Adım atmamanın yorgunluğu
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Fernando Pessoa, 12 Haziran 1932 tarihinde günlüğüne not düşer: “Hayat istemeden çıkılan, deneysel bir yolculuktur.”
Yazara göre bu yolculukta izleyici durumuna düşmek, o hayatı yaşamaktan daha yorucudur.
“Ne uzun yaşadım, yaşamaksızın. Ne çok düşündüm, düşünmeksizin.” der Pessoa:
“Kaçındığım bütün savaşların yaraları var üzerimde.”
...
Adım atmak için uygun şartları beklemek, genellikle adım atmamanın mazeretine dönüşür.
Hayatın izleyicisi konumuna geçeriz.
Yazar Mark Manson, meditasyon için her gün yirmi dakika bulamadığını söylediğinde, rehberi onu uyarır:
“Kim yirmi dakika yapman gerektiğini söyledi ki? On dakika yap. Beş dakika yap.”
“Yeter ki arenaya çık.”
...
“Arenaya çıkmak” tabirini ABD eski başkanı Roosevelt kullanır. İdeal vatandaşın “izleyip eleştiren,” değil, “eyleme geçen” olması gerektiğini söyler:
“Önemli olan; kusur bulan, sürekli eleştiren, tenkit eden, karşısındakinin nasıl tökezleyeceğini söyleyip duran kişi değildir.” der Roosevelt;
“Önemli olan; arenaya çıkan kişidir. Yüzü gözü toza bulanmış, gayret etmiş, hatalar yapmış, tekrar ve tekrar kendini yetersiz hissetmiş olsa bile denemekten asla vazgeçmemiş kişidir.”
“Çünkü hiçbir çaba hatasız veya kusursuz olmaz.”
...
Genellikle dışımızdaki değil, içimizdeki eleştirmenden çekinir, bu nedenle koşulların mükemmel olmasını bekleriz.
Ancak harekete geçmedikçe suçluluğumuz artar.
Çünkü Irvin Yalom’a göre edindiğimiz farkındalık, biz eyleme geçmedikçe bir anlam ifade etmez. Atılmayan adım, anlam sorununa dönüşür.
Yazar Elbert Hubbard, bu varoluşsal ikilemden alaycı bir şekilde bahseder:
“Eleştiriden kaçınmak mı istiyorsun? Çok basit. Hiçbir şey yapma, hiçbir şey konuşma, hiçbir şey olma.”
Yeter ki arenaya çık
Yalom’un deyimiyle, arenaya çıkmamakla aslında varoluşumuzu erteleriz. Oysa ölümle yüz yüze gelmiş kişilerin bildiği bir gerçek vardır:
“Varoluş ertelenemez. “
Ama madalyonun iyi tarafından bakalım: Ertelemediğimiz eylemler varlığımızı güçlendirir.
Yani, arenada kalmak, bizi ne kadar yorarsa yorsun, bir yandan da bize canlılık verir.
...
Spor yapanlar bilir, spor yapmak yorar ama canlılık verir.
Yazanlar bilir, yazmak sancılıdır ama yazmış olmak canlılık verir.
Sağlıklı beslenenler bilir, kalorili yiyeceklerden kaçınmak zordur ama doğru olanı yapmak canlılık verir.
İlişkilerinde samimi olanlar bilir, düşüncelerimizi söylemek streslidir ama kendimiz gibi davranmak canlılık verir.
Bilinçli eylem canlılık verir. Korkak eylemsizlik ise enerji harcamasak bile bizi cansız kılar.
...
Eylemsizliğin varoluşsal suçluluğunu belki de en güzel Oruç Aruoba ifade eder.
“Kendin olmayı yeniden öğrenmen gerek” der Aruoba; “yıllar yılı unuttun onu yalnızca: Bunu da koşullara, hayatın akışına, sorumluluklarına falan bağlamaya kalkışma…
Sendin, sendeki asıl seni anlayan, önemini, değerini göz ardı eden: korkaklıkla işin kolayına kaçan.
O içte bir yerde hesap soruyor o sahici senin, senden:
Ne yaptın sen sana?”
...
Sıklıkla boş yere şartların uygun olmasını veya duygusal olarak hazır olmayı bekleriz.
Hiç yapmamakla, az da olsa yapmış olmak arasında muazzam bir fark bulunur.
Doğru olanı yaptıkça suçluluğumuz azalır, kontrol duygumuz artar, daha özgüvenli olur, kendimizi daha canlı hissederiz.
Ve kendimizi daha kontrollü, özgüvenli ve canlı hissettiğimizde, hayatımızda hiç beklemediğimiz ve öngöremeyeceğimiz sürprizler olabilir.
“Hayatında değer bulacak olan, arenaya çıkandır.”
Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı
Mark Manson - Scott Barry Kaufman Interview
Theodore Roosevelt - Citizen in a Republic
Irvin Yalom - Varoluşçu Psikoterapi
Elbert Hubbart - Little Journeys to The Homes of the Great
Oruç Aruoba - Hani







Yorumlar