Haftalık Psikoloji Bülteni'ne üye ol

Teşekkürler.

HUZURSUZ EMOŞ.jpg

Normal İnsanlar: Yaşadığınız önemli bir kayıp


Beraber Kitap Yazalım projesi sürecinin bu altıncı bölümünde epey gururlu hissettim kendimi. Yazarlardan San, "Kaç kişinin yaşadığı somut ve özel bir kayıptan bahsedebilecek cesareti göstereceğini merak ediyorum. Ben maalesef onlardan biri olmayacağım." diye başlamış yazısına. Oysa birçok yazar, yazıya dökmesi hiç de kolay olmayan kayıplarından açıklıkla ve dürüstlükle bahsettiler. Toprağa gömdükleri babalarından bahsettiler; çok sevdikleri halde ölümünü tuhaf bir kayıtsızlıkla karşıladıkları anneannelerinden; kanser yüzünden kaybettikleri memelerinin izini bir savaş yarası gibi taşımaktan bahsettiler, giden kuzenlerinin ardında kalan çocuklarından bahsettiler, kaybedilen “kızlıklarından” sonra oluşan kadınlıklarından bahsettiler, Kaybettikleri benliklerinden, hırslarından, yaşam sevinçlerinden bahsettiler, maddi dünyanın ötesinde, sonsuz ölümden yani manevi yok oluşlardan bahsettiler.


Benim için okuması, yorumlaması ve düzenlemesi zor, hüzünlü, ama bir o kadar da coşkulu bir süreç oldu. Üstelik ne yalan söyleyeyim, birçoğuna dokunmak, değiştirmek içimden gelmedi.


Aferin çocuklar, böyle devam.


- Hadi Beraber Kitap Yazalım projesi hakkında daha geniş bilgi almak için tıklayabilirsiniz.


- Yazarlar için yazdığım bir mektubu okumak için tıklayabilirsiniz.


HAFTANIN YAZILARI

  • Dayım ve Ben – Huzursuz Beyin

  • Tüm Kalbimle - Nehir Niş

  • Kayıp Mı? - Tuğçe

  • Elif - Yorgun Kafa Olmayan Kalp

  • Gidenlerin Getirdikleri – Rojda Aksoy

  • Kaybedince Anlarsın - Başka Bir Dünyadaki

  • Bir Zeytin Attım Ağzıma – Edward Bloom

  • Biz Bir Rüyayız – Ayşe Çetinkaya

  • Bir Anıdır Geride Kalan - Hayat Yeniden

  • Bulmadan Kaybettiğimizi Anlayamayız - Mehmet Can Kaya

  • Hayattayken Kaybetmek - Mutlu

  • Mermer Fil - Topaz

  • Bir Şarkı, Bir Soru ve O Yaz - Gorila Voladora

  • İlk Vahiy - Karahindiba

  • Yıldız Tozları - Papatyalı Bir Deli

  • Disiplin - Herzi

  • Rapunzel'in Kaçışı - Dalgın Canbaz

  • Kalanlar - Canderel

  • Bir Kaybın Varlık Sancısı – Saturnuslog

  • Tek Gerçek – Ayşe Menekşe

  • Pek Sevgili Umudum - Gökçin

  • Kayıp - Msy

  • Kaybolanı Bulursun, Özlediğine Kavuşursun - Sehvenli

  • Motivasyon Kaynağım Ne – San

  • Kendini Doğuran İnsan - Clementine



 


DAYIM VE BEN

-huzursuz beyin-


Çocukken hayranı olduğunuz kişinin büyüdüğünüzde hayallerinizi yıkmaması ne büyük bir lütuf.


Ona bakmak için başımı kaldırdığımda gittikçe uzardı dayımın boyu. Beni kollarına aldığında hemen büyümek, dayım gibi komik ve bilgili olmak, dünyaya tepeden bakmak isterdim. Uzadım da.


Ama gördüklerimden hoşlanmadım.


Tam bir Fenerbahçe misyoneriydi. Sülalenin bütün çocuklarını Fenerli yapmak için uğraşırdı. İlk Fenerbahçe maçına onunla gittim. Hayatımın çoğu gününde bana acı çektirse de Fenerli olmak hiç zor olmadı. Hayatımdaki tek mutluluk gözyaşlarını da Fenerbahçe sayesinde döktüm.


Dinibütün anneannemin evin tek odasındaki duvara asılı seccadenin ardındaki posterden haberi var mıydı bilmiyorum ama demir kitaplığın içinde gizlenen erotik dergilerden haberdardı. Çünkü iki boyutlu bir solucana benzeyen sıska ben, sadece dayımın dergilerine bakarken hayretten ağzımı o kadar çok açıyor ve o büyük lokmaları kabul ediyordum. Sanırım değil bamya, canlı fare bile yiyebilirdim o sıralar.


Yaklaşık otuz beş sene önce ayrıldı anneanne evinden. Otuz beş senedir özleriz onu. “Dayınlar da gelecek” bir mutluluk cümlesiydi her zaman.


Dayımın ağzından nahoş kelimeler nadir çıkardı ama geniş bir edepsiz fıkralar repertuarı vardı. Baş konuk olarak katıldığı aile buluşmalarında her an masadan kovulacağım endişesiyle ama büyük bir hazla dinlerdim bu fıkraları. Hemen ertesi gün arkadaşlarıma anlatır, bu sayede ben de bir süreliğine dayım gibi komik olurdum.


Bu duyguyu hep sevdim.


Yaşadığı gibi hızlı hızlı kullandığı şeker kokulu Toyota’sında dinledim ilk yabancı şarkılarımı. Bir keresinde “Bak” dedi gülümseyerek, “Bu şarkıyı ezberleyecek kadar İngilizce var sende.” Şaşırdım çünkü İngilizcem yoktu. Oysa The Champs’ın şarkısının tek sözü “tekila”ydı.


Dün film izlerken karşıma çıktı bu şarkı. Sözlerini hatırladım, gülümsedim.


Sevgili dayım,


Çocukken hayran olduğun kişiye büyüdüğünde hala hayran kalabilmek ne büyük bir lütufmuş, sayende öğrendim.


Bazen duyuyorum, dizim boyunda çocuklar gelip ne kadar komik ve bilgili olduğumu söylüyorlar bana. Hayran hayran izliyorlar beni.


Bazen kendimi onların yerine koyuyor ve karşımda seni görüyorum.


Ama dayı, zaman ilerliyor, hayat bitiyor ve ben hala insanları senin yaptığın gibi kırmadan sevemiyorum.


Dünyaya ve hayatıma kattığın bütün güzellikler için teşekkür ederim.


 

TÜM KALBİMLE

-nehir niş-


Üniversiteyi kazandığım şehirdeyim. Valizimi otogara bırakıp kalacak yer için özel yurt ayarlamaya gidiyorum. Bir yandan tanıdıklar da arıyor. Çeşitli telefon numaraları veriyorlar. Günün sonunda hepsini arıyorum. Sadece birisi açıyor telefonunu. Sonra gelip beni olduğum yerden siz alıyorsunuz. Ben düzgün bir yurt bulana kadar, sizde kalabileceğim üzerine anlaşıyoruz. Bir hafta geçmeden bizimle kalmak ister misin? Biz seni çok sevdik diyorsunuz. Zaten bir odanız boş. Böyle başlıyor arkadaşlığımız. Toplam üç kız kalıyoruz evde. Hepimiz yarım günlük işlerde çalışıyoruz. Okul, iş ve dersler arasında örülen güzel bir dostluğumuzda ilerliyor. Seninle daha sıkı fıkıyız. Belki ikimiz aynı bölümü okuduğumuzdan. Gelişen siyasi gündemi, kültürel meseleleri, edebiyatı, aydın olmanın ne demek olduğunu tartışıyoruz durmadan. Çeşitli dergiler alıp okuyoruz. Bazen diğer ev arkadaşımız kendini dışlanmış hissetmesin diye makyaj ve saç ürünleri üzerine de sohbet ediyoruz. Uzun süre bulutların üzerinde yürüyoruz böyle. Sonra erkek arkadaşım geliyor yanıma. Bir süre bizde kalacak. Sen de çok iyi anlaşıyorsun onunla. İkiniz aynı dilin çocuklarısınız. Kendi dilinizde sohbet ediyorsunuz çoğu zaman.


