Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

Teşekkürler!

Normal İnsanlar: Romantik ilişkiler ve pişmanlıklar



Bu haftanın normal insanlar konusu " romantik ilişkinizde pişman olduğunuz bir davranış" idi. Katılan bütün yazar arkadaşlarıma saygılarımı sunuyor, emeklerine sağlık diyorum.



- Hadi Beraber Kitap Yazalım projesi hakkında daha geniş bilgi almak için tıklayabilirsiniz.

- Yazarlar için yazdığım bir mektubu okumak için tıklayabilirsiniz.


HAFTANIN YAZILARI


  • Başka Birine Aşık Oldum – Edward Bloom

  • Rus Ruleti – Rojda Aksoy

  • Kulaçlarımla Suyun Canı Yanar Mıydı – Tuğçe Eser

  • Arzunun o Belirsiz Nesnesi – Canderel

  • Bunu Yapan Ben Miyim – Matruşka

  • Cennet Cehennem – Sınırda

  • Konuşanlar – Ayşe Çetinkaya

  • Eski Kaşar – Karahindiba

  • Dünyanın Merkezi – Gorila Voladora

  • Kutsal Bir Yalnızlık - San

  • Kirpi – Nehir Niş

  • Bütün Kadınlarıma – Mehmet Can Kaya

  • Keşke – Coggywriter

  • Büyü – Gül

  • Hem Evet Hem Hayır – Bir Başka Dünyadaki

  • Kırmızı Kalemle Yazılmış Not – Dalgın Canbaz

  • Mantık Cezası – Saturnuslog

  • Pişmanlık Mı Tecrübe Mi – Msy

  • Yangın Yeri – Gülçin Karabulut

  • Bağımlılık – Yorgun Kafa Olmayan Kalp

  • Pişmanlık Mı Öğreti Mi – Ayşe Menekşe

  • Beklenti – Melike Yılmaz

  • Su Götürmez Bir Gerçek - Mon cher

  • Keşkelerle Dönmüyor Dünya - İgiem






BAŞKA BİRİNE AŞIK OLDUM

- Edward bloom -


Yaklaşık üç yıl olmuştu birlikteliğimiz başlayalı. Yumuşak iniş çıkışlarla ilerlemeyen, başlarda duygusal yoğunluğun en abartılı şekilde yaşandığı, gözlerin dış dünyaya tamamen kapandığı her -haydi çoğu diyelim- ilişki gibi zirveyi çabuk görmüş ve hızlı bir şekilde inişe geçmeye başlamıştı. Zor olansa inişe tek başıma geçiyor olmamdı. O hâlâ zirvedeydi ve ona orada yalnız olduğunu hissettirmemek için yorucu bir rol üstlenmiştim; aşıktım ve mutluydum. Ve rolü herhangi bir mecburiyetim olmadığı halde onu üzmemek için oynuyordum. Bırakırsam yere çakılırdı. (Bu düşüncem kibirimden değil; her fırsatta bana hatırlatılmasından kaynaklanıyordu)


Başta şımartan ilgisi boğmaya, değerli hissettiren kıskançlıkları bunaltmaya başlamıştı, ama gidemiyordum. "Ben artık yapamıyorum!" diyemiyordum. Çünkü zamanla duygusal şiddete dönüşen vicdan sömürüsüyle çocukluğumda annemle tanışmıştım. "Sen benim her şeyimsin!"le başlayan o ağır yükün sırtımda bir kambur olmasını çaresizce seyretmiştim. Kimsenin "her şeyi" olmamam gerektiği bilgisi vardı, ama bilinci gelişmemişti. Frodo'nun yüzüğü taşıdığı gibi taşımam gerekiyordu bu yükü; taşımayı ben seçmemiştim ama taşımakla yükümlüydüm.


Artık kamburumun acısı katlanılamaz hale geldi. Sırtımdan atmam gerekiyordu ve ben makul bir insan gibi karşıma alıp "artık taşıyamıyorum" demek yerine; "başka birine aşık oldum" dedim, telefonda, birden bire. Üstelik de böyle bir şey yokken. İnanmadı, kabullenmedi, ardı arkası kesilmeyen sorular sordu. Hayali birini yarattım. Okuldan, arada bir karşılaştığım biri dedim, bir isim uydurdum, bir yüz, bir tip yarattım.

Ağlama krizleriyle geçen gecenin sonunda direncim kırıldı ve "belki de kafam karışmıştır, tanımıyorum bile. İlişkimizi böyle bir sebeple bitirmeyelim" demek zorunda kaldım ve sonrasında sırtımdaki daha da büyümüş kamburumla yeni hayatıma başladım.

