Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

Teşekkürler!

Normal İnsanlar: Yaşadığınız önemli bir kayıp


Beraber Kitap Yazalım projesi sürecinin bu altıncı bölümünde epey gururlu hissettim kendimi. Yazarlardan San, "Kaç kişinin yaşadığı somut ve özel bir kayıptan bahsedebilecek cesareti göstereceğini merak ediyorum. Ben maalesef onlardan biri olmayacağım." diye başlamış yazısına. Oysa birçok yazar, yazıya dökmesi hiç de kolay olmayan kayıplarından açıklıkla ve dürüstlükle bahsettiler. Toprağa gömdükleri babalarından bahsettiler; çok sevdikleri halde ölümünü tuhaf bir kayıtsızlıkla karşıladıkları anneannelerinden; kanser yüzünden kaybettikleri memelerinin izini bir savaş yarası gibi taşımaktan bahsettiler, giden kuzenlerinin ardında kalan çocuklarından bahsettiler, kaybedilen “kızlıklarından” sonra oluşan kadınlıklarından bahsettiler, Kaybettikleri benliklerinden, hırslarından, yaşam sevinçlerinden bahsettiler, maddi dünyanın ötesinde, sonsuz ölümden yani manevi yok oluşlardan bahsettiler.


Benim için okuması, yorumlaması ve düzenlemesi zor, hüzünlü, ama bir o kadar da coşkulu bir süreç oldu. Üstelik ne yalan söyleyeyim, birçoğuna dokunmak, değiştirmek içimden gelmedi.


Aferin çocuklar, böyle devam.


- Hadi Beraber Kitap Yazalım projesi hakkında daha geniş bilgi almak için tıklayabilirsiniz.


- Yazarlar için yazdığım bir mektubu okumak için tıklayabilirsiniz.


HAFTANIN YAZILARI

  • Dayım ve Ben – Huzursuz Beyin

  • Tüm Kalbimle - Nehir Niş

  • Kayıp Mı? - Tuğçe

  • Elif - Yorgun Kafa Olmayan Kalp

  • Gidenlerin Getirdikleri – Rojda Aksoy

  • Kaybedince Anlarsın - Başka Bir Dünyadaki

  • Bir Zeytin Attım Ağzıma – Edward Bloom

  • Biz Bir Rüyayız – Ayşe Çetinkaya

  • Bir Anıdır Geride Kalan - Hayat Yeniden

  • Bulmadan Kaybettiğimizi Anlayamayız - Mehmet Can Kaya

  • Hayattayken Kaybetmek - Mutlu

  • Mermer Fil - Topaz

  • Bir Şarkı, Bir Soru ve O Yaz - Gorila Voladora

  • İlk Vahiy - Karahindiba

  • Yıldız Tozları - Papatyalı Bir Deli

  • Disiplin - Herzi

  • Rapunzel'in Kaçışı - Dalgın Canbaz

  • Kalanlar - Canderel

  • Bir Kaybın Varlık Sancısı – Saturnuslog

  • Tek Gerçek – Ayşe Menekşe

  • Pek Sevgili Umudum - Gökçin

  • Kayıp - Msy

  • Kaybolanı Bulursun, Özlediğine Kavuşursun - Sehvenli

  • Motivasyon Kaynağım Ne – San

  • Kendini Doğuran İnsan - Clementine





DAYIM VE BEN

-huzursuz beyin-


Çocukken hayranı olduğunuz kişinin büyüdüğünüzde hayallerinizi yıkmaması ne büyük bir lütuf.


Ona bakmak için başımı kaldırdığımda gittikçe uzardı dayımın boyu. Beni kollarına aldığında hemen büyümek, dayım gibi komik ve bilgili olmak, dünyaya tepeden bakmak isterdim. Uzadım da.


Ama gördüklerimden hoşlanmadım.


Tam bir Fenerbahçe misyoneriydi. Sülalenin bütün çocuklarını Fenerli yapmak için uğraşırdı. İlk Fenerbahçe maçına onunla gittim. Hayatımın çoğu gününde bana acı çektirse de Fenerli olmak hiç zor olmadı. Hayatımdaki tek mutluluk gözyaşlarını da Fenerbahçe sayesinde döktüm.


