Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

Teşekkürler!

Normal İnsanlar: Gülümseten üç şey



Bu haftanın normal insanlar konusu "sizi gülümseten üç şey ve nedenleri" idi. Katılan bütün yazar arkadaşlarıma saygılarımı sunuyor, emeklerine sağlık diyorum.


- Hadi Beraber Kitap Yazalım projesi hakkında daha geniş bilgi almak için tıklayabilirsiniz.


Haftanın yazıları


1. Yarım Gülümsemeler - Huzursuz Beyin

2. Fermata – Edward Bloom

3. Çünkü Ondan Dolayı – İki

4. Bir Kedim, İki Kedim, Üç Kedim – Ayşe Çetinkaya

5. Her Şey Yolunda – San

6. Lütfen Beni Övün – Rojda Aksoy

7. Çünkü Ben Beşiktaşlıyım Ya – Mutlu

8. Gülümse Bak İyi Gelecek – Sehvenli

9. Hava Durumu Tahmincisi – Herzi

10. Hisler Hapishanesi – Saturnuslog

11. Üç Elma – Bir Başka Dünyadaki

12. Mütebessim Hatıralar – Seyyan Uslu

13. Ne Gülümsetir Seni, Dedi İç Ses –Dalgın Canbaz

14. Siyah Piramitten Geçen Beyaz Işık – Milenay Karga

15. Her Nasılsa Tekrarlanabilen Mutluluk Anları – Canderel

16. Tarot Falı – Melike Yılmaz

17. Üç Şey – Nehir Niş

18. En İyi Yaptığım Şey – Msy

19. Gülümseyen Ben – Ayşe Menekşe





YARIM GÜLÜMSEMELER

-huzursuz beyin-


Gülümsemesi tam insanları kıskanırım. Gözleri kısılır, minik kasları kasılır, kendilerini bırakırlar ortaya. Hiç böyle tam gülümsediğimi hatırlamıyorum. Benim yaptığım şey sinirli küçük köpekler gibi dilimi azıcık dışarı çıkarıp alt dudağımı bastırarak yanaklarımı germekten ibaret. Çocuklar yapar bunu, ellerini kullanırlarken dillerini de dışarı çıkarırlar. Bazı bilim insanlarına göre bunun nedeni dilimizin beynimizde kapladığı alan. Bu alan o kadar büyük ki, dilimizi dudağımızda bastırmak, yani hareketini sabitlemek, bize odaklanmak ve performans açısından ekstra güç sağlıyor. Demek ki bir yandan gülümserken diğer yandan bir şeyleri baskılıyorum içimde. Özellikle İngiliz komedi dizileri izlerken, zekice yazılmış bir metne denk geldiğimde veya rakip takımlar yenilirken böyle gülümsüyorum.


Ayrıca, hafifi acı veren, minnettar gülümsemem var; anneannemi düşündüğümde, sevdiklerimin özverileri aklıma geldiğinde çıkıyor ortaya. “Keşke…” diyorum. Her zaman tanışmış olmam gerekmiyor minnettar hissetmem için. Örneğin Emel Korkmaz, oğlu Ali İsmail için yapılan bir anmaya geldiğinde böyle tebessüm ederek izlemiştim onu.


Bir de kimsenin görmediği bir gülümsemem var. Geceleyin, usulca sokulurum yatağa, elimi hayalet gibi yavaşça yanıma uzatırım. Sadece birkaç saniye sürse de, elimin boşluktaki temassız gezintisi ürkütür beni. Yapayalnız hissederim; zamanın bilgeliği dalar içime, yoğun bir hüzün duyarım. Sonunda parmağımın ucu eşimin bedenine hafifçe deyince de, aynı yoğunlukta bir ferahlama gelir bu sefer. Gülümserim ama buruktur içim. Bilirim bir gün ya ben olmayacağım bu dünyada, ya o olmayacak yanımda. Ama bugün o gün değil, derim. Bugün o gün değil.





