Tetiklenen travmalar ve kırılmış güzellikler
- 18 Tem
- 3 dakikada okunur
Alkolik babası tarafından sürekli şiddete maruz kalan Sam, yedi yaşındayken evden alınıp bakımevine yerleştirilir. Aradan yıllar geçer ve Sam derslerinde başarılı, uyumlu bir genç olur.
Yedi yıl sonra, bir gün okula yeni bir öğretmen atanır. Bay M, enerji dolu, sevilen ve deneyimli bir öğretmendir. Ancak daha ilk hafta dolmadan Sam üç farklı olayda sinir krizi geçirir ve Bay M’ye saldırır. Halbuki öğretmenin kendisine yönelik olumsuz bir tavrı yoktur.
Çocuğa, neden saldırdığını sorarlar:
“Bu adam benden nefret ediyor.” der.
Psikolojik durumuyla ilgilenen rehber şaşırır, o da derslere katılır ama tuhaf bir şey göremez. Bay M, ne zaman Sam’a yakınlaşsa çocuk tetiklenir. Zamanla birbirlerini görmezden gelmeye başlarlar. Bay M de mesafeli durur.
Bir gün Sam, yanında rehberiyle birlikte babasıyla aylık görüşmeye katılır. Her zamanki gibi birbirleriyle pek konuşmadan karşılıklı dama oynarlar. Babanın kokusu, oyunu izleyen rehberin zihninde kendi babasıyla olan anılarını canlandırır: Sigara ve Old Spice kokan babasının onu sabahın beşinde uyandırması, hazırlanıp beraber balığa gitmeleri, kendisini güvende hissetmesi…. Ve birden uyanır.
Hemen öğretmen Bay M ile görüşür, ona deodorantını sorar: Old Spice.
“Sanırım neyin tetiklediğini buldum,” der öğretmene, “bir süre bu kokuyu kullanmasanız olur mu?”
Ve Sam’e de anlatır durumu. Kendisi artık hatırlamıyordur ama, babası ona şiddet uygularken de muhtemelen Old Spice kokuyordur. Kokuyu tehditle eşleştiren beyni, yıllar sonra onunla yine karşılaştığında aynı çevreye düştüğünü düşünür ve bu nedenle kendini korumak için “savaş” sinyalleri göndermeye başlar.
“Anlıyorum,” der Sam,” benzer tetiklenmeyi birine haksızlık yapıldığını gördüğümde de hissediyorum.”
Sam ve Bay M, şanslarını yeniden dener ve yıl sonuna kadar güzel bir ilişkileri olur.
BİZDEN SAKLANAN HİKAYEMİZ
Bazen, birkaç dakika önce gayet sakinken, birden bire sinirlenir veya huysuzlanırız. Bu durumu en iyi ihtimalle yorgunluğumuza bağlarız. Yine de genellikle yaptığımız şey kendimizi veya çevremizdekileri suçlamak olur. “Ne var ki sinirlenecek?” ile “Neden beni sinirlendiriyorlar?” arasında bocalarız.
“Acaba ne tetikliyor beni,” demez, “ortamdaki bir koku mu, okuduğum metindeki bir sözcük mü, uzaklardan duyduğum bir ses mi?” diye sorgulamayız. “Belki de nedenini bilemem, en iyisi güvenli bir alanda sinirli olmak için kendime izin vereyim” gibi bir düşünce aklımızın ucundan bile geçmez.
Dünyayı ilişkilendirerek anlamlandırdığımız için heybemizde ne varsa onu kullanır, duygularımıza nedenler üretiriz.
Oysa derinlerimizde bambaşka ilişkiler ağıyla örülü bambaşka hikayeler yatar.
Ve kendi hikayelerimiz bizden saklanır.
Bu nedenle ilhamı yine sanatta arayalım ve Rilke’nin genç şair arkadaşına öğüdüne kulak verelim:
“Lütfen yüreğinizdeki çözülmemiş sorulara karşı sabrınız olsun. Cevaplar peşinde koşmayı bırakın çünkü cevapları yaşayabilecek durumda değilsiniz henüz. Şimdilik sadece sorunları yaşayın. Belki günün birinde, kendiniz dahi farkına varmadan, cevapları yaşamaya başlarsınız.”
KIRILMIŞ GÜZELLİK
Dün bülten için hazırlık yaparken, savsaklamanın bir üst seviyesine çıkıp kendimi Leonard Cohen’in mezarını ziyaret ederken buldum. Daha doğrusu birisi evden mezarlığa olan yolculuğunu kaydetmiş, ben de Youtube’da onu izledim.
Olay şöyle gelişti; önce Susan Cain’in yeni kitabıının çıktığını öğrendim. Kendisini Türkçe’ye “Sessiz: Konuşmadan Duramayan Bir Dünyada İçe Dönüklerin Gücü” adıyla çevrilen kitabıyla tanırsın. Hemen bir kopyasını bulup indirdim. (bedava elbette) Dilimize çevrilir mi bilmiyorum ama kitap acının ve özlemin bizi nasıl bütünleştirdiğini anlatıyor. Beni ilgilendiren kısmı ise kitabında bol bol Leonard Cohen’den bahsetmesi. Şöyle diyor Cain:
“Onu dinlerken beni nasıl böyle derinden etkilediğini anlayamıyordum. O öldükten sonra hakkındaki her şeyi okumaya başladım. Gördüm ki şarkılarını yaparken Kabala mitolojisinden etkilenmiş. Bir mite göre evren en başında kutsal bir bütündü ancak sonra cam gibi kırıldı ve kutsal parçalar etrafa yayıldı. Bizler de bu mükemmellikten uzak, kırılmış dünyada yaşıyoruz. Görevimiz ise ilahi parçalardan birine denk geldiğimizde bunu fark etmek ve kendimize katmak.”
Sigara içerken nikotini nasıl içimize çekiyorsak, şarkılarını dinlerken de aşkınlık duygusunu öyle içimize çekmemizi istedi Cohen, diyor yazar.
Bu tanrısal parçayı bulup kendime kattığım için mutlu oluyorum. İçimdeki Cohen dinleme özlemi artarken öğreniyorum ki, çok sevdiğim bir diğer şair ve şarkıcı Damien Rice, Montreal’deki anma konserinde Cohen’in “A Famous Blue Raincoat” şarkısını söylemiş. Yoğun kalp atışlarıyla arama sürecim başlıyor. Sadece bir kişi kaydedip, koymuş, buluyorum onu. İçim çok tuhaf oluyor dinlerken. Kendimi kaybediyorum, gözümü açtığımda Montreal’deki mezarının başındayım.
İlgilisi için şarkı burada.
(Kişisel sayfamı takip edenler bilirler her yıl aralık ayının son günlerinden birinde gece 4’te bu şarkıyı paylaşırım, ilk cümlesine ithafen.)







Yorumlar