Dinibütün anneannemin evin tek odasındaki duvara asılı seccadenin ardındaki posterden haberi var mıydı bilmiyorum ama demir kitaplığın içinde gizlenen erotik dergilerden haberdardı. Çünkü iki boyutlu bir solucana benzeyen sıska ben, sadece dayımın dergilerine bakarken hayretten ağzımı o kadar çok açıyor ve o büyük lokmaları kabul ediyordum. Sanırım değil bamya, canlı fare bile yiyebilirdim o sıralar.


Yaklaşık otuz beş sene önce ayrıldı anneanne evinden. Otuz beş senedir özleriz onu. “Dayınlar da gelecek” bir mutluluk cümlesiydi her zaman.


Dayımın ağzından nahoş kelimeler nadir çıkardı ama geniş bir edepsiz fıkralar repertuarı vardı. Baş konuk olarak katıldığı aile buluşmalarında her an masadan kovulacağım endişesiyle ama büyük bir hazla dinlerdim bu fıkraları. Hemen ertesi gün arkadaşlarıma anlatır, bu sayede ben de bir süreliğine dayım gibi komik olurdum.


Bu duyguyu hep sevdim.


Yaşadığı gibi hızlı hızlı kullandığı şeker kokulu Toyota’sında dinledim ilk yabancı şarkılarımı. Bir keresinde “Bak” dedi gülümseyerek, “Bu şarkıyı ezberleyecek kadar İngilizce var sende.” Şaşırdım çünkü İngilizcem yoktu. Oysa The Champs’ın şarkısının tek sözü “tekila”ydı.


Dün film izlerken karşıma çıktı bu şarkı. Sözlerini hatırladım, gülümsedim.


Sevgili dayım,


Çocukken hayran olduğun kişiye büyüdüğünde hala hayran kalabilmek ne büyük bir lütufmuş, sayende öğrendim.


Bazen duyuyorum, dizim boyunda çocuklar gelip ne kadar komik ve bilgili olduğumu söylüyorlar bana. Hayran hayran izliyorlar beni.


Bazen kendimi onların yerine koyuyor ve karşımda seni görüyorum.


Ama dayı, zaman ilerliyor, hayat bitiyor ve ben hala insanları senin yaptığın gibi kırmadan sevemiyorum.


Dünyaya ve hayatıma kattığın bütün güzellikler için teşekkür ederim.



TÜM KALBİMLE

-nehir niş-


Üniversiteyi kazandığım şehirdeyim. Valizimi otogara bırakıp kalacak yer için özel yurt ayarlamaya gidiyorum. Bir yandan tanıdıklar da arıyor. Çeşitli telefon numaraları veriyorlar. Günün sonunda hepsini arıyorum. Sadece birisi açıyor telefonunu. Sonra gelip beni olduğum yerden siz alıyorsunuz. Ben düzgün bir yurt bulana kadar, sizde kalabileceğim üzerine anlaşıyoruz. Bir hafta geçmeden bizimle kalmak ister misin? Biz seni çok sevdik diyorsunuz. Zaten bir odanız boş. Böyle başlıyor arkadaşlığımız. Toplam üç kız kalıyoruz evde. Hepimiz yarım günlük işlerde çalışıyoruz. Okul, iş ve dersler arasında örülen güzel bir dostluğumuzda ilerliyor. Seninle daha sıkı fıkıyız. Belki ikimiz aynı bölümü okuduğumuzdan. Gelişen siyasi gündemi, kültürel meseleleri, edebiyatı, aydın olmanın ne demek olduğunu tartışıyoruz durmadan. Çeşitli dergiler alıp okuyoruz. Bazen diğer ev arkadaşımız kendini dışlanmış hissetmesin diye makyaj ve saç ürünleri üzerine de sohbet ediyoruz. Uzun süre bulutların üzerinde yürüyoruz böyle. Sonra erkek arkadaşım geliyor yanıma. Bir süre bizde kalacak. Sen de çok iyi anlaşıyorsun onunla. İkiniz aynı dilin çocuklarısınız. Kendi dilinizde sohbet ediyorsunuz çoğu zaman.


O gidince bana tavırların değişiyor. Aramızda sebebini bilmediğim bir uçurum açılıyor.