FERMATA

-edward bloom-


İlk kez dinlediğim bir müzik eserinde puandorgla karşılaşmak beni gülümsetir. Puandorg, duraklama belirten müzik işaretidir. Müzik ağırlaşır, bir anlığına durur. Yüksek olasılıkla ritm ya da ton dolayısıyla da duygu değişir. Yeni bir sayfa açılmış, yeni bir bölüm başlamıştır. Bu aynı zamanda yaratım zenginliğini de gösterir. Monotonluktan çıkarır eseri. Daha anlaşılır olması açısından örnek vermek isterim; Haziranda Ölmek Zor şarkısının "Bıraktım acının alkışlarına 3 Haziran 63'ü" dizesi "Bir kırmızı gül dalı eğilmiş üstüne" dizesine puandorg ile bağlanır. Ritm değişmiş, şarkıyı dinleyeni başka bir ruh haline sürüklemiştir.


İzlediğim bir dizide, dinlediğim bir şarkıda, okuduğum bir kitapta sevdiğim bir yapıta, karaktere gönderme yapılması gülümsetmekten biraz daha fazlasını hissettirir. Eserin yaratıcısıyla benzer zevklerimiz olduğunu düşünüp yakınlık duyarım. Örneğin birkaç gün önce Pink Floyd'un High Hopes'unu dinlerken şarkının başındaki çan sesinin, Charles Dickens'ın Büyük Umutlar romanının başında kaçak mahkumlar için çalan çanın sesine bir gönderme olduğunu fark ettim. Belki de bir gönderme olsun istedim. Şarkının sözleri de sanki romanı anlatıyor;


Bulunduğumuz yerin ufkunun ötesinde yaşıyorduk gençken

Cazibelerin ve mucizelerin dünyasında

Düşüncelerimiz başıboş geziniyordu durmaksızın ve sınır tanımadan

Çalmaya başladı ayrım çanı


Çocukluk fotoğraflarıma bakmak önce yüzümde bir gülümsemeye, sonrasında da hüzünlü efkâra neden olur. (Efkâr çoğul bir sözcüktür ve düşünceler demektir sevgili okuyucu) Gülümserim çünkü kendi çocukluğumun değil de kendi çocuğumun fotoğrafına bakıyormuşum gibi gelir. Hatta o fotoğrafı ben çekmişimdir. Efkâra kapılırım çünkü artık o çocuk kadar sevilecek bir insan olmadığımı hissederim. Değişmiş, yaşlanmış, kirlenmiş, kötüleşmiş biriyim artık o çocuğa göre. Şimdi o çocuğun karşısına çıkma şansım olsaydı acaba beni sever miydi diye düşünürüm.


ÇÜNKÜ ONDAN DOLAYI

-iki-


Biriyle bakışarak anlaşabilmek beni gülümsetir; çünkü bilirim ki, kendi frekansımda titreştiğim bu evrende, o an onun da frekansı benimkiyle uyumlu bir harmoni yakaladı. Benim gördüğümü gördü, benim düşündüğümü düşündü. O an ikimiz arasında ufak bir sır paylaşıldı. Algısının benimkiyle aynı olmasına sebep olan bir sürü detayı, tecrübeyi, bilgiyi es geçip o anı sessizce geçirmenin keyfini yaşarım.


Yabancı ya da yabani bir hayvanın beni güvenilir bulması beni gülümsetir; çünkü bilirim ki, onu incitmek istemediğime dair olan bütün hislerimi, bana yaklaştığında sergilemek istediğim tüm nezaketimi ve isterse ona vereceğim şefkati bende hissetmiştir. Bu benim hayatta verdiğim en büyük çabanın karşılığı gibidir. Kimseden değerlendirmesini beklemediğim ama hala yolda olup olmadığımla ilgili referans aldığım bir geri dönüştür. İyi biri miyim sorusunun bence ödülüdür. Durduk yere kafası okşanmış çocuk hissi yaşatır.


Sevdiğim ama ölmüş birinin aklıma gelmesi beni gülümsetir; çünkü bilirim ki, onu bir gün daha yaşattım. İnsanların ölmekle ilgili kaygılarını anlar ve ölümsüz olabilmek adına verdikleri çabaları anlamlı bulurum. Kim bilir hangi güdülerle yapılan onlarca eser, çeşme ve yapılarla insanlık tarihi bize bir mesaj vermiş, beni hatırla… Ölenin ne kadarlık bir ölümsüzlüğü hedeflediğini bilememekle birlikte kendi ölümlü zamanım içinde onları yaşatmaya çalışırım. Sevdiklerimi güzel anıları içinde, hep en sevdikleri yaşta ve o güzel gülüşleriyle anarım. Güzel anılarıyla yaşasın…


BİR KEDİM, İKİ KEDİM, ÜÇ KEDİM

-ayşe çetinkaya-



İlk üç sıraya da kedimi koyardım ama kolaya kaçmak istemiyorum.