Bir yıl daha sırt ağrısıyla devam ettirdiğim ilişkiyi nihayetinde bitirdim ama o gece yaptığım şey, ilişkinin geri kalanında da, bittikten sonra da kendimi hep suçlu hissettirdi bana. Bundan bir ders alabilmiş olmayı dilerdim ama hiçbir zaman ilişki bitirme konusunda makul bir insan gibi davranamadım.


Bir ilişkide yaptığım en acımasız hareket buydu. Önce kendime, sonra ona.


RUS RULETİ

- rojda aksoy -


En büyük günahları hep romantik ilişkilerimde işledim. Beni olduğum gibi seven, bana güvenen, değer veren birinin tüm dengesizliklerimi kabul edeceğini (bir süreliğine de olsa) içten içe biliyordum sanırım ya da öyle olmasını umuyordum. Geriye dönüp baktığımda yaptığım hataları başka nasıl açıklayabilirim bilmiyorum.


Bana yeterince aşıksa dengesizlikerimi görmezden gelir.

Beni yeterince seviyorsa kıskançlığıma katlanır.

Bana yeterince değer veriyorsa huysuzluklarıma aldırmaz.


İşte bu saçma ve çarpık düşünme şekliyle birçok ilişkimde karşımdaki kişiyi yaraladım. Bana verilen değeri bana ne kadar tahammül edildiğiyle ölçtüm. Öyle ya; iyi ve sevimli halimle beni zaten herkes sever, asıl mesele huysuz ve çekilmezken de sevilip sevilemeyeceğimdi.


Bence bu akıl yürütme biçimi tamamen yanlış değil. Yani evet, karşımızdaki insanı zor yönlerine rağmen sevebiliyor ve yanında durabiliyorsak bu oldukça değerli ama tüm ilişkiyi böyle negatif bir zemin üzerinden inşa ediyorsak o ilişkinin yıkılması kaçınılmaz.

Ben maalesef bu hatayı en çok aşık olduğum kişiye karşı yaptığımı başlarda fark edemedim. Böylece her geçen gün içinden kurtulmanın daha da zorlaştığı bir girdaba kapıldım. Başlarda küçük küçük yarattığım gerilimler tartışmalara sebep oluyordu fakat her seferinde sevgilimin bana geri dönmesi daha fazla risk almam konusunda beni yüreklendirdi. İnsanların kumar oynarken aldığı risk arttıkça heyecanları da nasıl artıyorsa ben de ilişkimde el yükselttikçe sonucun ne olacağını heyecanla bekliyordum. Sevgilimle el ele uçurumun kenarında yürümekle kalmıyor her seferinde bu yürüyüşü farklı tehlikelerle renklendiriyordum. Çünkü her defasında beni düşmekten kurtarıp kurtaramayacağını görmek konusunda daha büyük bir meraka kapılıyordum sanırım.


Küçük bir hatırlatma;


Böyle psikopat gibi anlattığıma bakarak beni yargılamanız çok üzücü olur. Bunları şimdi olduğum noktadan geriye bakarak yorumluyorum ama bu süreçler yaşanırken asla farkında değildim. Bahsettiğim heyecanı, gerilimi, korkuyu elbette hissediyordum ama bu duyguların sebebini ya da bunları yaratan koşulların ne olduğunu açıkça görmekten oldukça uzaktım.


Zaman geçtikçe ve kendimi tanıma konusuna eğildikçe geçmişimle de sık sık yüzleşmek zorunda kaldım. Aslında kendimi sevmek konusunda yeterince ikna olmadığım için bir başkasının da beni sevmesine inanamamış olmam beni bugün çok şaşırtmıyor. Onun bana olan sevgisine inanmam için her zorluğu aşmasını, bütün tuzaklardan zekice kurtulmasını ve beni böylece ikna etmesini beklemiştim. Fakat bugün dönüp baktığımda bunun hem sevgilime hem de bana karşı haksızlık olduğunu görüyorum. Artık sevildiğime inanmak için daha makul göstergeler kovalıyorum ama bir daha kimseye böyle eziyet etmeyeceğim konusunda hala kendime çok fazla güvenemiyorum. Sanırım damarlarıma bir zehir gibi yayılan bu duygulardan tamamen kurtulmak için biraz daha zamana ihtiyacım var. Umarım o zaman gelene kadar yalnızlıktan ölmem.


KULAÇLARIMLA SUYUN CANI YANAR MIYDI?

