Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

Teşekkürler!

Normal İnsanlar: Gülünç bir anınız



Bu haftanın normal insanlar konusu " gülünç bir anınız" idi. Katılan bütün yazar arkadaşlarıma saygılarımı sunuyor, emeklerine sağlık diyorum.


- Hadi Beraber Kitap Yazalım projesi hakkında daha geniş bilgi almak için tıklayabilirsiniz.


- Yazarlar için yazdığım bir mektubu okumak için tıklayabilirsiniz.


  • Tık Tık – Bir Başka Dünyadaki

  • Isırgan – Rojda Aksoy

  • Berliner – Karahindiba

  • Kelebekler Vadisi – Müzdevice

  • İlk Gün Heyecanı – Nehir Niş

  • Otuz Yedi – San

  • Lan Mı? – Ayşe Çetinkaya

  • Makarna, Şarap ve Kahve – Dalgın Canbaz

  • Kaybolan Otobüs – Coggywriter

  • Karma – Matruşka

  • Gülmece – Gülçin Karabulut

  • Kaymaksız Künefe – Topaz

  • Roket Takımı – Voila

  • Etek – Ayşe Menekşe



TIK TIK

- bir başka dünyadaki -


Başıma gelen gülünç olaylar, başıma geldiği an bana değil başkalarına komik gelir. Genellikle ben durumun komikliğini ya da gülünç tarafını, üzerinden biraz zaman geçtikten sonra fark edebilirim. Şimdi anlatacağım durumda da öyle oldu. Okuldan yeni mezun bir hemşire olarak özel hastanelere iş başvurusu yapıyorum. Ne kadar para verdikleri ilk aşamada düşündüğüm en son ayrıntı. Amacım bir işe girmek ve deneyim kazanmak. Özgeçmişimi bıraktığım yerlerden bir kurum, başvuru yaptıktan iki hafta sonra beni görüşmeye çağırıyor. Acemi bir mezun olarak kendimi en iyi şekilde ifade etmeye çalışıyorum. Şu okuldan mezunum, şöyle bir anlayışım var. Maaş beklentim konusunda bir fikrim yok; “Siz ne düşünüyorsunuz?” diye soruyorum. Teklifini söylüyor. Beklentimin de altında bir ücret ama olsun diyorum içimden. İlk birkaç ay bu maaşla devam edin diyor hastane yöneticisi, bir iki ay sonra maaşına güzel bir iyileştirme yaparız diye ekliyor. Çalışma saatlerinde mesai, kabul. Hemen yarın başlayın o halde.


İşe başlıyorum. Hastane çok yoğun, iş arkadaşlarım bana işi ve işleyişi öğretiyorlar. Çok ılımlı ve çalışkan bir kızım. Ben bu genel kabul halindeyken, hastanenin içindeki dedikoduları da yavaş yavaş öğrenmeye başlıyorum. Birbirimize yakınlaşmaya başladıkça; “Ee sen ne kadar maaşa anlaştın?” soruları geliyor. Söylüyorum, rakamı duyan herkes benim için çok üzülüyor. Ama diyorum birkaç sonra iyileşme olacak. Yalan o iş diyorlar. Meğer hastanenin mali durumu hiç iyi değilmiş. Hatta küçülmeye gidiyormuş. Değil zam almak, maaşın zamanında verilirse şükret diyorlar. Dedikleri gibi birkaç ay içinde küçülme adı altında işten çıkarmalar başlıyor. Hatta bana işi öğreten deneyimli hemşire arkadaş bile gidiyor. Çalışanlar azaldıkça benim iş yüküm artıyor. Artık birkaç katta birden çalışıyorum. Sabahtan öğlene kadar birinci kat hasta muayenesi, öğleden sonra zemin kat ameliyathane, çıkışa kadar kalan sürede de ikinci kat hasta bakımı ve tıbbi cihaz sterilizasyonu.


Bu yoğun dönemde sürekli kapı tıklatıyorum. Doktor odası, hasta odası. Tık tık tık, doktor hanım hasta muayene için hazır. Tık tık tık affedesiniz, girebilir miyim ilaç saati. Tık tık, doktor bey imza için gelmiştim. Tık tık hasta hazır, tık tık örnek getirdim uygun musunuz? Hayatımın her anında kapılar var. Sürekli kapı tıklatıyorum. İş çıkışı eve girerken evimin kapısını ya da içerden dışarı çıkarken tuvalet kapısını tıklattığım zamanlar oluyor. Deli gibi oradan oraya koştururken, maaşımın yükselmesi için yönetici ile konuşma provaları yapıyorum kafamda. Ha bugün ha yarın derken, bir türlü cesaret edemiyorum. Sekizinci ayımı doldurmuş artık yeter noktasındayım. “Kimse nasıl yüksek bir tempoyla çalıştığımı görmüyor mu?” diyorum. Yok kimse beni görmüyor, herkes iş yürüsün gerisi önemli değil diye düşünüyor.