1) Kedim


Hayatta başıma gelen en iyi şey. Aslında küçüklükten beri sokak hayvanlarından korkardım, babam elletmezdi pire ya da hastalık bulaşır diye. Artık sokakta her gördüğümü eve götürmek istiyorum. Kaderin cilvesine bakın ki, öksürük nöbetleri ve nefes darlığı şikayetiyle gittiğim beş farklı doktorun vardığı ortak sonuç, kedi alerjisi oldu. Kızımı bir başka yuvaya vermeyi kabul edemedim. Antihistaminik ve astım önleyici ilaçlarla dost oldum. Böylece geçinip gidiyoruz.


Yumuşacık ve sıcacık canım kızım içimdeki boşlukları dolduruyor. Kalbim sevgiden patlayacak gibi oluyor. Ben başka hiçbir şeyi bu kadar çabuk özlemiyorum hayatta. Her yere onunla gitmek, her şeyi onunla yapmak istiyorum. Peki bütün bunlar onun umurunda mı? Asla değil. Ve ben buna da bayılıyorum.


Ben çok konuşmayı sevmem, o da sevmiyor. Konuşunca da ne diyor, çoğu zaman anlamıyorum. Ama gözlerimin içine bakınca kalbimi okuyor sanki. Böylece hiçbir dilin, hiçbir sözcüğün onu ne kadar sevdiğimi anlatmasına gerek kalmıyor.


2) Kapta kalan kek hamuru


Beni yeni pişmiş bir kekten daha çok mutlu eden bir şey varsa, henüz pişmemiş bir kektir.


Çocukluk anılarımdan en eskilerinde hep halam var. Fönlü uzun saçları ve içe doğru kıvırdığı kahkülleri, duvar piyanosunda çaldığı müzikler, tuvalette tek başıma kalınca korktuğum için ne kadar uzun sürerse sürsün yanımda beklemesi ve bu sıradaki sohbetlerimiz. Bir de birlikte yaptığımız kekler. O malzemeleri koyardı, ben karıştırırdım. Sonra keki fırına koyup saat kurardık. Hiç sıkılmadan kekin kabarmasını ve kızarmasını izlerdim. Pişen kekin kokusu evin kendi kokusuyla karışır ya, keşke o evde pişen kekin kokusunu tekrar duyma ihtimalim olsa. Ama bu ritüelimizde en sevdiğim kısım, karıştırma kabında kalan hamuru kaşık kaşık yemekti. Halam içinde çiğ yumurta olduğu için çok yememden korkardı, ben de az az yiyormuş gibi yapıp o bakmazken kabı sıyırırdım. Hala da o zamanki zevkle yerim. Kek yapmak da hayatta en sevdiğim şeylerden biri.


3) Mikael Akerfeldt’li rüyam


Üniversiteye başlamadan önce pek gürültülü müzikler dinlemezdim. Sonra bir arkadaşım “ben sana güzelliği getireceğim” dedi ve bir progresif metal grubu olan Opeth’in birkaç parçasını önerdi. Aklımı kaçırdım. O zamanlar streaming uygulamaları yok, alınterimle diskografi indiriyorum, parçaları tek tek düzenliyorum ve emektar iPod’uma aktarıyorum.


Kısa sürede Opeth’in tüm albümlerini hatmettim. Grubun esas adamı Mikael Akerfeldt benim için bir insan değil, ilahtı artık. Aklına, fikrine, yeteneğine hayret ediyordum. İmkanım olsa tanışmazdım mesela, tanısam sevmezdim belki çünkü. Mikael’i sevmemek istemiyordum.