- tuğçe eser -


Romantik bir ilişki kurmak benim için her zaman zor oldu. Yaşıtlarımdan hep daha geride hep daha çekingendim. Belki babam ile olan ilişkim, belki güvensizliğim, tam nedenlerimi hala çok iyi bilmiyorum. Ama anladığım tek bir şey varsa o da denize atlamaya cesaret etmeden, yüzmeyi öğrenemediğim.


Babam, ben iki yaşındayken beyin ameliyatı geçirdi. Sonra yirmi iki yıl yaşadı. Ancak bildiği birçok şeyi unutmuştu. Arabayı kullanırken hep sağında otururdum, sürekli hata yapar, yanlış tarafa sinyal verir, el frenini çekmeyi unutur, yolu karıştırırdı. Polis çevirse, polisle benim konuşmam gerekirdi. Yeterince küçükmüşüm. Biri tarafından kollandığını hissetmesi gerekecek kadar küçük. Hala çok küçüğüm. Güvende olduğunu hissetmeyi çok arzulayacak kadar küçüğüm. Babasının güvenlik kemeri olan o küçük kızım.

Ben atlarsam suya, beni çıkartabilecek olan kişinin eksikliğini şimdi anlıyorum. Bir yandan ailemdeki kadınların, yaşantıları nedeniyle, erkeklere olan nefreti, bir yandan her gün canım ülkemdeki canım kadınların ezildiklerini, tecavüz edildiklerini, bıçaklandıklarını, katledildiklerini duymak, izlemek; o atlayacağım denizi bir okyanusa çevirdi. İçinde köpekbalıklarının cirit attığı, dalgaların sert çarptığı beni korkutan bir su. Üstelik bir can yeleğim bile yokken, nasıl cesaret edemezsin atlamaya, diye kendime yüklenmeyeceğim.


Gelgelelim, o tüm cesaretimi toplayıp, balıklama daldığım nadir zamanlara. Birçok hata yaptım haliyle, ama sanırım en önemlisi ve beni en çok kendimden uzaklaştıranı; “hayır” demeyi bilememekti. Hep çok nazik olmayı ve benden istenilen her şeyi vermem gerektiğini öğrenmiştim. Aşırı iyilik yaptım, belki kaybetmeyi istemediğim için. Ama nihayetinde bu davranışlarımın da etkisi yüzünden kaybetmiş oldum. Sadece karşımdakini üzmekle kalmadım, aynı zamanda kendimden de uzaklaştım. İçimde bir ses, her geçen daha yüksek sesle bağırdı…”ben de buradayım” diye. Kendi isteklerimi, her yerde bir rafa kaldırıp, sadece erkeği memnun etmeye odaklıydım. Bu cinsellikte de böyleydi, yaşamda da, basit bir televizyon izleme etkinliğinde de. Bana ağır gelen tavırlara bile karşı koyamadım. Bunu hak etmediğimi yeterince söyleyemedim. O çok korkulan erkek, aynı zamanda babam gibi en kırılgan olan şeydi. Ona karşı gelmek, onu öldürmekle birdi belki de benim için.


Ayakladığınızda, kurallarına baş kaldırdığınızda, sırf bu tavrınız yüzünden gerçekten de yok olabilecek olan bir ülkede olduğunuzu düşünün.


Nihayetinde, hata yapa yapa, doğru bulunur. O yüzden, en büyük pişmanlığım, sadece korkaklığımdır. Keşke daha çok hata yapsaydım. Keşke daha çok deneyimleseydim. Keşke yüzmeye çabalarken atttığım kulaçların denize zarar vermeyeceğini bilseydim.

ARZUNUN O BELİRSİZ NESNESİ

- Canderel -


Biraz afili bir başlık oldu ama Lacan’dan falan bahsetmeyeceğim, bildiğim konular değil, bu ifade üzerine uzaktan düşünmek hoşuma gidiyor sadece. Benim hikâyem basit; uzun, upuzun bir ilişkinin ortasında “Bu adam gerçekten beni seviyor mu” sorusu kafama takıldı ve uzun süre oradan ayrılmadı. Arkadaşlarıma “Metreslik müessesi daha mı iyi acaba” dediğimde ve gülüştüğümüzde, ben aslında biraz da ağlıyordum. Yılların geçmesinin her şeyi kötüleştireceği gibi sabit bir fikrim oldu hayatımın önemli bir kısmında. İlişkin illa ki eskir, alışkanlığa dönüşür, sen giderek sevmediğin bir insana dönüşürsün, gün geçtikçe verimliliğin azalır, hayatını değiştirmek için çabalamaktan vazgeçersin. Güzelliğini, çekiciliğini kaybetmekten falan hiç söz etmiyorum bile, onlar zaten cepte. İçimden bir ses “Sakin ol, insan sevilmediğini eninde sonunda anlar, eşek değilsin ya, emin olduğunda Ahmet Kaya’nın şarkısındaki “ Kafama sıkar giderim” gibi değilse de, bir şekilde gidersin” dese de içimi uzun süre kurtlar kemirip bitirdi.