Sömestr tatilinde her gün erkek arkadaşımı aradığını ve buluştuğunuzu öğreniyorum. Seni arıyorum. Konuşuyoruz. Dilim söylemeye varmadığı gibi böylesi bir şeyi konduramıyorum bile. İmkanı yok öyle bir şey olamaz! Sana bunu yakıştıranlara da tepki gösteriyorum.


Erkek arkadaşımı arıyorum yüz yüze konuşalım diye. Geliyor konuşuyoruz. Senin onu rahatsız ettiğini falan söylüyor. Eve dönüyorum seninle konuşmak için. Öfkeliyim çok öfkeli, evde yoksun. Eşyalarını alıp evi terk etmişsin. Sana upuzun bir mektup yazıp, arkadaşlarla ulaştırıyorum. Şoktayım, üzgünüm ve şaşkınım. Erkek arkadaşımla ilişkimiz sürüyor. Seninle bağımız dostluğumuz bitiyor. Onu çeşitli numaralardan aramaya devam ediyorsun bir süre. Aradan yıllar geçiyor. Bir kadın konferansında karşılaşıyoruz. Benimle konuşmak ve özür dilemek isteğini bildiriyorsun, ortak bir tanıdığımızla. O zaman ne çok üzüldüğümü ve üzüntümden ne kadar çok kilo verdiğimi bilmiyorsun. Nasıl olur, biz birbirimize her şeyimizi anlatıyorduk diyorum kendi kendime.


İkinci karşılaşmamızda bu sefer kendin geldin. Ben bir cahillik ettim. Seni kırdım. Beni affetmeni istiyorum dedin. Ben öyle inatçıydım ki küstüğüm insanla kolay barışmıyordum. Hayır seni affedemem. Beni ne kadar çok kırdığını bilmiyorsun dedim. O zaman bile konuşup çözebilirdik. Çünkü o kadar çok paylaşmışlığımız vardı ki...


Sırtımı dönüp gittim.


Bir kaç ay sonra ölüm haberinle donup kaldım. Ailene bıraktığın mektup onlara varmamış bile. Mektubunda; “Ben istiyorum ki bütün insanlar özgür ve eşit bir şekilde yaşasın. Hiç kimse bir lokma ekmek, başını sokacak bir ev için ömrü boyunca sömürülmesin. Bunların olabilmesi içinde savaşmak ve mücadele etmek gerekiyor. Savaş bitince geri geleceğim.” diye yazıyorsun. İki ülkenin sınırında aslında ne taraftan geldiği belli olan bir mermiyle başından vuruluyorsun.


Cenazene katılıyorum. Seni affetmediğim için öyle kızgınım ki kendime. Dilim varmıyor.


Bütün kalbimle affediyorum seni. Genç, toy ve cahildik. Elbette hatalar yapıyoruz ve yapacağız da. Senden sonra bir daha kimseyle küs kalmıyorum. Konuşulacak ne varsa konuşup hallediyorum artık.


KAYIP MI?

-tuğçe-


Kayıp dediler ismine, son nefesini verdiğinde babam. Ben de inandım

aslında ilk başta. Kayboldu sandım. Bir daha sesini duymak mümkün

olmayacaktı mesela. Bir daha beni koruduğunu hissedemeyecektim. Bir

daha o gülümsediğinde aldığım sıcaklık benimle olmayacaktı. Siz

insanlar böyle söylediniz. Böyle anlattınız bana ölümü.


Hepiniz son derece yanılıyorsunuz. Ben o öldüğünde buldum babamı.

Bir insanın, ne diğer insanlardan ne de doğadan ayrı olmadığını

öğrendim. Doğada hiçbir şeyin asla kaybolmadığını anladım. Mümkün

değil kaybetmek. O yüzden, bugün, bir kaybımı değil, kaybettiğimi

sandığım şeyi anlatacağım.


Her şey bir rüzgarla başladı. Düşmek üzere olduğum bir uçurumdan beni

resmen çekip kurtaran bir rüzgar. Babamın yanındaki küçük kız

olsaydım, babamın elleri olacaktı aynı görevi yapan.


Sonra denizin sesini duymaya başladım. Dalgaların, köpüklerin sesini,

kuşların sesini. Babamın mezarının yanı başında büyüyen ağaç babam

değilse neydi ? Doğa kaç tane babaya sahipti ? Kuşaklarca dedelerim

ninelerim değilse neydi her gün beni besleyen besinin toprağı?