Bir gün tüm cesaretimi toplayıp konuşmak için yöneticinin kapısını tıklatıyorum. “Hakan bey merhaba, müsait misiniz bir şey konuşmak istiyorum?” Sesim nasıl cılız çıkıyor, heyecandan yutkunma krizim geliyor yine. Sanki suçluymuşum gibi hissediyorum. “Tabi tabi gelin” diyor. Koltuğun ucuna oturuyorum ezile büzüle; “Bildiğiniz gibi çok yoğun çalışıyorum, giden arkadaşlarla birlikte iş yüküm de arttı. Sekiz aydır maaşım bu, acaba vadettiğiniz iyileştirmeyi artık yapabilir misiniz?” diye soruyorum. Cümlemin bitişiyle, bahaneler, hastanenin durumu vs vs sıralamaya başlıyor. Nasıl başım dönüyor, o konuştukça bayılacakmışım gibi hissediyorum. Evet, tabi, hı hı diyerek konuşmaya dahil olmaya çalışıyorum. “Biraz daha sabret” diyor, “az kaldı senin durumunu öncelikli olarak değerlendireceğim” diye devam ediyor. “Peki çok teşekkür ederim” diyorum usulca kalkıyorum koltuktan ve ağır ağır yürüyorum. Çıkarken önümdeki kapıyı tık tık iki kere tıklatıyorum.


Arkama dönüp bakıyorum, göz göze geliyoruz. Gülümsüyorum utanarak. Gülmemek için zor tutuyor kendini. “Pardon” diyorum usulca. Yaptığım saçma hareketin nedenini bir ben biliyorum. Yalnızca ikimizin olduğu odada dışarı çıkmak için kimden izin alıyorum. Bu kapı nereye açılıyor. Benim artık buradan gitmem gerekiyor. Çok yorgun hissediyorum. Çıkıyorum odadan ve çıkıyorum o kurumdan. Bir süre kapı tıklatma alışkanlığıma devam ediyorum. İlk zamanlar bu duruma canım sıkılıyor sonra gülüyorum halime. Zaman geçtikçe tıklatmayı unutuyorum. Şimdi o acemi tık tık halimi gülümseyerek anımsıyorum.


ISIRGAN

- rojda aksoy -


Gönüllü çalışma projesi ile gittiğim Fransa’nın küçük bir şehrinde çalıştığım kurum tarafından bana bir bisiklet verildi. O sıralar tek kelime Fransızca bilmediğim ve çalışma arkadaşlarımın da İngilizcelerinin pek iyi olmadığı için bazen kendimi ifade etmeye çok üşeniyordum. O yüzden ‘’ben bisiklet sürmeyi bilmiyorum’’ demektense teşekkür edip bisikletle eve kadar yürüdüm. Bu durum karşısında sessiz kalmamın bir diğer sebebi de yirmi yedi yaşında olmama rağmen bisiklet sürmeyi bilmiyor oluşumdan dolayı hissettiğim mahcubiyet de olabilir. Evet o yaşa kadar öğrenememiştim çünkü çocukluğum ve ergenliğim dayımın dükkanında çalışarak geçmişti ve bir yaştan sonra da öğrenmeye heves etmedim ama bu öğrenemeyeceğim anlamına gelmiyordu. Ilk defa yurt dışına çıktığım bu bir yılı en verimli şekilde geçirmeyi kafaya koyduğum için o bisiklete binmeyi de illa ki öğrenecektim.


Hayatımın en yalnız yılını geçirdiğim bu küçük şehirde pek arkadaş edinmedim ve vakitimi hep kendimle geçirdim. Kışı atlatıp bahara girdiğimizde artık o bisikleti garajdan çıkarıp onunla işe gitme zamanı gelmişti ama nasıl? Bana yardımcı olabileceğini söyleyen iki kişiyle de aram bozulmuştu gönül işlerinden dolayı ve artık onlardan da yardım isteyemezdim. Zaten yardım istemek hayatımdaki en zorlu başlıklardan biriydi. Neyse ki her konuda imdadımıza yetişen google ve youtube vardı…


Hemen araştırmalara başlayıp kendimi önce bunu yapabileceğim fikrine inandırmam gerekiyordu. Saatlerce internette oradan oraya savrulurken bugün bile net bir şekilde hatırladığım şu cümleye denk geldim; dönen iki tekerlek duran bir cisimden daha dengelidir… Bu cümleyi yazan kişinin kendinden emin tavrından mı yoksa benim çaresizliğimden mi bilemiyorum ama anında ikna oldum ve bisikleti aylardır yattığı garajdan çıkarıp yaşadığım evin hemen yakınındaki mezarlığın arkasındaki boş alana yürüdüm.


Saatler süren çabadan ve bacaklarımda oluşan morluklardan sonra en azından bisiklet üzerinde durabiliyordum ve 5 dakika yürüme mesafesindeki evime de bisikletle gidebilirdim elbette. Birkaç pedal çevirip sağa döndüm ve hafif bir yokuştan iniyordum ki artan hızla beraber paniklemeye başladım. ‘’Freni kullan’’ dediğinizi duyar gibiyim ama ben henüz o kadar koordineli bir şekilde yapamıyordum bu işi. Freni kullanmak aklıma gelmediği için yokuşun solunda bulunan bitki kümesinin üzerine kırdım bisikleti ve bu yumuşak geçişle durumu kurtarabilirim sandım. Aslında kurtardım da. İçinde tepetaklak kaybolduğum bitkilerin ısırgan otu olması ve üzerimdeki kot pantolona rağmen bacaklarımda, kollarımda, yüzümde çıkan sivilceli kızarıkların beni üç gün boyunca yakması bir kurtuluş sayılabilirse elbette. Bir de üzerine bunu beraber çalıştığım arkadaşlarıma anlattığımda beni bir süre dalgaya almalarını saymazsak evet bu işi başarmıştım. Kendimi bir kez daha tebrik edebilirdim.