Sonra ne mi oldu, basit bir hikâye demiştim, bir yere gitmem gerekmedi, olduğum yerde duruyorum, zaman zaman beni saran eskime, paslanma, değersizleşme hislerinin ilişkimle pek de bir alakası olmadığını anladım. Belirsizliğe tahammül edebilmenin çok önemli bir güç olduğunu anladım. Bir de şu; insan uzun süren bir ilişkinin ortasında, ilerleyen yaşında aşk acısı çekebiliyormuş, aynı evin içinde. Ne var bunda diyebilirsiniz ama yine de uzaktan bakınca bana biraz acayip geliyor…




BUNU YAPAN BEN MİYİM?

- matruşka -


Televizyonda, internette hep görür, nasıl olur derdim aile içi şiddet haberlerine. Bir ilişki nasıl bu hale gelir, bu hale gelmeden önlem alınmaz mı, insanlar bu işte bir yanlışlık var demez mi, diye hayıflanır dururdum.


Evliliğimin on ikinci yılıydı. Âşık olarak ama mantığımı da ortaya koyarak evlendim. Çocuklarımız oldu. Kendi halimizde yaşayıp gidiyorduk. Çocuklarımın yaşları birbirine çok yakın, işim yoğun, evdeki sorumluluklarım çok fazlaydı. Ağır geliyordu hepsi. Eşim de çok yoğun çalışıyordu. Hala öyle…


Romantik ilişkilerimde pek çok kadının yaptığı hatayı ben de yaptım: Karşımdakinin beni ve ihtiyaçlarımı ‘ben söylemeden’ anlamasını bekledim. Anlamayınca da gerildim, gerildikçe sinirli, sağa sola saldıran biri olup çıktım. Hâlbuki ataerkil yetişen, yediği önünde yemediği arkasında bir Türk erkeği bunu nasıl anlayacaktı ki? Haftalarca süren küslükler, aynı evde dünyayı birbirimize dar etmekten başka ne işe yarardı ki? Annemden bilinçsizce aldığım davranış kalıpları annemi mutlu etmiş miydi de beni edecekti?


Yine gergin olduğum bir akşam –şükür ki çocuklar babaannedeydi- üzerine yürüdüm. Eften püften sebepler. Hatırlamıyorum bile. Vurmaya başladım, kıyamadı bana, vurmadı. Kışkırtıyordum bana vurmasını istercesine. Boğazıma yapıştı. Soluksuz kaldım. Bıraktı en nihayetinde. Hırsımı hala alamamıştım. Üzülsün, acı çeksin istiyordum. Polisi aradım, şikâyetçi oldum. Dedim ya geleneksel yapıyla yetişmiş, çevresinde tanınan, itibar gören biri eşim. Konunun komşunun içinde, “el âlem ne der tanrısı” yakamızda geldi polis. Arayı bulmaya çalıştılar. Sonrası cehennem azabıyla geçen günler…


Bir zaman sonra psikoloğa gittim. Olanları anlattım. Kaygı bozukluğum olduğunu, bu kadar sorumluluğun düşünme mekanizmamı bozduğunu söyledi. Hafif bir antidepresana başladım. İki ay içinde kendimi toparladım. İlacı bir yıl kullandım.

Hatalarımı fark ettim. Yardım istemeye başladım. Arkadaşlarımdan, ailemden, eşimden ve hatta çocuklarımdan... İnsanların davranışlarını değiştiremeyiz belki fakat bu davranışlara verdiğimiz tepkiyi değiştirebiliriz. “Güçlü kadın” imajından kurtulmalıyız. Ve insanların bizi anlamasını beklememeliyiz. Biz kendimizi ısrarla anlatmaya ve anlaşılmaya çalışmalıyız. Her şeyi tek başına yapacak “on kaplan gücünde Fantom” değiliz.