Sonra onun sesini duymaya başladım ağaçların hışırtısında. Aynı

zamanda dünyaya gelen bir kedinin ziyaretiyle; göz göze geldik.


Fırtınanın içinde, onun gücüyle karşılaştım. Ne kadar şahaneydi şimdi

babam. Oysa hayatta iken sadece hasta ve çelimsizdi. Şimdi yuvasına

dönmüş ve şanını tekrar kazanmıştı o asker. Huzurlu, bir o kadar kuvvetli

ve merhametli. Baktıkça, duydukça hayran kaldım her gün.


Kayıp mı ? Hiçbir şey kaybolmaz doğada. Sadece görünenin

ötesindekini görebilmeni, dinlerken başka bir kulakla daha duyabilmeni, farklı bir gözle

okuyabilmeni ister senden. Babanın gözeten bir gözü gider, yerine başka

bir göz gelir. Hiçbir şey kaybolmaz doğada.



ELİF

-yorgunkafaolmayankalp-


On dört yaşındayım; ailemin sevgisizliği ve benim de ergenliğimle evden kaçıp , tecavüze uğrayıp son durak olarak getirildiğim yetiştirme yurdundayım. Üç odalı bir grupta kalıyorum. Toplam sekiz kişiyiz. Ailen oluyor bir süre sonra o sekiz kişi.


O sekiz kişiden biri de Elif'ti. On dört yaşındaydı Elif; idrar kaçırma, ilaç içmeme gibi sıkıntıları vardı, bir yandan da zihinsel engelliydi. Yardımcı olmak için bazen kızarak bazen tatlı dille ikna ederdik onu. İki üç gündür yemesi içmesi azalmıştı Elif'in. Onun yemedikleri bize pay edilirdi. Biz de bu işe sevinmiştik, daha fazla yiyebiliyoruz diye kimsenin dikkatini çekmemişti bu durum.


Bir gece gene altına işemişti Elif, üstünü giydirmek için beni görevlendirdiler. Başkasının dolabındaki kıyafetleri giymek isteyince kızdım tabi; küfür etti, ben de ona ettim. Kendimi savunmak zorundaydım.

Işığı kapatıp odadan çıkarken, Elif hiç kavga etmemişiz gibi; "dedem gelecek benim görürsünüz," dedi. "Gelir gelir daha çok beklersin" deyip çıktım.


O gece yarısı sarsılarak uyandım "kalk, Elif öldü" seslenmesiyle. O sıra inanmadım. Hatta dalga geçtim. On dört yaşındaydı nasıl ölebilirdi ki. Hem benim tanıdığım kimse daha ölmemişti. İmkansız deyip bütün gece dalgaya vurdum. Ertesi sabah hiçbir şey açıklanmadı; "kimseye bahsetmek yok" dendi. Kahvaltıda helvanın da olduğunun farkında değildim tabii, yıllar sonra aklıma geldi. Çok üzücüydü aynı evde yaşadığın insanın ertesi gün olmaması. Daha on dört yaşında... Günlerce odasına girilmedi. Geceleri o odadan ses geldiği anlatılıp durdu. Beni en çok üzen ailesini göremeden ölmesi oldu galiba. Bakamayacağınız çocukları yapıp onları bırakmak anne babalık mı?


Her zaman kalbimdesin Elif , her duamdasın, seni hala unutmadım.


GİDENLERİN GETİRDİKLERİ

-rojda aksoy-


Her şeyin başı gerçekten de sağlık. Bunu krem rengi, eskimiş, yer yer dökülmüş deri tekli koltuklarda dört beş saat otururken tekrar tekrar zihnimden geçiriyordum. Şimdi bunları yazarken bile yan yana yirmi koltuğun sıralandığı kemoterapi odasındaki serinliği tenimde hissediyorum ve ilaçların iç içe geçmiş kokularını duyuyorum tekrar. Henüz yirmili yaşlarımın sonunda olmam ve ailemde de meme kanseri öyküsü bulunmaması nedeniyle olsa gerek, sağ mememdeki kitle ile üç yıl yaşadım ve ağrılar başlayana kadar da doktora gitmedim. Muayene için gittiğim doktor ultrason çekip ‘’zararsız bir kitle’’ dediğinde rahatlamıştım ama dokuz ay sonra tekrar kontrole gittiğimde üçüncü evrenin sonuna doğru gelmiş kanser teşhisini duyunca gözlerimden yaşlar pıt pıt ip gibi akmaya başladı.