O gidince bana tavırların değişiyor. Aramızda sebebini bilmediğim bir uçurum açılıyor.


Sömestr tatilinde her gün erkek arkadaşımı aradığını ve buluştuğunuzu öğreniyorum. Seni arıyorum. Konuşuyoruz. Dilim söylemeye varmadığı gibi böylesi bir şeyi konduramıyorum bile. İmkanı yok öyle bir şey olamaz! Sana bunu yakıştıranlara da tepki gösteriyorum.


Erkek arkadaşımı arıyorum yüz yüze konuşalım diye. Geliyor konuşuyoruz. Senin onu rahatsız ettiğini falan söylüyor. Eve dönüyorum seninle konuşmak için. Öfkeliyim çok öfkeli, evde yoksun. Eşyalarını alıp evi terk etmişsin. Sana upuzun bir mektup yazıp, arkadaşlarla ulaştırıyorum. Şoktayım, üzgünüm ve şaşkınım. Erkek arkadaşımla ilişkimiz sürüyor. Seninle bağımız dostluğumuz bitiyor. Onu çeşitli numaralardan aramaya devam ediyorsun bir süre. Aradan yıllar geçiyor. Bir kadın konferansında karşılaşıyoruz. Benimle konuşmak ve özür dilemek isteğini bildiriyorsun, ortak bir tanıdığımızla. O zaman ne çok üzüldüğümü ve üzüntümden ne kadar çok kilo verdiğimi bilmiyorsun. Nasıl olur, biz birbirimize her şeyimizi anlatıyorduk diyorum kendi kendime.


İkinci karşılaşmamızda bu sefer kendin geldin. Ben bir cahillik ettim. Seni kırdım. Beni affetmeni istiyorum dedin. Ben öyle inatçıydım ki küstüğüm insanla kolay barışmıyordum. Hayır seni affedemem. Beni ne kadar çok kırdığını bilmiyorsun dedim. O zaman bile konuşup çözebilirdik. Çünkü o kadar çok paylaşmışlığımız vardı ki...


Sırtımı dönüp gittim.


Bir kaç ay sonra ölüm haberinle donup kaldım. Ailene bıraktığın mektup onlara varmamış bile. Mektubunda; “Ben istiyorum ki bütün insanlar özgür ve eşit bir şekilde yaşasın. Hiç kimse bir lokma ekmek, başını sokacak bir ev için ömrü boyunca sömürülmesin. Bunların olabilmesi içinde savaşmak ve mücadele etmek gerekiyor. Savaş bitince geri geleceğim.” diye yazıyorsun. İki ülkenin sınırında aslında ne taraftan geldiği belli olan bir mermiyle başından vuruluyorsun.


Cenazene katılıyorum. Seni affetmediğim için öyle kızgınım ki kendime. Dilim varmıyor.


Bütün kalbimle affediyorum seni. Genç, toy ve cahildik. Elbette hatalar yapıyoruz ve yapacağız da. Senden sonra bir daha kimseyle küs kalmıyorum. Konuşulacak ne varsa konuşup hallediyorum artık.

 

KAYIP MI?

-tuğçe-


Kayıp dediler ismine, son nefesini verdiğinde babam. Ben de inandım

aslında ilk başta. Kayboldu sandım. Bir daha sesini duymak mümkün

olmayacaktı mesela. Bir daha beni koruduğunu hissedemeyecektim. Bir

daha o gülümsediğinde aldığım sıcaklık benimle olmayacaktı. Siz

insanlar böyle söylediniz. Böyle anlattınız bana ölümü.


Hepiniz son derece yanılıyorsunuz. Ben o öldüğünde buldum babamı.

Bir insanın, ne diğer insanlardan ne de doğadan ayrı olmadığını

öğrendim. Doğada hiçbir şeyin asla kaybolmadığını anladım. Mümkün

değil kaybetmek. O yüzden, bugün, bir kaybımı değil, kaybettiğimi

sandığım şeyi anlatacağım.


Her şey bir rüzgarla başladı. Düşmek üzere olduğum bir uçurumdan beni

resmen çekip kurtaran bir rüzgar. Babamın yanındaki küçük kız

olsaydım, babamın elleri olacaktı aynı görevi yapan.


Sonra denizin sesini duymaya başladım. Dalgaların, köpüklerin sesini,

kuşların sesini. Babamın mezarının yanı başında büyüyen ağaç babam

değilse neydi ? Doğa kaç tane babaya sahipti ? Kuşaklarca dedelerim

ninelerim değilse neydi her gün beni besleyen besinin toprağı?

Sonra onun sesini duymaya başladım ağaçların hışırtısında. Aynı

zamanda dünyaya gelen bir kedinin ziyaretiyle; göz göze geldik.


Fırtınanın içinde, onun gücüyle karşılaştım. Ne kadar şahaneydi şimdi

babam. Oysa hayatta iken sadece hasta ve çelimsizdi. Şimdi yuvasına

dönmüş ve şanını tekrar kazanmıştı o asker. Huzurlu, bir o kadar kuvvetli

ve merhametli. Baktıkça, duydukça hayran kaldım her gün.


Kayıp mı ? Hiçbir şey kaybolmaz doğada. Sadece görünenin

ötesindekini görebilmeni, dinlerken başka bir kulakla daha duyabilmeni, farklı bir gözle

okuyabilmeni ister senden. Babanın gözeten bir gözü gider, yerine başka

bir göz gelir. Hiçbir şey kaybolmaz doğada.



 

ELİF

-yorgunkafaolmayankalp-


On dört yaşındayım; ailemin sevgisizliği ve benim de ergenliğimle evden kaçıp , tecavüze uğrayıp son durak olarak getirildiğim yetiştirme yurdundayım. Üç odalı bir grupta kalıyorum. Toplam sekiz kişiyiz. Ailen oluyor bir süre sonra o sekiz kişi.


O sekiz kişiden biri de Elif'ti. On dört yaşındaydı Elif; idrar kaçırma, ilaç içmeme gibi sıkıntıları vardı, bir yandan da zihinsel engelliydi. Yardımcı olmak için bazen kızarak bazen tatlı dille ikna ederdik onu. İki üç gündür yemesi içmesi azalmıştı Elif'in. Onun yemedikleri bize pay edilirdi. Biz de bu işe sevinmiştik, daha fazla yiyebiliyoruz diye kimsenin dikkatini çekmemişti bu durum.


Bir gece gene altına işemişti Elif, üstünü giydirmek için beni görevlendirdiler. Başkasının dolabındaki kıyafetleri giymek isteyince kızdım tabi; küfür etti, ben de ona ettim. Kendimi savunmak zorundaydım.

Işığı kapatıp odadan çıkarken, Elif hiç kavga etmemişiz gibi; "dedem gelecek benim görürsünüz," dedi. "Gelir gelir daha çok beklersin" deyip çıktım.