CENNET CEHENNEM

- sınırda -


İlişkilerimi gözden geçirdiğim zaman yaptığım çoğu şeyi utanç ve pişmanlık içinde hatırlıyordum. Davranışlarımın sebebinin borderline kişilik bozukluğuna sahip olmam olduğunu öğrendiğimden beri artık utanç ya da pişmanlık duymamayı da öğrendim. Davranış bozukluğumun getirdiği sonuçları en yakından tecrübe edenler, hayatıma giren erkekler oldu. Bunlardan en can alıcısı sanırım gecenin 03:00’ünde sarhoş bir vaziyette erkek arkadaşımın karısının kapısına dayanmam ve evde çocukları varken balkonundan intihar etmeye çalışmamdı. Uzun süre erkek arkadaşım ve karısına yaşattıklarım için kendimi suçladım. Şimdi bu noktaya gelecek kadar sonucunu düşünmediğim davranışlarda bulunduğum için kendime fazlasıyla şefkat duyuyorum ve kendimi iyileştirmeye çalışıyorum.


On dört yaşında ilk aşık olduğum erkekten itibaren bütün sevgililerimi aldattım. Bununla gurur duymuyorum. Aksine şimdi Otuz sekiz yaşındayım ve kendime güvenmediğim için artık ilişki kurmuyorum. Yani neyi neden yaptığımı anladığımdan beri bunu tekrar etmekten korkuyorum.


Yirmi dört yaşında başlayan ve evli olan son ilişkim otuz dört yaşında son buldu. Ayrılmadan kısa bir süre önce on yıl boyunca borderline ve bipoların muhteşem birlikteliğini yaşadığımızı öğrendik. Yaşadıklarımız her şeyin en üst noktasıydı. Sevginin, aşkın, nefretin, kavganın, seksin en yoğun hallerini, mutluluğun en üst ve acının en dip noktalarını gördük. Araba parçalamak artık sıradan bir tartışmanın sıradan bir sonucuydu. Ya da yanımızda kim olduğuna ve nerde olduğumuza bakmaksızın masaların devrilmesi normalleşti. Yaşadığımız evi ateşe vermek ise çok normalleşmese bile yaşanan şeylerdendi.


Bunların hepsi bulutların üzerine çıktığımız sekslerle son buluyordu.

Onun ailesinin evinin önünde arabamın içinde aldığım ilaçlarla ölmek istedim. Evden çıktığında beni bulup ömrünün sonuna kadar acı çekmesi tek isteğimdi. Olmadı. Tekrar denedim. Üçüncü intihar girişimim de onu cezalandırmak içindi. O da olmadı. Yoğun bakımdan çıktığımda ailemin gözlerini gördüm ve her şey farklılaştı. Artık yaşamak zorundaydım.


Ülke değiştirdim ama yapamadım sonra Türkiye’ye döndüm. Başka bir şehre taşındım. Şimdi tek amacım hiçbir duygu durumunun uç noktasına gitmeden dengede kalabilmek.

Borderline olduğumu öğrendiğimde ağzımdan çıkan ilk cümle bunun benim cehennemim olduğuydu. Doktorum aynı zamanda cennetim de olduğunu söyledi. Çünkü kötü duygular yaşadığımda en dipte olduğum gibi manik anlarımda da kimsenin olamayacağı kadar mutlu oluyordum. Artık ne cenneti ne de cehennemi yaşamak istiyorum. Çünkü cennetin bedelinin ne kadar ağır olduğunu biliyorum. Bu dünyadan ortalama bir duygu durumu ile geçip gitmek istiyorum. Bunun için de emek, zaman ve para harcıyorum. Çok şanslıyım ki iyi bir psikiyatrist, psikolog ve aile desteğine sahibim. İlaçlar, psikoterapi, meditasyon, yoga ve doğada geçirdiğim zaman yeni yaşamımın temelleri oldu.


Borderline hiç geçmeyecek, ben yaşadığım müddetçe benimle olacak. Ben de onunla yaşamayı, onu kontrol etmeyi öğreniyorum. Belki bir gün acı vermediğim, acı çekmediğim, paylaşımlar üzerine kurulu ve olabildiğince dengeli bir ilişkim de olur.

Neden olmasın? Acelem yok…



KONUŞANLAR

-ayşe çetinkaya-


Kendim dışında herkesi dinliyorum. Dedem diyor ki, büyümek için yemen lazım. Yiyesim yok, ama yiyorum. Annem diyor ki, öğrenmek için okula gitmen lazım. Okula gitmek istemiyorum. Babam diyor ki, sınavları kazanmak için çok çalışman lazım. Zaten çok çalışıyorum, üstelenince çalışasım kaçıyor. Ne istediklerini duymak için artık konuşmalarına gerek kalmıyor, ben duyabiliyorum. Ama ben ne istiyorum, bilmiyorum.