BERLİNER

- karahindiba -


Ben eğlenmeyi çok severim. Bana eğlenmeyi herkes sever demeyin. Ben hakkını vererek seviyorum. İş yerinde bile bir karar verirken ilk önceliğim eğlenmek. Batı kültürünü (daha çok Amerikan kültürünü) sevme sebeplerimden biri de bu eğlenmek denen şeyin oralarda günah olmayışı. ‘Öğlen yemeğinde bir bira içelim’ veya ‘cuma öğleden sonra işi bırakıp go-kart yapalım’ dememle beni çarmıha germeye hazır Yahudiler beliriyor etrafımda. Güzel ülkemizin kültüründe en düzenli kravat takmasıyla, en sporcu gol atmasıyla, en bilgili en çok bağırmasıyla ölçülüyor. Eğlenmek zaten kültürümüzde yok.

Bu düzene olan tepkim belki de hatırladığım ilk doğum günlerimden biriyle başladı. Sabah kalktım çok mutluyum. O gün tamamen benimle ilgili. Biliyorum ne istesem yapılacak. Herkes bana hediye alacak, hep benimle ilgili hikayeler anlatılacak. Doğum günüm aralık ayında olduğu için teyzelerim Almanya’dan yüce İsa’nın doğum gününü kutlamaya Türkiye’ye gelmişlerdi. Alman markı cinsinden harçlık almaya çok hazırım. İsa’yı seviyorum her şey tamam. Konu pastaya geldi. Ben tabii ki en şaşalı, en büyük ve en kremalısını istiyorum. Bu düzene tutunamayıp Almanya’ya giden, orada doktor olmuş sevgili teyzem ortaya glütensiz saçma sapan ev yapımı bir pasta fikri attı. Belli ki oraya da tutunamamıştı. Getirme işte buraya bu tam anlaşılmamış fikirleri! Daha glüten Türkiye’de bu kadar popüler değil, saf ebeveynlerim de bu fikrin üstüne atladı. Karar verilmişti, pastayı teyzem yapacaktı ve yıllardır süren bir gelenek batıda eğlence kültürünün içinde gününü gün eden teyzem tarafından alaşağı edildi. Bu teyzemin evinde radyasyon geliyor diye televizyon yok televizyon! O yaştaki çocuğun en sevdiği şeyi evine almamış bir insan nasıl bir doğum günü pastası yapabilir?


Biraz bozulmuştum ama yine de moraller yüksekti ananem de bizde, kalabalık içinde azami şımarıklık ile bir günlüğüne batılı gibi eğleniyorum çok mutluyum. Akşam oldu mutfakta işler bitti ve doğum günü pastası diye hiç de gösterişli olmayan, kremasız, küçük ve resmen sağlıklı bir pasta önüme koyuldu. Bir anlığına bombok olmuştum. Mecburen üfledim mumları ve tabii ki en iştahla ben yedim o pastayı. Çok kızgındım ama odaklanabilme sürem on dakika olduğundan dile getiremeden konu kapandı. Annemler çocuğu idare ettiler bu iğrenç pasta ile ancak unuttukları bir faktör vardı. Ananem.


1920’lerde Adana’da doğmuş, kebabın ve bulgurun hasını yemiş, damarlarında vitaminden çok kolesterol akan sevgili ananem. Benim odaklanma sürem on dakika olabilir, peki ananemin bünyesi bu glüten ihanetine ne tepki verecekti? Tepkilerin en coşkulusu ancak en sinsisi ile günümüzün akışı değişti. Mütevazı partimizin sonlarına doğru ananem yerinden kalktı tuvalete yönelmek üzere koridordayken ağzından çok sonra üniversitede adının eğik atış olduğunu öğrendiğim atışları yapmaya başladı. Sonra akışkanlar mekaniğinin en çirkin örnekleri bizim koridorda peyda oldu. Her yer çay ile karışık, yarı sindirilmiş glütensiz pasta olmuştu. Herkes çok telaşlıydı ama ben yine çok mutluydum. Batının kültürünü sindirememiş teyzemin bilmişliklerine en doğru tepkiyi ananemin adana kebapla temeli güçlenmiş mide hücreleri veriyordu. Onun bok gibi dediği şeye kimse itiraz edemezdi. Sonunda haklı çıkmıştım. Mutsuz olduğum bir on dakika vardı onu da ananem kusarak düzeltti.


Ertesi gün vücudumdan fazla dopamini atarken annemle biraz konuştuk. Ananem iyiydi. Pastanın dokunduğuna kanaat getirilmişti. Pastayı hiç beğenmediğimi söyledim. Anacığım tahmin etmişti sevmeyeceğimi ama ablasına da itiraz edememişti. Allah bizi bu doğuyla batı arasında bırakanların belasını versin diyemedim ama ananemin süper sembolik kusuşu insanları epey düşündürtmüş olmalı. O günden sonra doğum günü pastalarım hep dışarıdan alındı. Ben de hiç geri durmadım. Halen upuzun sakallarımla üzerinde “iyi ki doğdun karahindiba paşa hazretleri” yazan pastalar üfleyip anneme sarılıyorum. Düşününce çılgın bir partinin her unsuru o gün evde vardı. Belki de partinin kralı yapıldı ve ananem ondan kustu ben de çocuk aklımda hatırladıklarımı kendimce yorumluyorum. Gerçi evde televizyonu olmayan insanla parti mi yapılır oralar biraz bana da mantıksız geliyor. Büyüdükçe herhalde bu hikâyeye bakış açım değişir. Bakalım, ben de henüz büyüyorum.