O gece yarısı sarsılarak uyandım "kalk, Elif öldü" seslenmesiyle. O sıra inanmadım. Hatta dalga geçtim. On dört yaşındaydı nasıl ölebilirdi ki. Hem benim tanıdığım kimse daha ölmemişti. İmkansız deyip bütün gece dalgaya vurdum. Ertesi sabah hiçbir şey açıklanmadı; "kimseye bahsetmek yok" dendi. Kahvaltıda helvanın da olduğunun farkında değildim tabii, yıllar sonra aklıma geldi. Çok üzücüydü aynı evde yaşadığın insanın ertesi gün olmaması. Daha on dört yaşında... Günlerce odasına girilmedi. Geceleri o odadan ses geldiği anlatılıp durdu. Beni en çok üzen ailesini göremeden ölmesi oldu galiba. Bakamayacağınız çocukları yapıp onları bırakmak anne babalık mı?


Her zaman kalbimdesin Elif , her duamdasın, seni hala unutmadım.


 

GİDENLERİN GETİRDİKLERİ

-rojda aksoy-


Her şeyin başı gerçekten de sağlık. Bunu krem rengi, eskimiş, yer yer dökülmüş deri tekli koltuklarda dört beş saat otururken tekrar tekrar zihnimden geçiriyordum. Şimdi bunları yazarken bile yan yana yirmi koltuğun sıralandığı kemoterapi odasındaki serinliği tenimde hissediyorum ve ilaçların iç içe geçmiş kokularını duyuyorum tekrar. Henüz yirmili yaşlarımın sonunda olmam ve ailemde de meme kanseri öyküsü bulunmaması nedeniyle olsa gerek, sağ mememdeki kitle ile üç yıl yaşadım ve ağrılar başlayana kadar da doktora gitmedim. Muayene için gittiğim doktor ultrason çekip ‘’zararsız bir kitle’’ dediğinde rahatlamıştım ama dokuz ay sonra tekrar kontrole gittiğimde üçüncü evrenin sonuna doğru gelmiş kanser teşhisini duyunca gözlerimden yaşlar pıt pıt ip gibi akmaya başladı.


Her duruma uyum sağlayan bünyemden olsa gerek süreci olduğu gibi kabullenmem zor olmadı. Uzun ve yorucu bir tedaviden sonra sıra ameliyata geldi. O noktada bir tercih yapmam gerekiyordu; acısıyla, tatlısıyla o güne kadar bazen utarak bazen de gururla taşıdığım memelerimden birine elveda diyecek ya da meme protezi ile hayatıma devam edecektim.


Savaştan kalan bir yara ile yaşamayı tercih ettim çünkü aradan zaman geçse de verdiğim mücadeleyi bana hatırlatacak somut bir şeye ihtiyacım vardı. Bedenimin yeni haliyle yaşamak elbette başlarda zordu ama şimdi biraz daha alıştım. Daha zor olan ‘’ya tekrarlarsa’’ düşünceleri ve ilaçların sinir bozucu yan etkilerine de hala alışmaya çalışıyorum.


Kaybedene kadar değerini pek bilemediğim sağlığıma ara ara ağıtlar yakıyorum ama bir yandan da bu mücadelenin bana kattıklarını kucaklayarak teselli buluyorum. Bazen sessiz bir zaman dilimi yaratıp her hafta yan koltuklarda benle beraber kemoterapi alan insanların hikayelerini ve yüzlerindeki ifadeleri hatırlatıyorum kendime. Herkesin kayıplarla baş etme yönteminin ne kadar farklı olduğunu, zamanın ve koşulların bizi nasıl da farklı yerlere savurabileceğini anımsamak hayatla baş etmemi kolaylaştırıyor bazen. Vaktimin, enerjimin, yaşamımın sınırlarını görüp usul usul yürüyorum. Bir şeylerle kavga edip boş yere vakit harcamaktansa anlamaya ve mümkünse değiştirmeye çabalayarak gelecekteki kayıpların yas sürecine hazırlıyorum kendimi.



 

KAYBEDİNCE ANLARSIN

-bir başka dünyadaki-


Kayıp denilince hep somut bir şey olması gerekiyor gibi geliyordu bana. Çocukluğumdan beri tembih edilen şeyler hep kayıpla ilgiliydi. Paranı kaybetme kızım, iyi mukayyet ol. Silgini kalemini okulda kaybedip gelme sakın. Spor ayakkabına iyi bak, unutup gelme eve. Okuldan çıkınca oyalanma zaman kaybetme. Çorabın teki, eşofmanın üstü… Kendi harçlığım bile kaybederim diye başkasına emanet edilirdi kimi zaman. Bunlarla birlikte ailemin ve mahallenin, kız çocukları üzerindeki en büyük kayıp baskısı kızlıkla ilgiliydi. Kızlığını kaybetme, kaybedersen eğer seni kimse almaz. “Kızlık.” Bunu ilk ne zaman duydum hatırlamıyorum ama uzun bir süre bu tembih görünümlü baskıyla bir bağ kuramadım. Nedir kızlık ve o neden kaybedilme tehlikesi taşıyordu diye düşünürdüm. Hiç görmediğim, anlamadığım bir şeyi nasıl kaybedebilirdim? Ayrıca beni kim alacak, ben bir eşya değilim ki. Hem onu koruma iradesi sadece bana ait olduğuna göre o benimdi. Buna rağmen benim dışımdaki herkes onun üzerinde göz ve söz sahibiydi. Bu çok saçmaydı, saçma ama burnumun dibinde duran bir gerçek. Bu gerçek yasaklanmış hisler listesini de beraberinde getiriyordu. Kimseyi sevemezdim. Sevsem bile suçluluk hissi ile birlikte sevebilirdim. Sevgi ve kaybetme korkusu el ele tutuşmuştu. Kızlığı kaybetme korkusunun açtığı derin bir kaybetme korkusu yerleşmişti artık ruhumda. Sevdiğimi sevildiğimi hissettiğim an kaybetme korkum nüksediyordu. Kendi bedenime git gide yabancılaşmaya başlamıştım. Bu korku yüzünden önce duygularımı sonra bedenimi kısıtlamaya başladım. Ama her kısıtlama kendini aşmaya çabalıyor sonra bunu anladım. Kendimi ne kadar çok kısıtlarsam, özgürleşme arzum o oranda çoğalıyordu. Olduğum kişiyle olmak zorunda olduğum kişi arasındaki mesafe arttı ve artık sıfır noktasına geldim. Kaybetmekten korktuğum her şeyi kendi irademle kaybedince, içinde sıkıştığım korkular anlamını yitirdi. Kaybedince anlarsın tehditleri doldurulmuştu kulağıma yıllarca, gerçekten kaybedince anladım. Kızlık kaybedilince kadınlık kazanılıyormuş onu anladım. Kendimi kendi kadınlığımı kaybettiğim yerlerde kazandım. Bu nedenle yaşadığım en önemli ve en anlamlı kayıp bana ait olmayan kaybetme korkusu oldu.



 

BİR ZEYTİN ATTIM AĞZIMA

-edward bloom-


Yirmilerimin başındaydım. Ailemden ilk kez ayrı kalmaya, özlemin ne demek olduğunu öğrenmeye başladığım zamanlardı. Mutluydum da; maruz kaldığım için değil özlediğim için yanlarında oluyordum. Bir ara bu ayrılığı biraz uzun tuttum. Sanırım artık kendimi biraz izole etmek istedim bu kan bağlı kalabalıktan. Yanlarına gitmeme yakın kuzenimle epeydir konuşmadığımı fark ettim ama kendisini aramak yerine nasıl olduğunu sordum anneme; "İyi, boğazında enfeksiyon varmış, antibiyotik tedavisi görüyor. İlaçlar yüzünden konuşmaması gerekiyormuş, birkaç gün hastanede kalacak" dedi. Bir enfeksiyon ne kadar kötü olabilir ki diye düşündüm, gitmeme birkaç gün kalmıştı zaten.