Sonra biri geliyor. Bana onun istediği şeylere gülmemi, onun istediği şeyleri izlememi, onun istediği şeylere inanmamı söylüyor; vicdanı, adaleti, sevgiyi, güvenmeyi, fedakarlığı, kızmayı, affetmeyi, arkadaşlığı, neredeyse yaşamayı sil baştan öğretmeye kalkıyor. Bu bana hiç garip gelmiyor. Kendim dışında herkesi dinliyorum ya, onu da dinliyorum. Seslerimiz çatışıyor. Ama ben kendimi duymuyorum. Bildiğim ne varsa yıkıp yerine ondan gelen hurafeleri koyuyorum. Bu insan ben değilim. Ben kimdim?


Dedem mi? Babam mı? Annem mi? O mu? Bu içimde konuşup duranlar kim? Ben neredeyim? Cılız bir ses var, bazen netleşiyor, “çok yanlış” diyor, “bu olanlar çok yanlış, bunu istemiyorsun”. Bir kurtarıcı bekliyorum. Bana “ne yapmam lazım”, söyleyecek birini. Hiç kimse gelmiyor. Ben aslında bana söylüyorum, ama kendimi hala duymuyorum.


ESKİ KAŞAR

- karahindiba -


Bana istediğiniz kadar burnu havada deyin, ben genel olarak acı hatıralar veya pişmanlıklar üzerine düşünmüyorum. Çünkü önemli olan pişmanlığı yaşayacağın anda doğru hareket edip söz konusu pişmanlığı yaşamamak. Baktım yaşayacak gibi oluyorsam da hemen haklıymışım gibi davranıp karşı tarafın o küçük tartışmada içine atmak zorunda kaldıklarını yıllar sonra psikoloji bültenlerinde dışa vurmasını sağlıyorum. Bir dönem ‘hayatta bazı kararları farklı verseydim acaba şu anda nerede olurdum?’ u merak ederek zaman harcadım. Halen emin değilim tabii ama büyük ihtimalle yine aynı haltları yiyip yine aynı hataları yapacağımı düşünüyorum. İnsanın hareketlerinde duygular çok önemli rol oynuyor ve hareketlerinizi geriye dönüp tekrar düşündüğünüzde bu duyguları aynı şekilde yaşamıyorsunuz. Dolayısıyla vah Ayşe’yle düzüşmeseydim, Mehmet’i öpmeseydim gibi pişmanlıklar kalıyor hep elimize. Ancak o anda Ayşe’nin kokusu, size attığı üç numaralı bakış, çevre, hormonlar, sizin hissettikleriniz gibi faktörlere hiç de hâkim değiliz. Bunların tamamına hakimmişiz, yine de geriye dönüp olayı tam anlamıyla yaşayabilmiş ve gerçek bir sonuca varmış gibi davranmamız bana biraz kendimizi fazla üstün görmek gibi geliyor. O nedenle büyük pişmanlıklar bir nevi illüzyon benim için. O anda düşünecektin canım bunları. “Keşke yapmasaydım ama çok sinirlendim ne yapayım?” diyorsan bence sen zaten sinirli bir karaktersin ve bunu düzeltmen lazım. “Çok sarhoştum ne yapayım kendime hâkim olamadım” diyorsan içme güzel kardeşim. Kendini tanı. Hayatta hatalar yok mudur? Kesinlikle vardır ancak dersler de vardır. O saçma hareketi yapmasan üniversitedeki partnerinle evlenir miydin? Allah bilir! O saçma hareketi yapmamayı öğrenmek için ne yaptın peki? Pişmanlıkları yaşamaktansa bu tip düzeltici adımlar atmak çok daha iyi bana göre. Geçmişte çok ayıp ettiğim adamın gözünde g.tün teki olmakta hiçbir sorun yok. Herkes en az bir kişinin gözünde şerefsizin teki. Bu gayet normal. Çok onurluymuşuz da herkesin bizi sevmesi/övmesi/hayran olması gerekiyormuş gibi düşünmek bence biraz kişilik mastürbasyonu. Ulu düşünür İnternet bu konuda şöyle der; “sen nutella kavanozu değilsin, herkesi mutlu edemezsin”. Geçmişte seni üzdüm mü? Üzgünüm, o anki hormonlarım, çevre, duygularım vb. seni üzmemi gerektiriyordu ve üzdüm. Seni üzmesem ben üzülecektim ve belli ki asla zarar vermemem gerekenler listesinde değilsin. Çocuk olarak nitelendirdiğim ve maddi ya da manevi kırıp döktüğümün önemsenmediği yıllarda pişman olunacak hareketleri sıklıkla yaptım. Anne terliği tam da bu noktada beni eğitti ve hayatımın kalanında bu hatalara daha az düşmeyi öğrendim. Anne terliğinin gücü azaldığında ise çevremdekilerin kalbini kırarak ve kalbimi ite-köpeğe kırdırarak hayat mücadelesindeki yerimi aldım. Pişmanlıklarım kesinlikle var ama içimi buralara dökecek kadar değil. Hayatı biraz eskimiş kaşar gibi yaşamak lazım.