KELEBEKLER VADİSİ

- müzdevice -


Günlerden neşe ertesi, Gençlik Pınarı Üniversitesi, Azıcık Aşım Ağrısız Başım Kampüsündeyiz. Kaybedecek hiçbir şeyimizin olmadığı zamanlar. İş yok, para yok, bakmakla sorumlu olduğumuz bir aile yok, e korku da yok haliyle.


Genciz, güzeliz, yaşam bize hep böyle davranacak sanıyoruz. Kolumuz mu kırıldı; e nasıl olsa iyileşir. Kalbimiz mi kırıldı; azcık içer dağıtır, yapıştırırız. Yaralarımız iyileşirdi o zamanlar.


Atladık otobüse, düştük yollara; Ölü Bir Denizin üstünde, ölümü düşüneceğimiz aklımıza gelmeden, kalbimizde uçuşan Kelebeklerin Vadisi hayali ile.


Dere tepe düz gittik, sohbet edip eğlendik. Sonunda yazın bile rüzgarı soğuk esecek bir irtifadaki dağın ucundan manzarayı izlerken bulduk kendimizi. 1700 metre tepesi dediler. Beğenmedik, 1800 isteriz. Küçük bir kalkış pisti, vadi içine doğru. Kuşandık. Kask, telsiz, kanat…koş…ve ayakların yerden kesilsin.


Artık sadece sen varsın ve rüzgarın içinde yol alırken, kanadından çıkan ıslık. Bir süre devam et, önündeki ilk zorlu görev, vadinin içinden çıkmak. Bunun için, bıçak gibi pürüzsüz ve keskin yamaçlara yanaşmalısın ve oraya çarpıp yukarı çıkan rüzgarı yakalayıp , irtifa kazanıp, o yamacın diğer tarafına geçmelisin. Deli mi dürttü? Ne yapıyorum ben burada demeye zaman yok. Her geçen saniye aleyhinde işliyor. Bu görevi başardın mı, tamam şimdi bağıra bağıra şarkı söyleyebilir ve manzaranın tadına varabilirsin sanıyorsun sanırım. Öyle değil. Hareket halinde olan bir buluta yaklaşıyorsun. Ah pofucuk bulutçuk ne kadar da güzelsin demeye gelmiyor, azcık iltifatla baştan çıkan bulut, seni içine aldı mı? Her yer beyaz, görüş gitti, ben neredeyim, dağlar neredeydi? Telsizde hocanın sesi, seni göremiyorum diyor. Sen başını yukarıya kaldırıyorsun, yanından yükselen renkli ipler havada bir boşluğa doğru gidip kayboluyor. Kanadım nerede? Derken bulut hanım insafa geliyor. Yeniden mavi, yeniden yeşil. Ve Bulutsuzluk Özleminin haykırdığı gibi; küçülmüş ufacık olmuş insanların alemi, vazgeçmek birdenbire, her şeyden vazgeçmek.


Denizin üstüne doğru yarım saatlik bir kardiyo. Kardiyo diyorum çünkü, arkandaki harnesse tam sığamamışsın, neredeyse ayakta uçuyorsun. Oturmaya çalışmak için ellerini fren iplerinden çekip, kendini desteklemek için kullanmalısın ve bu esnada 1500 metrede biraz sağa sola sallanmayı da göze almak gerek. Şimdi şarkını söyle. İnerken de, şansına yakışıklı bir turistin üstüne düşebilirsen, tam puan.


Böyle harikadır gökyüzünde olmak. Zorluklar bile birer eğlence gibidir. Kendi sınırlarını görürsün. Ve doğanın gücüne şahit olursun. Ona saygı göstermeyi ve onu öğretmenin yapmayı seçersen, ondan güç alırsın.


Buradaki gülünç hikaye nerede diye soranları duyar gibiyim. Şöyle ki; anlatırken bile gözlerim parlar benim. Uçmak dediğinizde, akan sular durur. Sonra birileri gelir, en sevdiğim şeyi bile bırakmayı düşündürecek haksızlıklar yapar. Sonra da tehdit eder, bunları hiçbir yerde anlatamazsın. Özgür kuşu alır ve kendi zevki için bir kafese koyar. Ötmek bile yasaktır. İşte bu çok gülünç. Kuşum olsun diye kuşu alıp, uçamayacağı bir yapının içine sokmak. Ve yine çok gülünç; kanatları olup uçamamak, dili olup konuşamamak, kalemi olup yazamamak, toprağı olup ekememek, suyu olup yangın söndürememek, parası olup fakir yaşamak.