Her duruma uyum sağlayan bünyemden olsa gerek süreci olduğu gibi kabullenmem zor olmadı. Uzun ve yorucu bir tedaviden sonra sıra ameliyata geldi. O noktada bir tercih yapmam gerekiyordu; acısıyla, tatlısıyla o güne kadar bazen utarak bazen de gururla taşıdığım memelerimden birine elveda diyecek ya da meme protezi ile hayatıma devam edecektim.


Savaştan kalan bir yara ile yaşamayı tercih ettim çünkü aradan zaman geçse de verdiğim mücadeleyi bana hatırlatacak somut bir şeye ihtiyacım vardı. Bedenimin yeni haliyle yaşamak elbette başlarda zordu ama şimdi biraz daha alıştım. Daha zor olan ‘’ya tekrarlarsa’’ düşünceleri ve ilaçların sinir bozucu yan etkilerine de hala alışmaya çalışıyorum.


Kaybedene kadar değerini pek bilemediğim sağlığıma ara ara ağıtlar yakıyorum ama bir yandan da bu mücadelenin bana kattıklarını kucaklayarak teselli buluyorum. Bazen sessiz bir zaman dilimi yaratıp her hafta yan koltuklarda benle beraber kemoterapi alan insanların hikayelerini ve yüzlerindeki ifadeleri hatırlatıyorum kendime. Herkesin kayıplarla baş etme yönteminin ne kadar farklı olduğunu, zamanın ve koşulların bizi nasıl da farklı yerlere savurabileceğini anımsamak hayatla baş etmemi kolaylaştırıyor bazen. Vaktimin, enerjimin, yaşamımın sınırlarını görüp usul usul yürüyorum. Bir şeylerle kavga edip boş yere vakit harcamaktansa anlamaya ve mümkünse değiştirmeye çabalayarak gelecekteki kayıpların yas sürecine hazırlıyorum kendimi.




KAYBEDİNCE ANLARSIN

-bir başka dünyadaki-


Kayıp denilince hep somut bir şey olması gerekiyor gibi geliyordu bana. Çocukluğumdan beri tembih edilen şeyler hep kayıpla ilgiliydi. Paranı kaybetme kızım, iyi mukayyet ol. Silgini kalemini okulda kaybedip gelme sakın. Spor ayakkabına iyi bak, unutup gelme eve. Okuldan çıkınca oyalanma zaman kaybetme. Çorabın teki, eşofmanın üstü… Kendi harçlığım bile kaybederim diye başkasına emanet edilirdi kimi zaman. Bunlarla birlikte ailemin ve mahallenin, kız çocukları üzerindeki en büyük kayıp baskısı kızlıkla ilgiliydi. Kızlığını kaybetme, kaybedersen eğer seni kimse almaz. “Kızlık.” Bunu ilk ne zaman duydum hatırlamıyorum ama uzun bir süre bu tembih görünümlü baskıyla bir bağ kuramadım. Nedir kızlık ve o neden kaybedilme tehlikesi taşıyordu diye düşünürdüm. Hiç görmediğim, anlamadığım bir şeyi nasıl kaybedebilirdim? Ayrıca beni kim alacak, ben bir eşya değilim ki. Hem onu koruma iradesi sadece bana ait olduğuna göre o benimdi. Buna rağmen benim dışımdaki herkes onun üzerinde göz ve söz sahibiydi. Bu çok saçmaydı, saçma ama burnumun dibinde duran bir gerçek. Bu gerçek yasaklanmış hisler listesini de beraberinde getiriyordu. Kimseyi sevemezdim. Sevsem bile suçluluk hissi ile birlikte sevebilirdim. Sevgi ve kaybetme korkusu el ele tutuşmuştu. Kızlığı kaybetme korkusunun açtığı derin bir kaybetme korkusu yerleşmişti artık ruhumda. Sevdiğimi sevildiğimi hissettiğim an kaybetme korkum nüksediyordu. Kendi bedenime git gide yabancılaşmaya başlamıştım. Bu korku yüzünden önce duygularımı sonra bedenimi kısıtlamaya başladım. Ama her kısıtlama kendini aşmaya çabalıyor sonra bunu anladım. Kendimi ne kadar çok kısıtlarsam, özgürleşme arzum o oranda çoğalıyordu. Olduğum kişiyle olmak zorunda olduğum kişi arasındaki mesafe arttı ve artık sıfır noktasına geldim. Kaybetmekten korktuğum her şeyi kendi irademle kaybedince, içinde sıkıştığım korkular anlamını yitirdi. Kaybedince anlarsın tehditleri doldurulmuştu kulağıma yıllarca, gerçekten kaybedince anladım. Kızlık kaybedilince kadınlık kazanılıyormuş onu anladım. Kendimi kendi kadınlığımı kaybettiğim yerlerde kazandım. Bu nedenle yaşadığım en önemli ve en anlamlı kayıp bana ait olmayan kaybetme korkusu oldu.