Kapıyı çaldım, içerisi kalabalıktı. Hem ayakkabılardan hem de seslerden anlaşılıyordu. Ben geleceğim diye kuzenler falan toplanmıştı belli ki. Sarılma, selamlaşma faslından sonra atıştırmak için mutfağa gittim. Bir tane zeytin attım ağzıma, gayet rahat bir tavırla "ablam nerede?" diye sordum, "hastanede, daha çıkmadı" dedi annem. Şaşırdım, bir enfeksiyon yüzünden hala hastanede olmasına. "Alalım başka bir yere götürelim, böyle iş mi olur?!" dedim. Annem elini omzuma koydu, az önceki gülümsemesi yavaş yavaş dağıldı, şimdi karşımda "metanetli ol" der gibi duran bir doktor edasıyla duruyordu ama pek beceremiyordu. Gözleri gözlerimin arkasındaki uçuruma bakıyordu. Sesi titreyerek "ablan kansermiş" dedi. Zeytin ağzımda kocaman oldu, öylece donup kaldım. Filmlerdeki o fonda dönen ama yankısı yüzünden hiçbir şey anlaşılmayan sesler kafamda dönmeye başladı. İçeri doğru yürümek istedim. Ben yürümüyordum, zemin altımdan kayıyordu sanki. Kızının yanına gitmek, ona sarılmaktan başka bir şey geçmiyordu aklımdan. O yolda ben umudumu,  heveslerimi, bir gün tekrar mutlu olabileceğime dair inancımı kaybettim. Eski beni kaybettim. Bir daha da hiçbir zaman o zeytin tanesini ağzıma atmadan önceki ben olmadım. Ve hiçbir zeytin tanesini o cümleyi kafamın içinde duymadan yiyemedim; "ablan kansermiş."


Yanına gidip sarıldım. Annesi gibi gülüyordu. "Biliyor musun?" dedi, "annemin boğazı ağrıyormuş, hastanede şimdi.", "evet" dedim "galiba bu aralar çok dondurma yemiş."

 

BİZ BİR RÜYAYIZ

- ayşe çetinkaya -


Hiç ölü birini gördünüz mü? Ben anneannemi gördüm. Öldüğü haberini alınca ağlamadım. Acaba öldüğünü algılayamadım mı diye morgda görmek istedim. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum, umurumda da değildi. Hiçbir şey umurumda değildi artık zaten, hayatta en çok korktuğum şey gerçekleşmişti. Buz gibi bir oda, ortasında bir masa, üstünde anneannem. Yaklaştım, yüzüne dokundum. Yüzü de buz gibiydi. Üşümüş diye düşündüm, ellerimi koyup ısıtmak istedim; bir süre yüzünde tuttum, hiçbir işe yaramadı. Artık orada olmadığı da o kadar belliydi ki, vazgeçtim. Nazım Hikmet’in Dünya’nın sonu için yaptığı benzetme geldi aklıma, “boş bir ceviz gibi”.


Ölmeden önceki bir buçuk sene boyunca hastaydı. “Çok şükür kızım, ailemizde hiç yok o pis hastalık” dediği kansere yakalanmıştı. Bu süreçte çoğu gece uyuyamadım; anneannemin ölümünü ve genel olarak ölüm konseptini düşündüm. O öldüğünde nerede olurum, kimin yanında olurum, ne tepki veririm. Bir sürü senaryo kurdum, herhalde yüzlerce. Hiçbiri tutmadı. Bir akşam ben uyuyordum, ölmüş. Hayatımın bir daha asla o varkenki gibi olmayacağını bildiğim anneannem ölüyor, ben uyuyorum. Bunun saçmalığına, garipliğine seneler sonra hala şaşırıyorum.


Bir diğer saçmalık ise ölümünden sonra anneannemi neredeyse hiç düşünmemem. Bunu özleminin içimi yaktığı o kısa “an”lardan birinde fark ettim. O kadar ki, sanki hiç var olmamış gibi. Bir rüyaymış, uyanmışım, hafızamdan silinmiş ya da silinmek üzere gibi. Halbuki insan hiç var olmamış birini özleyemez, eğer kötü bir şiir falan yazmıyorsa. Ve hayatta emin olabildiğim belki de tek şey, en çok anneannemi sevdiğim.


Bir insan ölünce tam olarak neye üzülüyorum, bunu pek bilmiyorum. Ailesi yaşlılarına hep evinde bakmış biri olarak, küçüklüğümden beri etrafımda birileri öldü durdu. O haberi alınca göğsümün içine dolan ve aynı anda içimi yırtarak çıkmaya çalışan soğuk bir şey var, sonra gözlerim doluyor. “Ben neye ağlıyorum ya şu anda” diye düşünüyorum. Aklıma o kişiyle ilgili tatlı anılar üşüşüyor ve bunların ihtimalinin artık sıfır olduğunu fark ediyorum.


Mesela anneannemin evi artık anneannem yaşarkenki gibi kokmuyor. Öldükten sonra birlikte uyumak için aldığım tülbentindeki kokusu uçalı zaten yıllar oluyor. Sesini hatırlayamıyorum. Bir video kaydını açıyorum, çok garip geliyor, “sesi gerçekten böyle miydi” diye düşünüyorum. Gözlerimiz aynı renkti mesela, neyse ki gözlerinin rengini unutma olasılığım yok. İnsanın somut özellikleri zamana karışıp kayboluyor gibi, ama hissettirdikleri kalıyor. Sanırım bana hissettirdiklerini hatırlarsam bunlarsız yaşamak çok zor geleceği için düşünmüyorum anneannemi. Evinin kokusu gibi, hiçbir şey anneannem yaşarkenki gibi değil ve ben buna seviniyorum.


Not: Bunları okuyan herkese Gaye Su Akyol’un Boşluk ve Sonsuzluk parçasını armağan ediyorum.

 

BİR ANIDIR GERİDE KALAN

-hayat yeniden-


Çingene pembe kocaman bir lahana bebek ile çıkageldi ablam. Mis gibi çilek kokuyordu bebeğin yüzü. Fosforlu yeşil ve pembe çizgili bir tulumu vardı. Sağ kulağının arkasında da bir tarih. 14.06.1993. Ablam bebeği aldığı tarihi not etmiş, gideceğini bilerek.

Ablam o vakitler Edirne'de çalışıyor. Hemşire kendisi. Sarı saçlı, uzun boylu, zarif incecik bir kız. Bana göre dünyanın en güzel, en nazik, en sevgi dolu insanı. Resim yapmak büyük tutkusu. Bir de giyim kuşama pek meraklı. Dişil enerji timsali.


Aramızda tam yedi yaş fark var. Çocukluğumda, annemden daha çok o vardı yanımda. Geceleri onun masallarını dinler, onunla uyurdum. Saçımı o tarar, banyomu o yaptırır, okula giderken ayakkabılarımın bağcıklarını o bağlar, elimden sıkı sıkı tutar birlikte okula giderdik.


Okuduğu kitapları okur, dinlediği müzikleri dinlerdim. Onun sayesinde tanıştım Uğur Mumcu ile. 24 Ocak 1993'te suikaste kurban gitmişti Uğur Mumcu. Ablam çok üzülmüş tüm kitaplarını almıştı. Ben de bu vesile ile okumuştum kitaplarını. Sosyalist takılırdı, okuduğu kitaplar ve dergiler, dinlediği müzikler bu minvaldeydi. Ben de onu kendime rol model almışım tabi, bu düşünce ile çocuk yaşımda tanışmış olmuştum.


Mektuplaşırdık ablamla, hala mektupları, çizimleri saklıdır bende. Hani öyle basit alelade mektuplar değildi bunlar. Edebiyatın dibine vururduk tabiri caizse. Şimdi elime alıp okuduğumda ruhum acıyor sadece. Çok erken ayrılışımız, yaşayamadıkları, doyamayışları, hayalleri canımı çok acıtıyor.