İşte o zamanlar bir gece rüyamda gördüm onu. Bizim okula konser vermeye geliyorlardı. Ama birtakım aksilikler sonucu konser iptal oluyordu. Salonun kapısında, elimde konser biletimle kalakalıyordum, deli gibi üzgündüm. Bir ara salonun kapısı açıldı. İçeride bir şerit çekilmişti ve şeridin arkasında grup üyeleri duruyordu. Kapıdan girdim ve onlara doğru yürümeye başladım. Kimse bir şey demedi. Uzun süre yürüdüm, yürüdüm, durduran olmadı, ve önlerinde durdum. Bir süre birbirimize baktık, sonra Mikael bir adım öne çıktı, kollarını açtı ve sarıldık. Yemin ederim kendimi hiç bu kadar huzurlu ve tamamlanmış hissetmemiştim, rüyada ya da gerçek hayatta.


Üzerinden yıllar geçti, ben de büyüdüm, bir şeyleri daha mantıklı yerlere oturttum. Artık kendisine olan sevgim daha şuurlu bir seviyede. Ama rüyamdaki o huzur hissini hiç kurcalamadım. Bir daha öyle hisseder miyim, ne olursa hissederim, çok merak ediyorum.



HER ŞEY YOLUNDA

-san-


Gülümsemek, genellikle her şey yolunda olduğunda ya da yolunda olduğuna inanmam gerektiğinde yaptığım bir eylem. Tabii işler yolunda olduğunda kendiliğinden gelişiyor, anın içindeyken fark edilmiyor. Diğeri daha mecburi ve planlanmış oluyor.


Mesela kendimi anlatmak için olağanüstü çaba gösterip türlü yollar denedikten sonra, bulunduğum ortamda anlaşılmamın mümkün olmadığını anladığım o an, beni çaresizce gülümsetir. Konuşmayı yavaşça bırakıp aldığım cevaba gülümserim. Bunu yaparak kendimce alay mı ediyorum, yoksa gerçekten kendimi de karşımdaki insanları da rahatlatma amacı mı güdüyorum emin değilim. Ama hangisi olursa olsun, tartışmaya gerek olmadığının farkına varmak için harika bir yol.


Beni gülümseten bir başka şey zekice yapılmış ironiler. Özellikle insanların görünüşünden hiç beklenmeyecek bir şey söylemeleri, bir davranışta bulunmaları beni mest ediyor. Kafasında kalıplar oluşturup rahata kavuşanların rahatı bozuluyor böylece. Dünyanın daha büyük, daha keşfedilmesi gereken bir yer olduğu şüphesi düşüyor herkesin içine. Belki bizden farklı düşünenler, farklı yaşayanlar vardır ve yeterince kafa yorarsak onları görebiliriz bile.


Hepsi bir tarafa, gülümsememe ihtimalimin olmadığı yegâne şey sevdiğim insanların mutluluğunu seyretmek. En umut dolusu da bu. Zor günler geçirmiş, hepsini atlatmayı başarmış, eskiden sürekli acılardan söz ettiğimiz insanların mutlu olduğunu görmek beni gülümsetiyor. Çünkü karanlık zamanların geçip gidebilen zamanlar olduğunu ve asıl uzun sürenin, acıların zihnimizdeki yansımaları olduğunu görüyorum. Gülümsüyorum, çünkü her şey yolunda.



LÜTFEN BENİ ÖVÜN

-rojda aksoy-


Ben galiba bu hayatı seviyorum. Bütün akıl almazlığıyla, zorluklarıyla, sürprizleriyle, bıktıran anlarıyla beraber bir bütün olarak seviyorum yani. Bu topraklarda yaşamama rağmen bunu söyleyebildiğim için bence bir plaket falan almalıyım bir yerlerden. Bu konularla kim, hangi cemiyet ilgileniyor bilmiyorum ama beni bulurlar umarım. Hayat sınavından en çok puanı topladığım anlar hep kendimle ilgili oluyor. Zaten her şey benimle alakalı değil mi? Neyse işte yine kendimle çok ilgilendiğim günlerden birinde şunu fark ettim; değişiyorum! Tabii bu bilgi bir başkası için pek de önemli olmayabilir ama benim için oldukça önemli ve heyecan verici. Bir kitabı ikinci defa okuduğumda hissediyorum bazen bunu. Bazı yerlerini falan çizmişim mesela ilk okumamda ve oradan itibaren geçmişe kısa bir yolculuk yapıyorum. Bazen birkaç ay önceki, bazen birkaç yıl önceki hallerimi düşünüyorum uzun uzun. Bazen sevgilimle ya da ailemden biriyle tartışırken fark ediyorum bu değişimi. Tartışma süresince tavrıma şöyle bir uzaktan bakıp daha önceki deneyimlerimle karşılaştırıyorum. Olumlu yöndeki değişimleri gördüğümde nasıl mutlu oluyorum, nasıl heyecanlanıyorum anlatamam! O anlarda da yüzümde huzurlu bir gülümseme oluyor ama içimden tabii… Karşımdakini tartışma içinde alt etmeye uğraştığım ve bütün varlığımla, haklı olduğumu kanıtlamaya çalıştığım için o gülümsemeyi saklamak durumunda kalıyorum haliyle.