DÜNYANIN MERKEZİ

- gorila voladora -


Meşhur bir Nasreddin Hoca fıkrası vardır: sormuşlar hocaya dünyanın merkezi neresi diye… O da ayağını bastığı yeri göstermiş ve “Dünya’nın merkezi tam olarak burasıdır, inanmıyorsanız ölçün” demiş. “Hahaha, ilahi Hoca ya!” demişler, “Aman da aman, ne felsefi bir söz!”


Romantik ilişkilerimin yakınında olsaydı o an Hoca Efendi, beni işaret ederdi: “Dünya’nın merkezi hiç şüphesiz şu kızın yanındaki adamdır.” derdi. Kimse kusura bakmasın ama o fıkra yerine bunu daha çok tercih ederdim. En azından benim hikâyeme, üzerine becerikli kalemlerden çıkacak bir kurgu eklenir, bir miktar estetik kaygı, azıcık ticari zekâyla kaliteli bir drama çıkardı ortaya. Şimdi, Hoca’nın yaşadığı iddia edilen ilçenin yerel yönetiminin acayip yersiz ve hatta trajikomik bir sloganı haline gelmiş. Dünyanın merkezine hoş geldiniz… Dünyanın merkezi ilçemize hayırlı olsun…


Romantik ilişkimde, yani en ciddisinde (ciddi olunca sevmek yetmiyor anladığım kadarıyla yüzük takma merasimleri falan lazım) bizzat yaptığım ve pişmanlık duyduğum tonlarca şeyi zihnimde kapıştırdım ve birincilik madalyasını o kişiyi hayatımın/dünyanın merkezine koymam geldi.


Bir insan. Biri. Kendinden o denli nefret ediyor, kendi varoluşuna o kadar katlanamıyor ki başkasına hipnotize edilmiş biçimde bağlanıyor ve sanki cumhurbaşkanının talimatıymışçasına onu tüm dünyasının göbeğine koyuyor. Yetmiyor, başka insanların da öyle yapmasını talep ediyor. Bu ne cürettir ya! Sen kimsin?


Kendimi kendi içimdeki zindanlara hapsedip, adlarını gerçek hayatımdaki kişilerden alan gardiyanlar ekledim başıma. Boğdum kendimi, boğdum, boğdum duvarlara fırlattım. Kendi kendimin üstesinden gelemiyordum, yetemiyordum asla. Sonra bir ilkbahar sabahı o adamı gördüm. Fişini çektim beynimin! Hayatımda gördüğüm en yakışıklı erkeklerden biriydi ve bunun farkındaydı. Ukala dümbeleği… İletişim becerisi yüksek, diksiyonu düzgün, karizmatik bir ses tonuna sahip. Koyu kahve gözleri karşısındakini delip geçiyordu defalarca kez; filmin son sahnesindeki Tony Montana gibiydim. İşte bu! İşte! Beni kendi yarattığım gaddar gardiyanlardan kurtaracak şey: AŞK! Bacak bacak üstüne atmış, karizmatik bir duruşla tam karşımda oturuyor ve bana şunu söylüyordu ben onun dudaklarının güzelliğine odaklanmışken: “Bu hayatta kimseye güvenmemelisin.”


O beni benden kurtarabilirdi. O ne derse, ne isterse yapabilirdim; yeter ki kendim olmanın sancılarını yaşamayayım! Ne kadar da güzel parmakları var! Görüp görebileceğim en güzel burun! Ailesinden çok bahsediyor, demek ki çok düşkün, vefalı bir evlat! O çok güzel, içimde uyanan hisler çok güzel! Artık o zindana dönmeyeceğim.

Bu şuursuzluk hali yaklaşık iki yıl sürdü. Uyanışım aniden gerçekleşmedi. Ancak bir insanın kölesi olduğumu fark ettiğimde kendi yarattığım ve içine sadece kendimi mahkûm ettiğim zindanlarımı özler olmuştum. O adamdan önce dünyamın merkezi yine bendim, öyle veya böyle. Ama kendimi kaybetmiştim artık; sevdiğim şeyler, kariyer hedeflerim, arkadaşlarım-ailem, gecem gündüzüm, her şeyimi onun varlığı belirliyordu. Ben yok olmuştum, benliğim hiçliğe gömülmüştü.


