "kötü günler geride kaldı, şimdi sırada daha kötü günler var" diyerek hazırlıyordum. Öyle ya, yaşanan onca acının üzerine insanın başına gelebilecek en güzel şey askere gitmek değildi.


Bir süredir farklı şehirlerde yaşadığımız ve tüm o dramatik sürecime tanıklık etmiş, varlığını her saniye yanımda hissettiren en yakın arkadaşım birkaç günlüğüne ziyaretime gelmişti. Tanıştığımız günden beri zaman geçirdiğimiz her an olduğu gibi oldukça verimli ve entelektüel paylaşımlarımızı yaptığımız, kendimi bir kutu vitamin içmiş kadar zinde hissettiğim o birkaç günün sonunda, otogardan uğurlarken bana Irvin Yalom'un Varoluşçu Psikoterapi kitabını vermişti. Kitaplarla ilgili önerilerine güvendiğim için, onu götüren otobüsün arkasından el salladıktan hemen sonra, kitabı açıp okumaya başladım.


Okuyanlar ya da inceleyenler bilir ki kitabın ilk iki bölümünde ölüm ve özgürlük temaları ayrıntılı şekilde incelenir. Yani o süreçte tam da benim için yazılmış gibidir.

Ölüm bölümünde, yakın zamanda yaşadığım kayıplara benzer vakaları okuyup yakınlarını kaybetmiş insanların bununla nasıl başa çıktıklarıyla ilgili tecrübeleri inceleme şansı bulmuştum. Yas sürecinde hissettiklerimin hiç de olağan dışı olmadığını, başıma gelenlerinse tanrının beni varlığına ikna etme yöntemi değil; her insanın az ya da çok mutlaka deneyimlediği, hayatın sıradan ve fakat nahoş gerçekliği olduğunu fark etmiştim. Bu, ölüm acısını ya da daha sonra yaşanabilecek kayıplarla ilgili korkumu bıçak gibi kesip atmaya yetecek kadar güçlü bir etkileşim değildi elbette fakat, ölüm gerçeğinin "sonu beklemek" yerine varoluşumun anlamını aramamı sağlayacak ve yaşadığım her andan duygusal doyum elde edebileceğim bir pencere olduğunu hatırlatmıştı bana.

İkinci bölüm olan Özgürlük ise, kız arkadaşımın gidişini, beni yalnızlığa mahkum eden bir terk ediliş olmaktan çıkarıp, belki de özlediğim yalnızlığımdan keyif almamı, uzun süreli ilişkinin etrafımda yavaş yavaş ördüğü görünmez kafesten çıkmam için bir kapı olduğunu hayal etmemi sağlamıştı. Artık ne istediğimi kendime sorabilecek ve cevabı da hür irademle verebilecektim.


Yakınlarımın kaybı ve terk edilme travmalarıyla baş edebilmemi sağlayan ve bugün bana "aynı ekiple aynı yerde bir ay daha askerlik yaparım lan!" dedirten şey işte o otogarda arkadaşımın verdiği kitaptı.


 

CADILIK VE BÜYÜCÜLÜK OKULU

- tuğçe eser -


Her boş olduğum an, aklımdan geçen düşüncelerden yorulduğum zamanlar oldu. Düşünmeyi durduramadığım zamanlar. Zor düşüncelerdi bunlar. Çoğu yakın geçmişe ait, öfke uyandıran, kırgınlık dolu. Aslında o gün, tam da o gün her şey yolunda olmasına rağmen, sağlıklı ve güvende olmama rağmen, yaşadığımı bildiğim geçmişten veya yaşanmasından korktuğum gelecekten kurtulamadığım zamanlar vardı. Düşünmeye başladığım anda bir kara delik gibi beni içine çekti, her gün saatlerce ağlamama neden oldu. Nasıl kurtulabilirdim ki bundan, gidip geçmişi değiştiremezdim artık. O geçmiş hep benimle birlikte yaşayacak, benim bir parçam olacak. Nasıl başaracağım bu parçayı kabullenmeyi?