BİR ZEYTİN ATTIM AĞZIMA

-edward bloom-


Yirmilerimin başındaydım. Ailemden ilk kez ayrı kalmaya, özlemin ne demek olduğunu öğrenmeye başladığım zamanlardı. Mutluydum da; maruz kaldığım için değil özlediğim için yanlarında oluyordum. Bir ara bu ayrılığı biraz uzun tuttum. Sanırım artık kendimi biraz izole etmek istedim bu kan bağlı kalabalıktan. Yanlarına gitmeme yakın kuzenimle epeydir konuşmadığımı fark ettim ama kendisini aramak yerine nasıl olduğunu sordum anneme; "İyi, boğazında enfeksiyon varmış, antibiyotik tedavisi görüyor. İlaçlar yüzünden konuşmaması gerekiyormuş, birkaç gün hastanede kalacak" dedi. Bir enfeksiyon ne kadar kötü olabilir ki diye düşündüm, gitmeme birkaç gün kalmıştı zaten.


Kapıyı çaldım, içerisi kalabalıktı. Hem ayakkabılardan hem de seslerden anlaşılıyordu. Ben geleceğim diye kuzenler falan toplanmıştı belli ki. Sarılma, selamlaşma faslından sonra atıştırmak için mutfağa gittim. Bir tane zeytin attım ağzıma, gayet rahat bir tavırla "ablam nerede?" diye sordum, "hastanede, daha çıkmadı" dedi annem. Şaşırdım, bir enfeksiyon yüzünden hala hastanede olmasına. "Alalım başka bir yere götürelim, böyle iş mi olur?!" dedim. Annem elini omzuma koydu, az önceki gülümsemesi yavaş yavaş dağıldı, şimdi karşımda "metanetli ol" der gibi duran bir doktor edasıyla duruyordu ama pek beceremiyordu. Gözleri gözlerimin arkasındaki uçuruma bakıyordu. Sesi titreyerek "ablan kansermiş" dedi. Zeytin ağzımda kocaman oldu, öylece donup kaldım. Filmlerdeki o fonda dönen ama yankısı yüzünden hiçbir şey anlaşılmayan sesler kafamda dönmeye başladı. İçeri doğru yürümek istedim. Ben yürümüyordum, zemin altımdan kayıyordu sanki. Kızının yanına gitmek, ona sarılmaktan başka bir şey geçmiyordu aklımdan. O yolda ben umudumu,  heveslerimi, bir gün tekrar mutlu olabileceğime dair inancımı kaybettim. Eski beni kaybettim. Bir daha da hiçbir zaman o zeytin tanesini ağzıma atmadan önceki ben olmadım. Ve hiçbir zeytin tanesini o cümleyi kafamın içinde duymadan yiyemedim; "ablan kansermiş."


Yanına gidip sarıldım. Annesi gibi gülüyordu. "Biliyor musun?" dedi, "annemin boğazı ağrıyormuş, hastanede şimdi.", "evet" dedim "galiba bu aralar çok dondurma yemiş."

BİZ BİR RÜYAYIZ

- ayşe çetinkaya -


Hiç ölü birini gördünüz mü? Ben anneannemi gördüm. Öldüğü haberini alınca ağlamadım. Acaba öldüğünü algılayamadım mı diye morgda görmek istedim. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum, umurumda da değildi. Hiçbir şey umurumda değildi artık zaten, hayatta en çok korktuğum şey gerçekleşmişti. Buz gibi bir oda, ortasında bir masa, üstünde anneannem. Yaklaştım, yüzüne dokundum. Yüzü de buz gibiydi. Üşümüş diye düşündüm, ellerimi koyup ısıtmak istedim; bir süre yüzünde tuttum, hiçbir işe yaramadı. Artık orada olmadığı da o kadar belliydi ki, vazgeçtim. Nazım Hikmet’in Dünya’nın sonu için yaptığı benzetme geldi aklıma, “boş bir ceviz gibi”.