Bağlanma çeşitlerini, narsisizmi, sosyopatiyi, gaslighting’i çok çok sonrasında öğrenecektim, uyanışım gerçekleştikten bile sonra. Neden başıma böyle dertler açtığımı ve önümdeki yıllarda da şayet yeniden romantizm rüzgârına kapılırsam neler yapmam/yapmamam gerektiğine dair dersler dinledim. Ben kolayca dengeyi tutturabilen biri olamadım hiç hayatta. Çünkü hep “BEN ÖYLE DÜŞÜNMÜYORUM” ile başlarım ve kendi burnumun istikametinde yol alırım. Ama dedim ya, o dönem beynimin fişini çekmiştim. Düşünseydim keşke azıcık…


Herhangi bir insanı hayatımın tam ortasına yerleştirecek kadar idealize etmekle meşgulken, zaman da durmamış tabii akmaya devam etmiş. Yalnızca romantik ilişkimde değil, tüm hayatım söz konusu edildiğinde de kendime ait olmayandan başkasını kendimin merkezine koymak yani yine kendi topuklarıma sıkmak… En büyük pişmanlığım.



KUTSAL BİR YALNIZLIK

-san-


Romantik ilişkilere yatkın bir insan değilim. Hatta yalnızlığına fazlasıyla aşina ve onu neredeyse kutsayan biri olduğumu söyleyebilirim. Hayatımın belli bir dönemine kadar bunun nedenini bile sorgulamam gerekmemişti. Benim için doğal olan buydu. Çocukluğumda da prensini bekleyen bir prenses değildim çünkü. Aile büyükleri gelecekteki eşim hakkında şakalaşırken asla evlenmeyeceğimi ısrarla iddia ederdim. Hatta teyzemin anlattığına göre bu şakalardan birinin ardından hiç de sevimli olmayan bir davranış sergilemişim. Teyzemin yanağında beş küçük parmaktan oluşan bir el izinin belirmesiyle sonuçlanmış bu sohbet(?)


Bu tavırlarım belki o zamanlar favori masal karakterlerimden biri olan Deniz Kızı Ariel'in, uğruna sesini feda ettiği prensin hayırsız çıkmasıyla ilintiliydi, belki bambaşka bir şeyle.


İlerleyen süreçlerde de çocukluk aşkım ya da ergenlik döneminde sempati duyduğum önemli biri olmadı. Olduysa bile en önemli kriterim ulaşılmaz olmasıydı. Yakın çevremden birine ilgi duyarsam biterdim, bu bir ilişkiye başlama riskini taşıyabilirdi. Sorumluluklarla dolmak, korkularla beslenmek, açıklamalarla boğulmak yerine hayalet gibi dolaşmayı tercih ederdim. Kimsenin rahatımı bozmasına izin vermemeyi düstur edindim. Ta ki on dokuz yaşıma, bana o güne kadarki tüm yaşantımı sorgulatacak kadar yetenekli ama iletişim kurmakta benim kadar beceriksiz bir adamla karşılaşana kadar.


Aslında onu düşününce, pişman olacağım binlerce şey bulabilirdim. Sorduğu sorulara cevap veremediğim için pişmanlık duyabilirdim, verdiğim cevaplar için de. Denemeye karar verdiğim ya da deneyemediğim için. Kafamda onu idealize ettiğim için ya da ona hak ettiği değeri hiçbir zaman hatırlatamadığımdan, yanlış duygularda eridiği için. Düşünemediğimiz ya da düşünmemeyi beceremediğimiz zamanlar için. Hayatı çok ciddiye aldığımız ya da hayatın bir oyun olduğunu sandığımız için. Kendisiyle ilgili söylediği her şeyin doğru olduğuna inandığım için ya da tüm inançlarımın altında kronik şüpheci biri yattığı için. Duygularımı çok derin yaşadığım için ya da yüzeysel davrandığım için. Uçlarda yaşadığım için gayet tabii pişman olabilirdim. Ama ne hayatımdan geçmesinden, ne de hayatımda olmamasına yol açan herhangi bir sebepten dolayı pişmanlık duyuyorum. Önümüzdeki en az on yıl boyunca da bu durumun değişeceğini düşünmüyorum. "Sen ben misin?" diye sormuştum bir gün, "Bunu ben mi yazdım?" diye karşılık vermişti yazdığım yazıya başka bir gün. Bir bakıma doğru, onu tanımasaydım kendimi de tanıyamazdım. O düşündüğüm, tanıdığım, bildiğim