İLK GÜN HEYECANI

- nehir niş -


Erkenden uyandım. Şubat ayının soğuk günlerinden biri. Bugün okulda ilk günüm. Ögrenci olarak değil de öğretmen olarak ilk. O yüzden çok heyecanlıyım. En sevdiğim öğretmenlerimi hayal ediyorum durmadan. Akşamdan hazırlayıp ütülediğim beyaz gömleğim ve vişne çürüğü eteğimi özene bezene giyiyorum. Hafif bir makyaj yapıyorum yüzüme. Anlatacağım konuyu önceden planlamış ve hazırlanmışım. Şöyle bir göz gezdiriyorum. Sabah kahvaltısı niyetine bir şeyler atıştırıyorum. Bahçemde kuşlar cıvıldıyor ya da içim cıvıl cıvıl. Bilemiyorum. Liseli hallerim geliyor aklıma. Felsefe öğretmenimiz Gönül Hanım, esmer, kısa boylu, esprili, sakin. Türlü düşünsel yolculuklara giderdik birlikte. Ve çok eğlenceli geçerdi derslerimiz. Benimde derslerim öyle olmalıydı. İşleyeceğim üniteyle ilgili yaptığım görseller, filozof ve fikir eşleştirmeleri. İlk ödev olarak da konuyla ilgili olarak çekilmiş bir çizgi film. Daldığım düşlerden zamanın daralan akışını fark edip acele ediyorum. Tam saatinde değil de biraz erken varmak istiyorum okula. Evin kapısına koyduğum çöp torbasını da alıp, girişte duran boy aynasına son defa baktım. Acele durağa indim. Gelen ilk otobüsle metro durağına aktarma yaptım. Çeyrek saat sonra oradaydım. Nedense otobüs ve metroda insanların tuhaf ve gülümseyen bakışlarına maruz kaldım. Tabii o zamanlar hayatımızda maske diye bir şey yok. Heyecanım yüzümden okunuyor galiba deyiveriyorum kendime. Şubatın kuru ve buz gibi soğuğunda selpak satan yaşlı teyzeden bir selpak alıp hayır duasını alıyorum. Öğrenciler kalabalıklar halinde okul kapısından içeri giriyorlar. Ben de Öğretmenler girişinden kapıya yöneldim. Yaşlı bir bey olan güvenlik görevlisi hoş geldiniz dedi. Yüzünde kocaman, babacan bir gülümsemeyle. “Öğretmen Hanım o çöpü atın isterseniz.” dedi. Elimde taa evden buraya kadar getirdiğim mavi çöp torbasını fark edip, önce irkildim sonra kahkahayla gülmeye başladım. Güvenlik görevlisi de zar zor tuttuğu kahkahasıyla eşlik etti. Katıla katıla güldük. Öğretmenler odasında bir çay içip ders ziliyle birlikte sınıfıma girdim. Yoklamadan sonra tanışma başladı. Öğrencilerden biri; “ hocam sabah elinizde çöp torbası vardı atmayı mı unuttunuz?” dedi. Evet; “evden alıp otobüs ve metroyla buraya kadar getirmişim.” deyip hep beraber kahkahalarla hem güldük hem tanıştık. İlk ders heyecanım böylelikle bol kahkahalı bir tanışmaya vesile oldu. Aklıma geldikçe de halen çok gülerim.


OTUZ YEDİ

-san-


Üç dersini almak durumunda kaldığım ve dersleri hobi olarak sonraki yıla bıraktığım bir profesörden söz edeceğim. Ben ilk dersi zar zor verirken ve artık bitsin diye dualar, dilekler, ritüeller, ayinler gibi akla gelebilecek bütün ruhsal eylemleri gerçekleştiriyorken; sınıfın bir kısmının "hocam lütfen x dersini de siz alın, lütfen y dersine de siz girin!" diye yalvarıp yakardığı günü dün gibi hatırlıyorum. Sonuç; girdi.


İlk dersi şerefimle verdim. Bunun sarhoşluğuyla diğerlerini de halledebileceğimi düşünerek ikinci derse hevesle başladım. İşler beklediğim gibi gitmedi. Bende bu hocanın sevmediği, göze batan, eğreti duran bir şey vardı. Israrla diyordu ki; "Buradasın ama sanki yoksun." Bu kadar etkilenmesi beni sarsıyordu ve "Buradayım hocam," diyordum. "Sizi dinliyorum." Derslerin çoğundan mide bulantısı, baş ağrısı gibi mücbir sebeplerden dolayı kaçıyordum. Katıldığım derslerde de uzun ve istekli sorularına tek kelimelik hap gibi yanıtlar vererek istemeden sinirlerinin bozulmasına sebep oluyordum. Aralarda da yalvaran ekip dahil, tüm sınıfın hocanın arkasından atıp tutmasına şahitlik ediyordum. İkinci dersi elbette veremeyecektim, neyse ki erken anlayıp kendim bıraktım. Üçüncü dersi ondan almamak için elimden geleni yapacaktım. Yaptım da. Danışman hocama dersi başka birinden almak istediğimi söyledim.-İstediğim, bana daha önce "Freud olsam ilk seni incelerdim," demiş olan ilgili bir hocaydı.- Güldü ve nedenini sordu. "İletişim..." diye kibarca açıkladım. Ama yeni gelen bir kurala göre birinci dersi kimden aldıysak üçüncü dersi de ondan almak zorundaymışız. Teşekkür ettim ve yanından ayrıldım. Bu dersin ilk gününde elbette eski hevesim kalmamıştı. Dakikalarca bekledikten sonra o geldi. Bütün ihtişamıyla, tebessümüyle, kahvesiyle, bağımlılıkla titreyen elleriyle, 45 dakika geri olduğuna inandığım kol saatiyle ve en önemlisi de dersi ondan almak istemediğimi söylediğim danışman hocamla birlikte geldi.


Asistanıymış.


Zihnimde bir ses yankılandı; "Bu ders gitti."


Öyle de oldu.