Bir parça alkol alıp sarhoş olsam, aklıma gelen tek konu ablam oluyor. Başlıyorum hıçkıra hıçkıra ağlamaya. O yüzden içkiyle de aram iyi değil.


Daha dün gibi o kadar canlı bir anı ki...


Sağlık Meslek Lisesinde yatılı okuyorum. Son sınıftayım. Okulun son haftası, mezuniyet hazırlıkları dolu dizgin devam ediyor. 6 Haziran Salı günü ve ders bitmiş yatakhanedeyiz arkadaşlarla. Sohbet ediyor, şakalaşıp gülüşüyoruz. Beni çağırtıyor nöbetçi öğretmen, yanına gidiyorum. Odasında aile dostumuz iki ağabey var. Şaşırıyorum...Öğretmenimiz eşyalarımı toplamamı, annemin rahatsızlandığını, onun yanında olmam gerektiğini söylüyor. Durmadan soru soruyorum ama asla tatmin eden bir cevap alamıyorum. El mahkûm gidip valizimi toplayıp arkadaşlarımla vedalaşıyorum. İzmir'den Salihli'ye gidiyoruz. Yol boyunca kimse konuşmuyor. Ben annem öldü diye düşünüyorum. Aklıma tek ihtimal o geliyor. Bir buçuk saat sonra eve ulaşıyoruz. Evin kapısında bir yığın ayakkabı var. İçeri giriyorum tıklım tıklım ve herkes ağlıyor, annemi görüyorum kendinde değil, zorla sarsıp ne oldu diyorum, "Ablan yok artık." diyor. İşte o anın kelimeler ile tarifi imkânsız. Tek isteğim yalnız başına kalıp avazım çıktığı kadar bağırmak oluyor. O şokla herkese öfke duyup "defolun gidin evimizden" diyorum. Kimseyi ne görmek ne de duymak istiyorum. Çok sevdiğim dayım yatıştırabiliyor ancak beni. Gece zehir zemberek geçiyor. Sabah olunca İzmir'den arkadaşımın akrabası olan kardeş bildiğim Atilla'yı arıyorum. "Lütfen buraya gelip beni İzmir'e götür." diyorum. O da "Tamam." diyor bana ve yanıma geliyor. Apar topar evden kaçıyorum, otogara gidiyorum. Atilla dönüş bileti almış ikimize ve otobüste beni bekliyor. Hemen yanına gidiyorum ama ne göreyim, dayım karşımda. Ağlayarak sarılıp beni kucaklıyor ve otobüsten inmeye ikna ediyor. Sonra biraz dışarıda dolaştırıp bir şeyler yediriyor bana ve eve dönüyoruz.


O gün başlayan ablamın ölümünü inkâr bugüne dek devam ediyor ve inanın ilk kez bu acımı bu teferruatta paylaşıyorum. Bunca yıl geçmesine rağmen hiçbir mecrada bu acı kaybımı paylaşmadım. Bu inkar biliyorum ama o güzel insan o gencecik yaşında nasıl ölebilir? Bunu kabullenmek benim için çok ama çok zor. Hala bir yerlerden çıkıp gelecekmiş gibi. Rüyalarımda bile ısrarla "Ben Ölmedim." diyor.


Vefatının nasıl gerçekleştiğini merak etmişsinizdir. Ablam hemşire olarak hastanede çalışıyor ve işten çıkışı saat 16:00. Eve yürüyerek geliyor. Yol güzergahında bir hemzemin geçit var. Oradan geçmek üzereyken ayağı molozlara takılıyor ve düşüyor, kalkmaya çalışırken, gözlüğü düşüyor, onu alayım derken bir trenin acı sesi ve sağdan aldığı darbe ile beyin kanamasından oracıkta vefat ediyor. İşte bu satırlarda anlatılan şeye hayat diyoruz. Bir ömrü yazmak ne kadar kolay değil mi? Oysa onu canlı kanlı yaşamak ise ne kadar zor.


Ablamdan sonra her şey değişti. Aile olarak ağır depresyon yaşadık. Müthiş bir acı gerçekle baş etmeyi öğrendik. Bu acı ile cebelleşirken hatalar yaptık. Büyük isyanlar ettik. Neticede, “Ne olursa olsun, yaşamaya mecburduk.”


Ablamın mezar taşı kitap okumayı çok sevmesinden mütevellit açık bir kitap şeklinde ve üzerinde Hasan Hüseyin Korkmazgil’in şiiri,


Açtınız kollarınızı,

Kucakladınız beni,

Çiçeklerle donattınız garipliğimi…


 

BULMADAN KAYBETTİĞİMİZİ ANLAYAMAYIZ

-mehmet can kaya-


Sıradan bir akşam, sıradan bir iş dönüşüydü. Salona geçip bir yorgunluk sigarası yaktım. Bir iki duman alıp arkama yaslandım. Ani bir uyku bastırdı. Uzanmıştım ama gözlerim açıktı. Önce ayaklarım sonra da vücudum istemsizce titremeye başladı. Ağlıyordum. Düşünemiyordum. Neler olduğunu bilmiyordum. Alkol veya herhangi bir uyuşturucu madde kullanmamıştım. Ne kimseyi arayacak halim vardı ne de kimsenin beni böyle görmesini istiyordum. Zaten ne anlatabilirdim ki. Nedenini sorgulamadım, kendimi bıraktım, panik yapmadım. Öleceğimi düşündüm ama korkmadım. Çok garip gelebilir ama bir parça mutluydum bile denilebilir. Ama ölmedim. En azından o gün.


Bütün bunlar üç yıl önceydi. O zamanlar toplumun üst kesimlerinden biri olarak görürdüm kendimi. İyi bir iş, gösterişli araba ve kıyafetler, kendine özen gösteren ve kadınların ilgi odağı olmayı seven bir adam. Halbuki şimdi bakınca, tek istediğim sevilmekmiş. Babamın beni sevemediği, annemin ne kadar uğraşmış olsa da tam olarak gösteremediği sevgi açığını kapatma çabası. Bana ait olmayan hatalar yüzünden, birçok insanın ömründe belki bir iki defa karşılaşacağı sayısız sıkıntılarla uğraşmak, çözüm yolları bulmak; mahkeme, karakol gibi devlete ait her kurumla içli dışlı olmak ve bütün bunların getirdiği stresle hep başkalarını suçlamak.


Kalplerini kırdığım suçsuz insanlar, yaşam ışıltılarını çaldığım kadınlar ve belki de artık kontrol edilemez öfkemi kusmaya çalıştığım ama deli olduğumu düşünerek kavga etmeden uzaklaşan insanlar. Kendi zihnimde ördüğüm duvarlarda benliğim karanlıkta kalmış, duvarlara çarpa çarpa bir çıkış yolu arıyordu. Bu geçirdiğim bir krizdi. Sonradan anladım. Artık kimseye öfkelenemiyordum ve kimseyi istemiyordum. Ama ne olduğu önemli değil, artık ölüm bile uzak değildi, o çok yakın bir arkadaşımdı. Onunla birlikte bütün herkese bana neler yaptıklarını gösterecektim. Herkes benim için üzülecek, kendimi değerli hissedecektim. Ben var olmasam da insanlar cezalarını çekecekti. Hiçbir suçu olmayan, olsa bile bunun farkında olmayan insanlar.


Nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde kendimi hipnoz terapisinde iyi olan bir psikiyatristin yanında buldum. İlk söylediğim şey sanatçı kişiliğimi ön plana çıkarıp artık kendi istediklerimi yapmak olduğuydu. Ona çocukluk travmalarımı anlattım, acılarımı, öfkemi, ölümle olan yakın dostluğumu ve ilaç kullanmak istemediğimi söyledim. Çünkü zihnimi bayıltıcı, ayıltıcı her çeşit maddeyle yeterince bulandırmıştım zamanında. Artık başka bir bağımlılık istemiyordum. Her şeyden çok kendimden ve bu hayattan kurtulmak istiyordum. Birkaç seans sonra bilinçli hipnoz denilebilecek bir uygulama yaptık. Kendimi güvenli ve huzurlu bir evde küçük bir çocuk olarak hayal ettim. Özgürdüm, mutluydum. Seans sonunda sanki yeniden doğmuştum. Gözümdeki sis perdesi kalkmış, düşman gördüğüm insanlar normalleşmiş ve nerden geldiğini bilmediğim bir hayat ışığı içime girmişti. Bir başkası anlatsa ona sağlam küfür eder, bu tip dalaverelere inandığı için onu aptal olmakla suçlardım. Tabi bana bunu her gün bir ay boyunca, elimden geldiğince tekrarlamamı istedi doktor.


Bütün bunlar üç yıl önceydi. Işık giremeyecek kadar karanlık olan, kendi ördüğüm duvarların arasından, küçük bir delikten girmişti bu ışık. Ve geri kalan günlerde bu duvarları okuyarak, dinleyerek, izleyerek, sorgulayarak, irdeleyerek, severek; anlayış, merhamet ve sevgiyle yaklaşarak tek tek yıktım. Artık önceden saf olarak gördüğüm ve gerçek, acımasız hayatı görmediklerini düşündüğüm, sinir olduğum, o yüzü hep gülen, her olaya güzel bir bakış açısı getirebilen, o gıcık görünen mutlu insanlardandım. Tek farkım, hayatlarından vazgeçmek isteyenleri de anlayabiliyor olmamdı. Hatta katil, tecavüzcü, hırsız ve madde bağımlılarını da. Herkes nefret etse de en çok üzüldüğüm insanlar onlardı. Çünkü kimse öyle olmayı seçmez, bu seçilen bir şey değildir. Geçmişlerinde kalan yıkımları, sıkıntıları, yaşam koşullarını çok net görebiliyor, onları hissedebiliyordum. Onları onlardan daha iyi tanıyordum.


Ben birkaç ay önce kendimi buldum ve şimdi fark ediyorum ki üç yıl önce hayattaki en değerli şeyi kaybetmişim. Kendimi... benliğimi, özümü ve içimdeki o derin sevgiyi kaybetmişim. Ve o kadar çok bu kaybını arayan ama neyi aradığını ve nerede aradığını bilmeyen insan var ki, hepsine nasıl yardım edebilirim hiçbir fikrim yok. Ama bir şekilde edebileceğimi biliyorum. Çünkü ölmeden önce bile olsa her insanın hayatında bir kere bu ışığı görebilmesini umut ediyorum. "Yaşamın ışığını, gerçek sevgiyi ve aşkı. Hayata karşı aşkı. Dünya güzel bir yer, sadece bakış açımızı biraz değiştirebilmemiz gerekli. Bütün hepsi bu ve bunu gerçekten yaşaması gereken insanlara gösterebilmek için kendimden verebileceğim ne varsa, bir gün onu tereddütsüz bir şekilde vermeye hazır olacağımı biliyorum.



 

HAYATTAYKEN KAYBETMEK

-mutlu-


Yedi kardeşten tek üniversite mezunu olan çocuktur babam.


İlkokulu zar zor bitiren diğer kardeşlerinin aksine okumak için tüm zorluklara göğüs geren ve öğrenme isteği hiç bitmeyen bir adamdır. Günlük aldığı gazetesinde tek satırı bile okumadan geçmez. Kitap okuma saati ve devasa bir kitaplığı vardır.


Ben ‘insan’ olmanın ne olduğunu anlamaya başladığım yıllarda zihnimde kaybettim babamı. Hayran olduğum bilgisi, donanımı, öğütleri ve duruşu ile hiç bağdaşmayan bir adamdı gördüğüm. Dışarıda başka biriydi, evin içinde ise bambaşka biri.


Dışarıdan bakıldığında kurduğu cümleler ve nezaketi ile insanları kendine hayran bırakır. Ne kadar bilgili, ne kadar çağdaş ve modern biri diye düşünürsünüz. Oysa tüm bu modernliğinin altında bambaşka bir karakteri vardır.


Bencildir. Yıllarca eşine şiddet uygulamıştır. Çocukları ve eşi yer sofrasında her gün makarna yerken, kendisi her akşam rakı masasında etinin hazır olmasını istemiştir. Ne yediğinden çok onun masada bizim ise yerde yemek yiyor olmamız ağır gelmiştir bana. Tepeden bize bakışları, kendini önemli biri gibi görmesi ve bizi insan yerine koymayışı... Sanki onun evinde yerde dolaşan böceklerdik biz. Canı sıkılınca üzerimize basıp bizi ezmeye çalışması da bundandı sanırım.


Çevremde hiç onun kadar kitap okuyan biri yoktu. Onun kadar araştıran, sorgulayan ve bir kitaptan kesitmiş gibi cümleler kurabilen... Çocukken bir masal kahramanına hayran olmak gibi bir şeydi bu. Ben ne zaman ki kahramanım dediğim babamın bencil ve saygısız biri olduğunu anladım, işte o zaman kaybettim onu.


Onunla birlikte güven duygumu da kaybettim. İnsanların dürüstlüğüne olan inancımı geri kazanmam çok uzun yıllarımı aldı. Kendimi çoğu zaman değersiz hissettim. Yüksek sesten ve sarhoş adamlardan hep korktum.


Onun kaybı ile kazandığım şeyler de oldu. Şiddetin her türlüsüne ses çıkarmayı öğrendim. Çocuk nasıl sevilir, insan neden kıymetlidir, sende olanı olmayanla paylaşmanın mutluluğunu da öğrendim. Eğitimin davranışa dönüşmediğinde hiçbir işe yaramadığını da...


Babası hayatını kaybeden çocuklardan değilim ama babası hayattayken babasını kaybedenlerdenim. Babam şu anda yetmiş yaşında sağlığı yerinde ve yirmi yıldır çöpsüz üzüm olarak hayatına mutlu mesut devam ediyor. Babam emekli bir öğretmen ve ben onun meslektaşıyım. Belki bana ve kardeşlerime baba olamadı ama hayatımıza kattığı acı deneyimlerle ve bizi terk edişiyle hiç unutamayacağımız bir öğretmenimiz oldu..

 

MERMER FİL

-topaz-


Babamı on yedi yaşında iken kaybettim. Bugün hala şahsen tanıdığım insanların en komik, en eğlenceli ve en zeki olanından bahsediyorum.


Bazı kendini aklı başında sanan kişiler, bazı “aile yakınları” yüzünden, o dönem şehir dışında okuyor olduğumdan mütevellit tam on dört gün sonrasında öğrendim ben babamın kaybını. Analiz II dersinde profesör çağırdı yanına “Senin canın çok sıkkın gibi hayırdır?” dedi, meğer zaten biliyormuş, arayıp baş sağlığı bile vermiş ailemin geri kalanına. O da numara yapıyormuş. Çıktım eve geldim hastanede yatıyor sanıyordum, kaybettik dediler, gözümü acil serviste açtım. Onun sonsuza tek yatacağı yeri bile görmeden geriye, üniversite okuduğum şehre döndüm ertesi sabah, tutamadılar evde.


Döndüm geri ama dönerken yalnız değildim. Babamın çok sevdiği, mermerden oyulmuş bir fil heykeli idi yol arkadaşım.


Eskiden Rus Pazarları kurulurdu haftanın belli günlerinde hemen her şehirde, gerçekten Rusya’dan gelmiş üzeri mühürlü semaverler, altın kaplama çatal bıçak takımları, pirinçten sandalyeler, gözlükler, vazolar ve çeşit çeşit antin kuntin malzeme olurdu. Çoğu çeşidinden vardı bizim evde, çünkü babam çok meraklı, çok hevesli bir deli adamdı.