Derken; içimizden çıkan o fantastik masalları fark ettim. Gerçek olamayacak bir dünyada geçiyordu ama sanki en gerçek olan onlardı. Mitolojiden günümüz dinlerine; kitaplardan filmlere kadar insandan çıkan bu masallar, büyük bir derinlikle bana yol gösterdi. Önce hayatımda okuduğum ilk kitap olan Harry Potter koştu yardımıma. Atladım, Hogwarts Express’e ve şahane bir dünyaya ulaştım. Şimdi, bu sihirli dünyada, elimdeki gücü nasıl kullanacağımı her adımda daha da fazla öğrendiğim bir öğrenci cadıyım. İzin verirseniz size ders notlarımdan birkaç şey paylaşmak isterim.


Dementors

Ruh emiciler; iyi hatıralardan beslenen ve yanına yaklaştığında tüm güzel ve iyi şeylerin sonunun geldiğini hissetmene yol açan, sadece kötü anıların elinde kalacak şekilde, içindeki tüm güzelleri emen yaratıklardır. Onlar etrafındayken, aklına sadece kötü anıların, korkuların ve endişelerin gelir.


Patronus

Ruh emicilerin yakınında olduğunu anlamak bile çoğu zaman, yolunu değiştirip onlardan kaçabildiğin için, o ruh halinden kurtulmak için yeterlidir. Ancak bazen bu yetmediğinde; kullanabileceğin büyü Expecto Patronum’dur. Bu çok ama çok güçlü bir mutlu anıyı zihninde canlandırman ve onu çalmalarına izin vermeden, zihninde tutman ile mümkündür. Zor ve ustalık gerektiren sihirlerden bir tanesidir. Latincede kelime karşılığı “Koruyucumu çağırıyorum” dur. Buradaki koruyucu anı olabileceği gibi bir animagus, içindeki eril karakteri temsil eden bir başkası da olabilir. Benim için babamın çok önce bana anlattığı bir İslam hikayesinin, izlediğim Kore dizisinde Healer olarak adlandırılan karakterle birleşmesinden oluşan, her an her türlü kişiye veya cisme bürünebilen bir koruyucu. Burada işler biraz karışıyor. Bu tip karakterlere atanan anlamlar kişiye ve yaşantısına göre değişiklik gösterebilir. Ancak, kendi anlam atamanızı yaratmanın çok faydalı olduğunu savunuyorum.


Snape

Kitapta geçen karakterden biri de Prof Snape. Son derece irite edici, yaptığınız hiçbir şeyi asla beğenmeyen, hep daha iyisini yapmanız gerektiğini ve yetersiz olduğunuzu suratınıza vuran, suratsız bir öğretmen. Bu karakter, benim içsel eleştirel sesim. Ne zaman onunla karşılaşsam, koşarak kaçmak istiyorum. Asla ama asla memnun olmuyor. Ancak kitapta da olduğunu gibi, bu karakter, pek belli etmese de, aslında beni korumak görevini üstlenmiş ve anneme olan aşkından ötürü benim için yapamayacağı neredeyse hiçbir şey olmayan, çok yanlış anlaşılmış bir kahraman. Yine de gördüğüm yerde kaçarım, uzaktan korusun.


Hogwarts

Güvenli alan

Bu muazzam şato, Harry Potter dünyasındaki en korunaklı yerdir. İçindekileri korumak için en güçlü büyülerle donatılmış her ihtiyacınıza cevap veren akıllı ve sıcacık bir yuva. Burası ne zaman kendimi güvende hissetmek istesem ziyaret ettiğim bir yer. İçinde olduğumu düşünmek, gözümde kalenin duvarlarını canlandırmak, şöminede yanan ateşin çıtırtısını duymak, müziğini kulaklarıma getirmek, her zaman sinir sistemimi yatıştırır ve beni rahatladır. Dumbledore’ın da dediği gibi “Help will always be given in Hogwarts to those who ask for it.”


Abra Kadabra - I will create as i speak - Sözlerimle yaratıyorum

Avada Kedavra - I will destroy as i speak - Sözlerimle yok ediyorum


Ödev: dilinden çıkan her sözcüğe dikkat et. Dedikodu yapma. Kötü söz söyleme. Kötü niyet belirtme.


Sevgi

Kitap, içinde birçok muazzam büyüler barındırsa da; yazar en güçlü büyünün sevgi olduğunu söyler. Sevgi büyüsü, Voldemort’un en çok alay ettiği, küçümsediği ve kullanamadığı büyüdür ve tahmin etmediği bir şekilde kendi sonunu getirir. Sevgi büyüsünden, birçok din ve inançta da bahsedilir. Ancak anlatılan, bir erkeğe, kadına olan sevgiden daha farklı anlamda, Rumi’nin bahsettiği daha geniş bir anlamda olabilir. Bu büyü üzerine çalışmalarım devam ediyor, hakim olmadığım bir alan olduğu için burada bırakıyorum.