Bu haftanın yazı konusunu görünce ‘’beni gülümseten üç şey bulabilecek miyim acaba?’’ diye düşünürken şimdi hangi birini seçsem diye karar vermekte zorlanıyorum. Yani beni gülümseten epey şey varmış, şaşkınlıkla fark ediyorum ve bu defa da hangisini seçsem diye zorlanıyorum. Sonuncusu anlamlı, değerli, önemli bir şey olsun diye düşündüm ama galiba sıradan bir itirafla bitireceğim; övgü ve iltifatlar herkes gibi beni de gülümsetir, mutlu eder, çok sevindirir. Yani şöyle bir düşününce tutarlı bir tavır aslında bu. Sonuçta övülmek, beğenilmek için o kadar şey yapıyorum, nerdeyse bütün eylemlerim de onay görmek üzerinden şekilleniyor. Bu gerçeği kabul etmek biraz zor oldu ama beni büyük yükten kurtardı. Öncesinde kendime konduramıyordum ayıp bir şeymiş gibi, şimdiyse tadını çıkarıyorum.



ÇÜNKÜ BEN BEŞİKTAŞLIYIM YA

-mutlu-


Hamileliğimin son haftalarındaydım. Eşim bir akşam eve kucaklar dolusu çiçekle gelmişti. O kadar çok çiçek buketi vardı ki ev çiçek bahçesine dönmüştü. Vazo çiçeklerini pek sevmeyen biriyim ve aslında romantik jestler çoğu zaman bana komik gelir. Ama çok şaşırmıştım ve çok duygulanmıştım. Ertesi gün eşim beni iş yerime bırakırken arabada iş yerinden bir arkadaşı da vardı. Eşim o dönem ilçe belediyeye hizmet veren bir şirkette çalışıyordu. Arkadaşı eşime “ Dün zabıtanın çingenelerden aldığı çiçekleri ne yaptınız?” diye sorması ile benim eşimle göz göze gelmem bir oldu. Eşimin o an ki yüz ifadesini ne zaman hatırlasam gülümserim...


Çok yakın bir arkadaşımın son günlerde düşünceli ve kaygılı olduğunu fark etmiştim. “Paylaşmak ister misin?” diye sorduğumda oğlunun kreşindeki öğretmenlerinin oğlu ile ilgili bazı gözlemlerinin onu kaygılandırdığını anlattı.


Kerem adında beş yaşında çok neşeli bir oğlu vardı. Oğlunun görsel sanatlar dersinde sürekli siyah renk kullanıyor olması öğretmenini endişelendirmiş. Rehber öğretmeni ile görüştürmüşler ancak aile ilişkileri ile ilgili çok fikir sahibi olamadıkları için anne ile durumu paylaşmışlar. “Neden renk renk onlarca boya kalemi içinden sadece siyah renk ile resim yapıyor bu çocuk? İç dünyasında bir problem mi var? “ gibi yorumlarda bulunmuşlar. Ben çocuğu ve aileyi yakından tanıdığım için bana çok tuhaf gelmişti.

O gün Kerem kreş çıkışı iş yerimize gelmişti. Biraz sohbet ettikten sonra yaptığı resimlere bakmak istedim. Laf arasında da “neden hep siyah renk ile yapıyorsun resimlerini?” diye doğrudan sordum.


-“ Çünkü ben bekisstaslıyım yaa!” dedi.


Bu cevabı duyunca beni gülme tuttu. Annesinin de şaşkınlığı hiç gitmez aklımdan.