Yılın sonuna doğru yenilgiyi, zaferi kabul edip her şeyi rafa kaldırmıştım. Birkaç bütünleme kalmıştı sadece. Yıl sonu değerlendirmemi yapıp hangisinden kalıp hangisinden geçtiğime karar vermiştim artık. Tüm bunların verdiği buruk rahatlıkla kitap okurken telefon çaldı. O arıyordu, bütün ihtişamıyla. "Bütünleme için akşam, bir saatte yapıp yüklenecek kolay bir şeyler tanımlayacağım sisteme," dedi. "Tamamlayıp gönderebilirsin." Teşekkür edip telefonu kapattıktan sonra şok oldum. Ben bu dersten her türlü kalacaktım. İçimde bir şüphe oluştu. Bunun için beni arayan tek hocaydı. "Acaba haksızlık mı ettim" diye düşündüm, "Çabaladığımı o da gördü ve yardımcı olmaya çalışıyor. Durum düşündüğüm kadar vahim olmayabilir." Kitabı kenara koyup insanlara yaklaşımımı, önyargılarımı ve birtakım iletişim problemlerimi ölçüp biçtikten sonra sakince dosyayı yüklemesini bekledim. Saat gece on ikiyi geçti ama bir saat süre tanıyacağını söylediği için bekledim. Saat biri geçti, sabırla beklemeye devam ettim. İkiyi geçti, artık yüklemeyecek derken iki buçukta dosyam hazırdı. Bir gün süre tanımıştı. Saatlerce uğraşıp iyi bir proje yükledim. Diğer sınavlar da bitince yastığa başımı huzurla koymaya başladım. Ta ki sonuçlar açıklanana kadar. "70 vermez de 60 verir-55 verir, geçirir" diye düşünürken gördüğüm manzara 37 oldu. Hayatımdaki hiçbir 37'ye bu kadar çok gülmedim.



LAN MI

-ayşe çetinkaya-


Kardeşim mezun olup işe başlayınca, ben de yüksek lisansa kabul edilince birlikte Ankara’da bir eve çıktık. Otomobil sevdalısı babam, üniversiteyi ailemin yanında okudum, onlara masraf yaptırmadım bahanesiyle, ben ehliyetimi alınca heves edip benim için de bir araba almıştı. O araba da bizimle Ankara’ya geldi. Pandemiden önce gül gibi geçinip gidiyorduk. Kardeşimin işi evimize çok yakındı, ben de haftada üç gün okula gidip gelmek için kullanıyordum arabayı sadece. Sonra kardeşim iş değiştirdi, iş yeri evden hayli uzaktaydı artık. O sırada pandemi patladı. Ben de nasıl olsa almazlar diye başvurduğum bir işe kabul edildim. Benim iş yerim daha da uzakta. Mesai saatlerimiz de asla birbirimizi işe bırakabileceğimiz şekilde değil. Ben erken gidip geç çıkmaya razı oldum. Kardeşim beni bırakıyor ve gelip alıyor; ofiste o kadar saat ebem ağlıyor, ama ne yapalım hiç değilse pandemi zamanı bir arabamız var.


Geçtiğimiz kış, akşam oldu, mesai bitti, ben de vakit geçiriyorum kardeşim gelene kadar. Aradı, “abla geldim, inebilirsin” diye. Çantamı topladım, indim. Kapının önüne park etmiş. Açtım kapıyı, arabanın iç lambası yandı, arka koltukta kedili medili iki yastık gözüme çarptı; “aaaa o yastıklar ne laaannn?” dedim. Kapıyı iyice açınca da ön koltuktaki pandalı bez çantayı gördüm, “ohaaa bu da çok güzelmiş” derken fark ettim ki, bu koltuk bizim arabanın koltuğu değil. Kafamı kaldırıp bir baktım, lanlı lunlu konuştuğum kişi de asla kardeşim değil. “Ayy çok özür dilerim, sizi kardeşim sandım” deyip kahkahayı patlattım beyefendinin yüzüne. Sonra da arabasının kapısını kapattım. Karanlıkta tam göremedim, ama o da güldü galiba. Baktım kardeşim biraz daha ilerde park etmiş bekliyor, kahkaha atmaya devam ederek doğru arabaya bindim.





MAKARNA, ŞARAP VE KAHVE

- dalgın canbaz -


Ciao bella İtalya. Sırf seni görmek için, yüksek lisanslara girmiş, Erasmus yaparım umudundaydım. Ve hayallerim gerçek olmuştu.( Gerçekten altı aylığına İtalya’ya gidiyordum. Bölümden bir kız arkadaşımla yollara koyulmuştuk, çat pat İtalyancamla. Uçaklar, otobüsler sonrası, L’aquila (Kartal) şehrine varmış, ev arkadaşlarım iki oğlanı aramıştım. Upuzun bir yürüyüş yolu sonrası, bizi almaya gelmişlerdi. Eve vardık, bir tanesinin kız arkadaşı ilk günden ordaydı ve hiç gitmedi o günden beri, bu adam benim der gibi. İtalya’ya vardığımdan beri bir hafiflik gelmişti üstüme, Akdeniz insanın coşkusu ve her şeyi hafifleten, neşe katan bir halleri vardı, bizim her şeye üzülen ama hiçbir şey yapmayan Ortadoğu halimize inat. Daha sonradan bu her şeyi tiye alma hallerini, hiçbir şeyi ciddiye almama olarak görsem de bu hafiflik, bu özgürlük çok hoşuma gitmişti. Kadınlar, özgür ve eli maşalıydı, benim ülkeme inat. O kadar ki, feminizm üzerine tez yazmak isteyen ev arkadaşım, tezinden vazgeçecekti nerdeyse, göğüs dekoltesini çok seven bu hatunların karşısında.