Dark Phoenix

X- man hikayesindeki Jean’ in süper gücü saldırıya uğradıkça güçlenmektir. Her saldırının gücünü, kendi içinde dönüştürüp, kendi gücü olarak kullanır. Kontrol edilmesi zor olan büyük güçlere ulaşılabilir. Kontrol etme yeteneği, geçmişi affedebilmesidir.


Riddiculus

Korkulan bir nesneyi, aklında komik bir şekilde canlandırarak korkudan bir süre arınmak. Çok korkulan bir patronu, anneannenin kıyafetleri içinde hayal etmek; korkulan bir örümceğin, paten ayakkabı giydiğini düşünmek; korkulan karanlık bir odada, Sevimli Canavarlar filmindeki canavarın olduğunu düşünmek vb.


Medusa

Medusa’nın gözlerine bakmak, travmanın gözlerine bakmak anlamına geliyor. Onunla baş etmeye çalışan Perseus’un gücü kalkanıydı. Kalkanındaki yansımasında Medusa’nın yerini anlayıp onu yok etmişti. Onun kalkanı bedeni temsil eder. Travma ile onun gözlerinin içine direk bakarak değil, bedendeki yansıması ile çalışmak daha akıllıcadır.


Ödev: Beden farkındalığını arttırıcı çalışmalar, meditasyon, yoga vb.


Harry’in Sırlar Odasına girişi; travma ile baş etme hikayesidir. Basilisk, Medusa’nın yerini alan canavardır. Phoenix, canavarın gözlerini oyarak savaşa yardım eder. Ancak canavar hala koklayarak sizi bulabilir. Phoenix’in gelmesine yol açan davranış, Dumbledore’a olan sadakattir. Tanrıya olan inanç ve bağlılıktan bahsediyor olabilir. Godric Gryffindor’un kılıcı ise bir başka kaynaktır.


Ödev: Kaynak oluşturma (ağaç meditasyonu, klasik müzik, healer*…vb)


Hikaye birden fazla kaynağın kullanılmasıyla başarıya erişir. Buradaki Voldemort, kendini yeniden var etmeye çabalayan ancak aslında çoktan geride kalmış anılardan oluşan bir hatıra defterinden güç alır. Defter ancak, Basilisk’in kendi zehri ile yok edilebilir. Zarar verici travma, yarar sağlayacak şekilde, kendi amaçlarına uygun olarak kullanılabilir. Travmadan öğrenebilebilir hatta güç kazanılabilir. Şerdeki hayır görülebilir.


Ödev: Bu zehirden ne gibi güç kaynakları çıkartabilirsin ?


Ginny, bakir olandır. Safdil olan seni temsil eder. Kolay kandırılabilir. Hikaye, Harry’in “her şey yolunda Ginny, bu sadece bir anıydı” demesi ile sona erer.


Bunlar çoğunlukla Harry’in dünyasından benim dünyama atanan güçler. Hepsinden bahsetmeye zamanım olmadı. Ama sanırım hayatıma en büyük katkıyı yapanları paylaşabildim.


 

ŞİİRDEN UÇAK

- dalgın canbaz -


Babamın dediğine göre on yaş civarlarındayım. Okuma yazmayı öğrendiğim anda kendimi Doğan Kardeş dergilerinin, Çarli’nin Çikolata Fabrikası’nın, Şişkolar ve Sıskalar’ın, çeşitli macera kitaplarının içinde bulmuştum. Pazar günleri boylu boyunca kanepeye uzanır, kendimi kitaplar aracılığıyla farklı dünyalara açardım. Uzandığım yerden, bambaşka dünyalara yolculuk edebilir, yeni insanlar tanıyabilirdim. Gerçek dünya, çok fazla sarsıntılıydı o zamanlar ve kitabın kapağını açtığımda, dış dünyanın kapılarının kapandığını keşfettim. Anne babam ayrılalı iki yıl olmuştu, ama benim çocuk beynim hala olanlara tam anlam veremiyordu. Yaşadığım değişim, öğretmenimin gözünden kaçmamış, hatıra defterime, koca gözlüm, sen dünyadaki bütün zorlukları aşabilecek güçtesin yazmıştı. Gerçekten, dünyaya kocaman açılmış, anlamaya çalışır gözlerle bakıyordum ama anlayamıyordum bir türlü. Aynaya bakıp, bu ben miyim, bu bedenin arkasında ne var, nasıl bir şeyim diye anlamaya çalıştığım dün gibi aklımda.