*


Çocuklar dünyanın en muhteşem varlığıdır benim için. Hesapsız oluşları, lekelenmemiş kalpleri, olaylara bakışları ve o muhteşem yorumları...


Çevrenin istediği gibi bir kalıba sokulmadan yetiştirilmeliler diye düşünüyorum. Her çocuk ayrı birer birey ve hepsinin çok güzel farklı becerileri, yorumları var.


Hiç beklemediğim anda verdikleri bir cevap, basit ama çok derin anlamlar taşıyan cümleleri ile o kadar çok gülümsememe neden olmuşlardır ki. Sanırım en çok çocuklar konu olunca gülümsüyorum.


GÜLÜMSE BAK İYİ GELECEK

-sehvenli-



Üzerinde pastel tonlarındaki yeşil elbisesi, beline bağladığı solgun bir gülkurusunu andıran önlüğü ile sağ elini göğsüne dayamış-heyecandan kalbinin hızla atışlarını teskin etmek istercesine- sol elinde tuttuğu aşk mektubunu okuyan genç bir kadının portresinde en çok dikkatimi çeken şey gülümser haldeki çehresi oldu. Portre o kadar canlı duruyordu ki, içimde, genç kadına yaklaşıp o heyecanla ve tebessümle okuduğu aşk mektubunu okuma isteği uyandı. Portreyi yapan Alman ressam Carl Von Bergen’in diğer eserlerinde de, çocuklar ve kadınların yüzleri de çoğunlukla gülümsüyor. 1900’lü yıllarda köyde yaşayan, bahçelerde tavuklarla, ördeklerle, kedilerle oynayan çocuklar, ağaçlardan meyve, çayırlardan çiçek toplayan, o dönemlerin giysileri ve şapkalarıyla poz veren kadınların resmedildiği tablolarda da yüzler hep tebessüm ediyor. Bu resimlere bakmak bana huzur verdi. Bir anlığına tabloların içine girmiş, oradaki doğayı solumuş gibi hissettim. Yüzümde gülümseyen bir ifade ile onları seyrettim bir süre.


Bazen sevdiklerimizle çektirdiğimiz fotoğraflara bakarken de böyle yüzümüzde bir gülümseme oluşur. Fotoğraftaki zamana döner o anları yeniden yaşarız. Mimiklerimiz, yüzümüzdeki ifadeler duygularımızın yansımasıdır. Bize iyi gelen şeyler gülümsetir, kötü olanlar ise rengimizi allak bullak eder. Sezen Aksu ne güzel diyor ‘’Gülümse’’ şarkısında;


‘’ Gülümse hadi gülümse

Bulutlar gitsin

Yoksa ben nasıl yenileyeceğim

Hadi gülümse…”


Bir formül veriyor sanki bize. Sen yeter ki gülümse. Bir tebessüm neredeyse dağıtır tüm olumsuzlukları. Olmazlar olur belki. Hiç de imkânsız görünmüyor. Hele bir gülümse.

Hayranlıkla baktığım minik bebeklerde, açması için sabırsızlandığım tomurcuk çiçeklerde, çeşitli şekillere benzettiğim masmavi gökyüzünde yüzen beyaz bulutlarda, düşüncelere dalmışken anımsadığım güzel anlarda, bazen de içine hüzün kaçmış, geçmiş gitmiş yaşanmışlıklarda, ne kadar iyi hissettiren şeyler varsa onları her hatırlayışımda yüzümde bir tebessüm oluşur.


Gülümsememize bazen acı eşlik eder bazen de hasret. Sevdiğimizin ayrılığı bir yandan canımızı yakarken bir yandan da belki de teselli bulmak adına onunla geçirdiğimiz güzel bir anın hayali canlanır zihnimizde. ‘’Acı acı gülümsemek’’ böyle bir halin yansıması olabilir. Bir de birilerine bir şeyler anlatmaya çalışır durursunuz da bir türlü anlamazlar ve de dinlemezler, kendi bildiklerini okurlar. Sizi ya da anlatmaya çalıştığınız şeyleri anlamak gibi bir dertleri de olmaz. Kendilerini duyarlar sadece. İşte böyle insanlar karşısında da bir tebessümle ‘’eyvallah’’ deyip çekip gitmek en güzeli olsa gerek.