Günlerimiz, neşe, zevk ve sanatla geçiyordu. Hayatımı şarap, kahve ve makarnayla sürdürebilirdim bir ömür :). Makarna sosunu yapmaya her akşam bir saat özen göstermeleri ve ortaya çıkan sonucun hastasıydım. Ha bir de herhangi bir yemeği yaparken, malzemeleri nerden aldıkları, nasıl kestirdikleri, nasıl pişirdikleri detaylarını, büyük bir coşkuyla ve bir şiir gibi anlatmalarına da hayran kalıp, şaşırıyordum. O büyük sofralarda neşeyle, şarkılarla ve gülüşmelerle oturuyorduk. Lise hayatım boyunca İngilizceden nefret etmeme ve çok zor öğrenmeme rağmen, İtalyancayı bu kadar hızlı öğrenmeme çok şaşırıyordum. Çünkü beni olduğum gibi kabul ediyor, yardım ediyor, tepeden bakmıyor ve snopluk yapmıyorlardı.


Yine bir gün akşam masalarımızdan birinde, enfes bir makarna sonrası ‘ho sesso’ dedim. Önce bir sessizlik, sonra kahkaha koptu. Tekrar karnımı ovuşturup ‘ho sesso’ dedim. Doydum demeğe çalışıyordum. Yemek üstü çok iyi olmaz bence dediler, gülüştüler. Sonra, bir durup ev arkadaşlarım ‘ho sazso ‘ mu demek istiyorsun dediler. Farkı ne ki dedim, naif bir gülümsemeyle. Ho sesso, sex istiyorum demekmiş meğerse.



KAYBOLAN OTOBÜS

- coggywriter-


Halk oyunlarına olan ilgim lise yıllarında başlamıştı. İki kız arkadaşımla beraber bir derneğe kayıt olduk. Muazzam bir ortam vardı, belki de tam da aradığım sosyallik buydu. 95 yılından bahsediyorum daha bilgisayarlara bile uzak bir toplumduk. O zamanlar insan ilişkileri, arkadaşlıklar, beraber vakit geçirmek sosyalleşmenin en önemli yapı taşlarıydı.


Yaklaşık tüm sömestr her hafta sonu, tüm dansçılar ile spor salonunda çalışmalar yapmış; sezon sonunda Temmuz ayında gerçekleşecek olan Bray-Dunes halk dansları festivaline hazırlanmıştık. Rotamız belliydi. Otobüs ile yola çıkılacak, önce Yunanistan' ı dolaşıp, daha sonra feribot ile İtalya'ya geçecektik. İtalya turu atıp Fransa'nın kuzeyindeki Bray-Dunes kasabasına geçecektik.


Otobüs ile gidecek olmak her ne kadar zor gibi gözükse de, aslında bir o kadar da heyecanlanmıştık. 42 kişilik bir kafile olarak yola koyulduk. Önce Yunanistan'a geldik. Selanik, Atina, Kavala derken Igoumenitsa'dan feribot ile Bari' ye(italya) geldik. Rehberimiz hırsızlık olaylarının çok olduğunu ve mümkünse çantalarımıza sarılarak yürümemizi söylemişti. Pek tekin bir yer değildi ve zaten hiç sevmemiştim Bari' yi.

Roma'ya geldiğimizde tatlı bir heyecana kapıldık. İlk durak Colleseum idi. Herkes arabadan inip şaşkın şaşkın etrafa bakıyordu. Saat 19.00' da aynı yerden bizi almak şartı ile şoför ile anlaştık. Herkes çok heyecanlıydı ve Roma turu başlamıştı.


Aşk Çeşmesi, İspanyol merdivenleri, Colosseum, Aziz Petrus Bazilikası, Piazza Venezia derken, tüm günümüz güneşin altında yürüyerek geçmişti. Ancak fotoğraflarda ve dergilerde gördüğümüz yerdeydik, mutluyduk.


Bir sürü fotoğraf çektik, güldük, yedik içtik, eğlendik. Saat 19.00' a doğru hareket edeceğimiz otoparka doğru yol aldık. 42 kişi oradaydık, fakat bir şey eksikti. Otobüs yoktu. Rehberimiz ve yöneticilerimiz bizlere paniğe gerek olmadığını ve gezmeye devam edebileceğimizi söylediler. Roma sokaklarına gidip biraz dolaştıktan sonra, tekrar İspanyol merdivenlerine geldik. Otobüsten haber alınana kadar burada bekleyebilirmişiz. Biz mutluyduk. Keşke otobüsü hiç bulmasalar da, orada kalabilseydik.


Gece saat 03.00'e kadar, İspanyol merdivenlerinde bekledik. O kadar kalabalıktı ki, sanki tüm ülkelerden insanlar orada toplanmış, şarkılar söyleniyor, fotoğraflar çekiliyor, sohbetler ediliyordu. Roma'da bir ömür yaşayabilirdik, o kadar çok sevmiştik. Saat beşe doğru yöneticilerimiz geldi, aynı otoparka yürüdük. 42 kişilik kafilede müzisyenlerde vardı. Dolly çalan Erdal abi telaşlı bir karakterdi. Otoparka doğru yol aldığımızda, otobüsü ilk gören o olmuştu ve maymunumsu hareketlerle "Ula Ula otobüs karşıda" diye bağırarak otobüse koşmuştu. Tam köyden indim şehire misaliydi. Define yerini bulan yeşilçam kahramanlari gibiydi. O an yaşadığı sevinç ile hepimizi güldürmüştü.