Babaannem ve babamla yaşamımı sürdürürken, çok çalışmak, iyi, parlak, uyumlu bir öğrenci ve insan olmak dışında bir yol bulamamıştım. Hatta bunun dışında bir yol düşünmemiştim bile.


Duygularımı kendi içimde yaşıyor, dışa vurmamayı, suskunluğu seçiyordum. Adım sorulduğunda bile cevap vermezdim. Okulda, başka bir çocuğa kızıldığında bile, bunu üstüme alıp üzülebilirdim. Tartışmalardan, tartışma ortamlarından acayip korkuyordum. Dünyanın, durgun bir göl gibi kıpırtısız olmasını istiyordum hep.


Sözel iletişim yerine, elimle ve ya yazıyla kendimi ifadeyi çocukluktan beri sevmişim bunu görüyorum. Yani, şiirle, yazıyla, heykelle, resimle. Gittiğimiz komşulara, parklara bile yanımda kendi yaptığım tuz hamurlarını taşırdım. Sürekli o hamurlardan bir şeyler yapardım. Deli Nergisler, Çöpten Kadınlar, Küçük Evler, Büyük Dünyalar...


Böyle günlerden bir akşam, babamla nerden çıktığını hatırlamadığım bir tartışma sonucu bozuşmuştuk. O salonda, ben odamdaydım. Ve bir an da bir şiir yazmak geçti içimden. Ve daha sonra bu şiiri kâğıttan uçak yapıp içeri, babama attım. Babam şiiri okudu ve Can Yücel’ in mi bu dedi? Hayır, benim baba dedim.


Şiir de şuydu:


Büyüdüm

Çay Semaverin dışına taştı.

Elma olgunlaştı.

Ben büyüdüm birden.

Nasıl oldu bilemem.


Atımın üstüne atladım.

Koşmaya başladım.

Ben koştukça, küçüldü yumağım.

Keşke küçük kalsaydım.

Bebeğimle oynasaydı .

Bebeğim yere düştükçe

Büyüseydi yumağım.

 

ÖREK

- topaz -


Yeşile sarıldım. Bitmeyecek gibi gelen isyan günlerimin ardından bir arkadaşımın önerisi ile bir doğa yürüyüşüne katıldım. Hiçbir zaman medeniyet delisi olmasam da bu kadar medeniyetsizliği, dağda bayırda yabani hayvanlarla karşılaşma ihtimalini, böceği filan göze alıp “yürümek” fazlasıyla manasız, amaçsız ve gereksiz gelmişti ilk yürüyüşe başlamadan dakikalar öncesine kadar fakat her şey belki o gün değişmeye başladı. Neden “daha fazla doğa, daha az insan” kartını oynamayı hiç akıl edememiştim ki?


Doğa yürüyüşlerine yanımızda götürdüğümüz kahvaltılıkları masaya serdiğiniz bir köy kahvesinde başlıyorsunuz, çayınızı, termosa koyacağınız sıcak suyunuzu o kahveden alırsınız. Kahveciye mutlaka önceden haber verilir çünkü o saatte, o kadar kişi için çayı olmayabilir. Kulüp başkanı haber verir, pazar günü sabah sekiz buçukta orada olacağız diye, eh kahveci duyarsa köyün zaten uykusuzluk çeken dedeleri duymaz mı? Dedeler, sanki köyün kahvesi onların üzerine yapılmışçasına hareketsiz, bize de kıyak geçmek adına sobaya tıka basa doldurdukları odunların sıcağında, sobanın başında bizi bekliyor olurlar. O kısa vakitlerde, çayları soba ve dedelerin ahiret soruları eşliğinde içersin, büyük keyifle.


Sabahın bu saatinde aklınızı mı yediniz ?

Seneye de zam gelir mi bu elektriğe?

Aslen nerelisiniz? Atalardan beri mi yoksa sonradan mı gö