HAVA DURUMU TAHMİNCİSİ

-herzi-


Annem hava durumunu kontrol etmeyi çok sever. Hobisi gibi bir şey. Çocukluğumdan beri bütün kanalların hava durumu programlarını yakalamaya çalışır. Öyle ki, insanlar genelde ana haber bültenlerinin saatlerini bilirken, annem hava durumu programlarının saatini ezbere bilirdi. Tüm gününü dışarıda geçiren ya da dağ tepe gezen biri de değil. Bu bana enteresan gelirdi.


Bu özellik, annemden bana geçti sanırım. Hava durumunu bilmek bana da iyi geliyor. Bu, belirsizlikten hoşlanmayan zihnimize nefes aldırmak gibi belki. Ya da bir sihirbazlık gösterisi gibi, bakalım yarın hakikaten yağışlı olacak mı, onun merakı.


Ben de birkaç yıl evvel birini keşfettim sosyal medyada. Hava durumu tahminleri yapıyordu ama asıl işi o değildi. Mühendisti ve bir şirkette çalışıyordu. Ama hava durumu onun için o kadar büyük bir tutkuydu ki, sonunda bir tane uygulama çıkardı. Anlatımı sıkıcı da değildi, hikayeleştiriyordu gökyüzü olaylarını. Ne kadar sevdiği yazılarından belli oluyordu.


Ben de sanki sevdiğim bir arkadaşımdan haber alır gibi yazdıklarını okuyordum.

Sonra bir gün dedi ki, “beynimde tümör var.” Hatırlıyorum, çok ciddiye almamıştım. Sanki nezle olduğunu söylemiş gibi “atlatır, ne olacak” diyordum. O tüm kötülüklerden muaftı, çünkü çok pozitif bir insandı ve tutkusunun peşinden gitmişti. Sevdiği işi yapıyordu. Ona bir şey olmayacağına inanmıştım.


İki yıl bu hastalıkla mücadele verdi. İyileşti sonra tekrar nüksetti, ameliyat oldu, iyileşti, sonra tekrar nüksetti. Bu arada hala çok pozitifti ve sürekli bu savaşı kazanacağını söylüyordu. Ben de buna yürekten inanıyordum.


Son ameliyatından önce artık yorulduğunu yazmıştı.


Sonra öldü.


Öldü. Birdenbire.


Birdenbire değil aslında. Ama o kadar konduramamıştım ki, bana birdenbire gibi gelmişti.


Tanışmamış olmamıza rağmen çok üzüldüm. Kalbim çok kırıldı. Nasıl yani, hem neşeli, hem tutkusunun peşinden gitmiş ve bunun için çok çalışmış, çok mutlu olmuş ve buna rağmen ölmüş müydü? Günlerce ağladım. Durdum durdum yine ağladım. Bu sırada garip bir şey fark ettim. Ağaçlar daha yeşil, daha canlı, gökyüzü daha mavi, günbatımları daha güzel, sabah camı açtığımda aldığım ilk nefes daha ferahtı. Ya da bana öyle geliyordu, onun yerine mi yaşamak istiyordum nedir..


Hem üzgündüm, hem şükür doluydum. Şaşılacak şey. Hem ağlıyordum hem de patlayasıya kadar çekiyordum ciğerlerime havayı ve gülümsüyordum. O günden beri de sanki güzellikleri daha çok görmeye başladım işte. Yeni açan bir çiçek beni gülümsetebiliyor veya sokakta oynayan bir çocuğun gözlerinin bir saniye için bana değmesi ve sonra oyununa devam etmesi veya güneş batarken gökyüzünde oluşan o muhteşem renkler.


Sanki her şey benimle konuşmaya başlamış gibi. Her gün olan bu sıradan şeyler mi bu kadar güçlüymüş yoksa gülümsemek mi kolaymış, emin olamıyorum.


Hava durumu tahmincisi, tutkulu, mutlu, pozitif olmasına ve hayalini gerçekleştirmiş olmasına rağmen öldü. Demek ki hayatın anlamı mutlu olmak değil, pozitif olmak da, sevdiğin işi yapmak da değil. Hayatın anlamı hayat.


Artık her gün, sırf bunu hatırlamak için dışarı çıkıyorum ve yeni açan çiçekleri bulmaya gidiyorum.