Festivale geldiğimizde çok güzel karşılandık. Beş gün boyunca çeşitli kasabalarda gösteriler yaptık. Diğer ülkelerin dansçıları ile tanışıp arkadaşlıklar kurduk. Hala görüştüğümüz dostlarımız var.


Dönüş yolunda yöneticilerimizin aklına kaybolan otobüs hikayesini Erdal abiye ikinci kez yaşatmak vardı. O hariç tüm kafile bu konuda anlaşmıştık. Andorra sokaklarında herkes dağılmış şehir turu atıp, alış-veriş yapıyorduk. Yoneticiler, bu kez otobüsü bilinçli olarak toplanma yerine getirmeyince Erdal abiyi tekrar panik sarmıştı. Bu seferki atak seviyesindeydi. Endişeli tavırları ve korku dolu gözleri hala aklımda. Dakikalarca " neden bir işi doğru düzgün yapamıyorsunuz" diye hayıflandı. Yaklaşık 15 dakika boyunca tüm otobüs kafilesi onu izledik ve en sonunda dayanamayıp kahkahayı patlattık. Şaşkın şaşkın etrafa bakıyor anlam veremiyordu. Herkes gülüyordu ve "ikinci defa aynı olaya nasıl inanırsı”n diye yol boyunca Erdal abiye takılmıştık.


Tüm yolculuk boyunca otobüsün kaybolmasından çok, Erdal abinin sevinci ve hareketleri konuşulmuştu. Bizim ilk yurt dışı seyahatimizdi. İnanın Erdal abi ile çok keyifli bir hâle gelmişti.


KARMA

- matruşka -


Evliliğimizin ilk yıllarıydı. Ankara’da bir alışveriş merkezinin restoranında yemek yiyorduk. Eşim ikide bir çapraz masaya bakıyordu. “Hadi be!” dedi. Gördüğü on beş yıl önce askerlik yaptığı arkadaşı Diyarbakırlı Reşat’tı. Hoşbeşten sonra yanındaki kadına dönüp eşin mi diye sorduk. Üstüne ekledik “Yenge çocukları ne yaptınız” diye. Çünkü bizim bildiğimiz Reşat, evli ve üç çocukluydu. Kız şaşkın gözlerle “Biz evli değiliz.” dedi. Eşim “Nasıl olur oğlum, sen evli değil miydin, hatta çocukların da vardı.” diye ısrarla sormaya devam etti. “Yok oğlum o iş olmadı, ayrıldık.” deyip geçiştirdi. Eşimi bir bahane uydurup tuvalete götürdü. Biz o arada Reşat’ın sevgilisiyle sohbeti ilerlettik. Avukatmış. Birbirlerini çok seviyorlarmış, evleneceklermiş. O gün ayrılmadık yanlarından. Akşam beraber gece kulübüne gittik, eğlendik. Tabi bu arada birbirimizin telefonlarını da almayı ihmal etmedik. Sonra yanlarından ayrıldık. Yanlarından ayrılır ayrılmaz eşim Reşat’ın hala evli olduğunu, bu kadınla da yasak aşk yaşadığını söyledi. Zavallı kadının hiçbir şeyden haberi yoktu. Bu duruma çok ama çok sinirlenmiştim. Kıza söyleyeceğim, dedim. Ben bununla yaşayamam. Eşim erkeklerin birbirlerini koruma güdüleriyle asla söylememem gerektiğini, söylersem kötü bozuşacağımızı söyledi. Günlerce aklıma takıldı bu konu. Sonra dayanamadım, telefon ettim, telefonu kapalıydı- meğer Kıbrıs’taymış- Sosyal medyadan yazdım. Bir iki hafta sonra geri döndü. Emin misin diye defalarca sordu. Sonra tabi kızılca kıyamet koptu. Kız Reşat’tan ayrılmıştı. Bana defalarca kez teşekkür etti, çok dua etti. Hala görüşüyoruz, evlendi güzel bir de kızı oldu.


Aslında bu hikaye bunca yıldan sonra bana trajikomik geliyor. Kilometrelerce öteden gelip yanlış bir şey yaparken yıllardır görmediğin arkadaşınla karşılaşmak ve ipliğinin pazara çıkması çok komik ama aynı zamanda çok da trajik. Hayatın karması bu diye düşünüyorum. Yaptıklarımız bir yerlerde yakalıyor bizi.


GÜLMECE

- gülçin karabulut -

Gülmek, mutlu beyin kimyasalları olan seretonin, oksitosin, dopamin ve endorfinin artışına yol açan, yüz kaslarının anormal bir şekle bürünerek, içsel bir tetikleyici neticesinde garip seslerin eşlik ettiği şahane keyifli bir durumdur. Gülmeyi çok severim. Güzide KASACI kadar olamasam da bir Yay kadını olarak müthiş kahkahalar atarım. Gülmenin stresi azalttığı, ağrı kesici özelliği olduğu ve ruhsal sağlığı olumlu etkilediği artık herkesçe biliniyor.


Büyük çoğunluk gibi gülmece izlemeyi severim ve yaşadıklarımla pek çok gülmeceye de konu olmuşumdur. Maalesef bazıları açıklanmayacak kadar fena, o yüzden onlara hiç değinemeyeceğim, zira çok utanıyorum.