Giderken o mermer fili seçmiştim, o fili İzmir’den Trabzon’a kadar kucağımda taşıdım, hafif de sanmayın ama daha önce Kütahya’dan oymalı bir fincan takımı taşıma tecrübem vardı, eh serde de deli genetik deformasyonumuz var.


O fili şehir şehir gezdirdim yirmi yıl boyunca, çalıştığım şehirlere, taşındığım evlere, o benim hem en umutlu hem en umutsuz günlerimin yoldaşı, biri canımı yakmaya kalkarsa kızını yani beni, yanımda olup koruması, sakınması gereken adamın canlı kanlı hevesiydi gözümde. Doldurması gereken koca bir boşluk vardı filimin, dolduramadı belki evet ama bir kara taş gibi oturdu aklımın üstünde yıllarca.


Çünkü bir babam olmuştu benim de, fuarda ilk kez gördüğümüz, yeni çıkan ve şov için kapağı camdan yapılan bulaşık makinesinden -insanlardan sıyrılıp koşarak -ilk siparişi veren, sonra teslimat gününde bizimkinin kapağı cam değil diye sinirlenip günlerce surat asan, motosikletinin anahtarını gizlice kaçırmamı istediğinden hep gözümün önünde bırakan, sen yirmi erkek çocuğuna bedelsin diyen , giderken elini bile tutamadığım bir baba.


Herkesin yaşayabileceği bir felaketti, kimsenin suçu yoktu, kalbi beyni belki çok çalışmaktan dayanamamıştı fazlasına, bu olana hiç isyan etmedim. Daha kötü çok şey vardı, küçüktüm ama görüyordum, duyuyordum, buna isyan edebilecek hakkı bulamadım kendimde. Kısa sürdü ama yemyeşil bir orman, şırıl şırıl akan bir dere, ışıl ışıl bir güneş gibiydi, çok güzeldi.


Tüm isyanımı fil heykelimin de yine tam on dört gün önce kırılmış olmasına ve bunun bana söylenmemiş olmasına idi, tatildeyim diye. Babam gidebilirdi, hiç olmamış da olabilirdi veya hala yanımda olan kötü kalpli bir baba olabilirdi ama filim gitmemeliydi, çünkü o yeterince istese sonuna dek yanımda kalabilirdi. İşte bu kadarı bir insan için çok fazla idi, bu kadarına da can dayanmazdı. Tamam o gitti ama geride, her aynaya baktığımda gördüğüm dişi versiyonundan başka bir şeyler de kalmış olmalıydı. Bu kadarı çok fazlaydı.


 

BİR ŞARKI, BİR SORU VE O YAZ

Gorila Voladora


“Hayatımın tek sahibi vardır; o da benim.” Ağzımdan çıkan cümlelerin suyunu sıksanız posası bu sözcükler kalırdı o yıllarda. Üstenci bir tavır eşliğinde, dalgacı, isyankâr bir ruhla ergenliğimin ilk basamaklarını hakkını vererek çıkıyordum, hızla. Başımda babamdan aldığımı düşündüğüm görünmez bir taç, annem de üzerime “gurur tablomuz” pelerinini geçirmiş. İyi bir Anadolu Lisesi kazanmışım o yaz. Üzerime doğrultulduğunu zannettiğim ışıkların altında, kendi yarattığım sahnemde, dışarıdan habersiz, keyifle dans etmekle meşguldüm.


Arkadaşlarımın içinde en popüler, en başarılı olan bendim. En yetenekli ve en zeki de bendim. Diğer kızlardan da güzeldim çünkü benim sevgilim vardı. Onlar yağmur yağınca eve kaçardı, bense bisikletime atlardım ve özgürlüğü içime çekerdim; böyle yazmışım günlüğüme. Çok iyi şarkı söyleyebiliyormuşum, onlardan daha havalı kıyafetlerim varmış. Bizim evde bilgisayar varmış onların değil; bizim evde konuşulurmuş İngilizce eğitimini Londra’da almak, ONLARIN DEĞİL. Benim scooter’ım varmış, hatırlıyorum bunu, paylaşmazdım hiçbiriyle. Günlüğümden akan bu çocukça kibir, bugün, geçen senelerde yaşadığım bir tesadüfle karışıp ebruli bir melankoliye dönüştü.


O yaz efsaneviydi pek tabii. Sade ve sadece kendimle dolup taşıyordum.


Ebeveynlerimden aldığım süslü iltifatlar, süslü hediyeler, süslü davranışlar, süslü her şey, tek başına benim şımarmama neden olmuyor, aynı zamanda onlar okula geldiklerinde diğer çocukların bana ne kadar da özendiklerini ortaya çıkarıyordu. “Keşke senin gibi olsam <3”; çok duyardım bu cümleyi ve her defasında burnum daha da büyürdü. Ama nihayetinde hem hayat böyle tipleri sevmezdi, hem de büyük bir burun kafamı ağırlaştırdığından önümü göremeyip tökezlemem-düşmem-düşüp de kalkamamam-kalkıp da doğrulamamam sürpriz sayılmazdı.


O yazın sonuna doğru, odamda posteri olan en sevdiğim sanatçının yeni albümü çıktı. Albüm kısa sürede elime geçtiğinden hemen Yerli Plaka’yı ezberledim; böylelikle yeni okulumdaki çocukları da kolayca etkilemeye başlayacaktım. Yalnız, albümde adını koyamadığım ve içime tuhaf hisler veren bir şarkı vardı. Pek açıp dinleyemiyordum o şarkıyı, her defasında o garip hissiyat boğazıma çöküyordu. Başta ebeveynlerim olmak üzere, hocalarımın, arkadaşlarımın, akrabaların el birliğiyle üzerime attığı sancılı bir karın ağrısı mevcuttu bedenimde. Bu kadar çok büyütülmenin, büyüklenmenin bedeli olacaktı. Bunu seziyordum çünkü artık tek başıma da büyük olmamın vakti gelmişti, onlar da sıkılmışlardı. Ama ben bilmiyordum: NASIL BÜYÜK OLUNUR? Cevabı bulamadıkça gerilim artıyordu içimde. Yıllar geçiyordu ve doğru cevabı bulamıyordum. Bulduğum cevaplar “yeterli” değildi ya da “ben” yeterli değildim. O yaz, o şarkıdan önce her şey ne kadar kolaydı!


Bu sabah, erkenden kalktım yine ve her zaman koştuğum parka gelip aplikasyonun önerdiği karışık playliste tıklayıp koşmaya başladım. Gece, çok sevdiğim arkadaşlarımdan birinin doğum günüydü; yirmili yaşlarımızın artık sonuna geldiğimizden bahsettik ve son zamanlarda bir türlü değinmeden yapamadığımız “yaşamadan yaşlanıyoruz” temalı konuşmamızın etkisinden halen çıkamamıştım. Kendime neyi ispatlamaya çalıştığımı anlamadan her zamankinden daha hızlı koşmaya başladım. Ve o esnada, yıllar sonra, o şarkı yine karşıma çıktı.


Durdum ve çimlere attım kendimi. Bu defa öyle boğazımı sıkmadı şarkı veya karnıma da bıçaklar saplamadı. Aksine, o küçük, ürkek halimi hatırladım. Gülümsedim, çünkü yıllarca o cevabını bulamadığım soru uçup gitmiş beynimden. Farkında bile olamamışım. Büyük olmak da neyin nesiydi, kahkaha patlatacaktım neredeyse! Tüm ergenlik yıllarımı hatta 20’li yaşlarımın başını yiyip bitiren BEN NASIL BÜYÜK OLACAĞIM? sorusunu ne ara kaybettiğimi hatırlamaya çalıştım ve bu kez cevapları daha kolay bulabiliyordum.