Ölmeden önceki bir buçuk sene boyunca hastaydı. “Çok şükür kızım, ailemizde hiç yok o pis hastalık” dediği kansere yakalanmıştı. Bu süreçte çoğu gece uyuyamadım; anneannemin ölümünü ve genel olarak ölüm konseptini düşündüm. O öldüğünde nerede olurum, kimin yanında olurum, ne tepki veririm. Bir sürü senaryo kurdum, herhalde yüzlerce. Hiçbiri tutmadı. Bir akşam ben uyuyordum, ölmüş. Hayatımın bir daha asla o varkenki gibi olmayacağını bildiğim anneannem ölüyor, ben uyuyorum. Bunun saçmalığına, garipliğine seneler sonra hala şaşırıyorum.


Bir diğer saçmalık ise ölümünden sonra anneannemi neredeyse hiç düşünmemem. Bunu özleminin içimi yaktığı o kısa “an”lardan birinde fark ettim. O kadar ki, sanki hiç var olmamış gibi. Bir rüyaymış, uyanmışım, hafızamdan silinmiş ya da silinmek üzere gibi. Halbuki insan hiç var olmamış birini özleyemez, eğer kötü bir şiir falan yazmıyorsa. Ve hayatta emin olabildiğim belki de tek şey, en çok anneannemi sevdiğim.


Bir insan ölünce tam olarak neye üzülüyorum, bunu pek bilmiyorum. Ailesi yaşlılarına hep evinde bakmış biri olarak, küçüklüğümden beri etrafımda birileri öldü durdu. O haberi alınca göğsümün içine dolan ve aynı anda içimi yırtarak çıkmaya çalışan soğuk bir şey var, sonra gözlerim doluyor. “Ben neye ağlıyorum ya şu anda” diye düşünüyorum. Aklıma o kişiyle ilgili tatlı anılar üşüşüyor ve bunların ihtimalinin artık sıfır olduğunu fark ediyorum.


Mesela anneannemin evi artık anneannem yaşarkenki gibi kokmuyor. Öldükten sonra birlikte uyumak için aldığım tülbentindeki kokusu uçalı zaten yıllar oluyor. Sesini hatırlayamıyorum. Bir video kaydını açıyorum, çok garip geliyor, “sesi gerçekten böyle miydi” diye düşünüyorum. Gözlerimiz aynı renkti mesela, neyse ki gözlerinin rengini unutma olasılığım yok. İnsanın somut özellikleri zamana karışıp kayboluyor gibi, ama hissettirdikleri kalıyor. Sanırım bana hissettirdiklerini hatırlarsam bunlarsız yaşamak çok zor geleceği için düşünmüyorum anneannemi. Evinin kokusu gibi, hiçbir şey anneannem yaşarkenki gibi değil ve ben buna seviniyorum.


Not: Bunları okuyan herkese Gaye Su Akyol’un Boşluk ve Sonsuzluk parçasını armağan ediyorum.

BİR ANIDIR GERİDE KALAN

-hayat yeniden-


Çingene pembe kocaman bir lahana bebek ile çıkageldi ablam. Mis gibi çilek kokuyordu bebeğin yüzü. Fosforlu yeşil ve pembe çizgili bir tulumu vardı. Sağ kulağının arkasında da bir tarih. 14.06.1993. Ablam bebeği aldığı tarihi not etmiş, gideceğini bilerek.

Ablam o vakitler Edirne'de çalışıyor. Hemşire kendisi. Sarı saçlı, uzun boylu, zarif incecik bir kız. Bana göre dünyanın en güzel, en nazik, en sevgi dolu insanı. Resim yapmak büyük tutkusu. Bir de giyim kuşama pek meraklı. Dişil enerji timsali.


Aramızda tam yedi yaş fark var. Çocukluğumda, annemden daha çok o vardı yanımda. Geceleri onun masallarını dinler, onunla uyurdum. Saçımı o tarar,