Zamanımın biraz gerisinde, birkaç yıl önce, o efsanevi(!) yıllarıma eşlik eden, hani o benim gibi olmak isteyen arkadaşlarımdan biriyle buluşma fırsatım oldu. Yollarımız daha çocuklukta ayrılmıştı ancak o gün alışveriş merkezinde karşıma çıkınca vakti varsa bir kahve içmek istediğimi söyledim. O da seve seve kabul etti. Uzun zaman olmuştu ve açıkçası hayatında neler olduğunu delicesine merak ediyordum.


Hiç değişmemişti ama ışıl ışıldı. Ya da o hep öyleydi de ben fark edememiştim. O kadar neşeliydi ki azıcık nemalanmak istiyordum bu neşeden. Havadan sudan konuştuktan sonra önce ben dinlemek istedim hikayesini; zira benim anlatacaklarım…nasıl desem karanlıktı, kapkaranlık. Gayet sade bir yaşantısı vardı; çok sevdiği eşinden ve çocuğundan, ailesinden, evinden, işinden-iş arkadaşlarından, ne kadar şanslı olduğundan konuştukça coşkusu dışarı taşıyordu. Basit ama huzurlu bir hayat! Büyük değil; basit. Ve huzur; benim için hayatımın o dönemindeki en büyük lüks.


Ne yazık ki sıram geldi; ne yazık ki işsizlik, borçlar, başarısız evlilik girişimi, hastalıklar, çaresizlik, yalnızlık, depresyon konularından oluşan konuşmamı gerçekleştirdim. Zaten terapist kapısını aşındırıyordum her hafta, daha iyi olduğumu kanıtlamaya çabaladım kendisine ama insan yine de yıllar sonra karşılaştığı arkadaşıyla daha iç açıcı sohbetler etmek isterdi. Gündemime bak! Ben anlattıkça kızın gözleri yaşarıyordu; “Anne olunca çok hassaslaştın herhalde ehehe.” deyip iyice saçmaladım. Kendime o kadar acıyordum ki; midem bulanıyordu.


O gece, diğer gecelerimden farklı olmayarak uyuyamadım. Onun anlattıklarını döndürüp duruyordum kafamda. Bitince başa alıyordum, tekrar dinliyordum anlattıklarını. Ve beni dinlerken gözlerinin yaşarmasını, yüzündeki acıma ifadesini hayal ederken daha da çok gözüme sokuyordum. Benim gibi olmadığı için şükretmiştir; başkalarının acılarına bakıp kendi halini bundan sakınan insanlardan olduğuna eminim. İçimdeki esas duyguyu adlandırmaya çalıştım ve karar veremedim: özendim mi, kıskandım mı? Kendimden tiksindim orası kesin. Sonra bir ara içim geçer gibi oldu, en son o anahtar cümleyi kurduğumu hatırlıyorum: KEŞKE ONUN GİBİ OLSAM! Büyük değil, basit. Ve yine ben, benim; hayatım benim. Yine bana ait, her şeyiyle. Hatta bu kez içine doğduğum evin, çevresinin, toplumun bana öğrettiklerinden, etiketlerinden, baskılarından, taleplerinden azade biçimde. Yani, ne kadar azat olabileceksem o kadar.


“Şimdi boşuna bakma saate zaman geç oldu

Dün annem elimi tutarken bugün 29 da doldu.”


Şarkıyı tekrara aldığımdan Ceza üçüncü kez kuruyordu bu cümleyi. O arkadaşım gibi olmadım; aslında o küçük tarafımla ortaklığımı da feshetmiş değilim, şimdi yine kendimle doluyum en çok. Ondan farklı olarak heveslerimden arındırdım kendimi. Ah, ne çok içselleştirmişim, ne çok benim zannetmişim onları! Üstelik nasıl da korkuyordum onları gerçekleştiremezsem diye? Gerçekleşmezlerse insanlar benden uzaklaşırlardı. Önemli biri olmaya devam etmeliydim!


İçim huzurla kaplandı fakat aynı zamanda üzüldüm de. O küçük halime üzüldüm. Kırılganlığının farkında olmayışına, bunu kapatma mücadelesine, kendi kendine sırtına yük ettiklerine ve en çok da ona kimsenin yardım etmemesine, yanında olmak istememesine, sadece taleplerinin yerine getirilmesini istemelerine. Sezen Aksu’dan “gelsin hayat bildiği gibi” dizelerini duyduğunda ürperti duymasına, çünkü besbelli, içten içe destek gördüğünü hissedememesine üzüldüm. Kendisine sunulan o “süslü” hayatın veya “süslü” geleceğin, her ne kadar albenisine kapılsa da, bunların gerçekte var olmadığını anlamış; anlamazdan gelmişti.


O küçük kızın hayallerindeki 29 yaşı yaşamıyorum, alakası yok. Büyük bir insan olmadım. Zaten hala çözebilmiş de değilim nedir onun zannettiği büyük insan? Başarı mı, şöhret mi, varlıklı olma hali mi, iyi bir kalp mi? Gerçek şu ki o çocuk, hayallerini kaybetti. Yetişkin ben de onun sorularını kaybettim. Kaybettikçe hafifledim. Şu an olduğum kişi olmak için nelerimi vermedim ki! Kendi sesimi duymak için, bildiklerimi unutmak için, yeniden inşa etmek için benliğimi. Yaşamadığımı da düşünmüyorum. Her şey daha farklı olabilirdi belki ancak yalnızca benim olan vardır, o da budur.


“Vakit hiç geçmemişti

Ben hep aynı yerde saydım”


Şarkıyı değiştirip ayağa kalktım. Sanki onu da kaybetmiş gibiydim; şarkıyla da barışınca benlik bir şey kalmamıştı. Gökyüzüne doğru salıverdiğim uçan balonlar gibi geri dönememesini diledim. Ve koşmaya devam ettim.

 

İLK VAHİY

-karahindiba-


Herkes gibi ben de büyük kayıplar yaşadım. Akrabalarım hatta arkadaşlarım aniden aramızdan ayrıldı. Henüz 19 yaşımda çok sevdiğim eniştelerden birini aniden kaybettiğimde cenazede herkesin ölümü normal karşıladığını gördüğümde ölümün doğmak kadar doğal bir şey olduğunu anladım. Ölen kişi çok sebze yediği için kaplumbağa gibi doksan yaşına kadar yaşayacağını iddia edecek kadar hayat dolu biriydi. Yine de öldü. Çünkü ölmek işin sadece maddi kısmı. Manevi boyutlarda ölmek sanırım esas büyük kaybı yaşatan şey. Şöyle düşünebiliriz; insan saçını kaybedebilir bu önemli değildir ancak çok beğendiği kadın ona keltoş dediği anda kadını manen kaybettiğinden bir anda kellik önemli bir husus olmaya başlar. Yoksa kıla tüye takmanın anlamı yok. Aynı kadın ‘ben kelleri çok severim’ deyip kele bir öpücük kondursa o andan itibaren saç dökülmesi o adamın başına gelen en güzel şey olacaktır.


Maddiyat kıl tüy kadar basitken, manevi olguları bulmak ve kaybetmek bir kadar zor. İnsan manyak da olsa hatırlanıyor bu dünyada. Yine de bir seveni oluyor. Ölüm – yaşam, kayıp – kazanç gibi şeylere biraz soyut açılardan yaklaşınca anlamlı oluyor. Şahsen bir şeyi ancak manevi olarak kaybedebiliriz diye düşünüyorum. Kalanı eşyadır. Kötü insana bir değer vermediğimden fiziken ölümüne tanık olduğumda ‘oh,