Haftalık Psikoloji Bülteni'ne üye ol

Teşekkürler.

HUZURSUZ EMOŞ.jpg

Normal İnsanlar: Aldığınız tavsiye ve hayatınıza etkisi




Bu haftanın normal insanlar konusu "aldığınız biğr tavsiye ve hayatınıza etkisi" idi. Katılan bütün yazar arkadaşlarıma saygılarımı sunuyor, emeklerine sağlık diyorum.


- Hadi Beraber Kitap Yazalım projesi hakkında daha geniş bilgi almak için tıklayabilirsiniz.


Haftanın yazıları


1. İlkel Açıklamalar – Huzursuz Beyin

2. Sakın Bir Kadını Reddetme – Edward Bloom

3. Karanfil – Rojda Aksoy

4. Yeter – Herzi

5. Bir Bak Nasıl Oluyormuş – Ayşe Çetinkaya

6. Arkadaşlarımın Aşkları – Canderel

7. Bence Bensiz Daha Mutlusun – Eta Carinae

8. En Sevdiğim Şarkıların Notasısın – İki

9. Yazsana – Funda Özdemir

10. Aslında Bir Rüya – San

11. Nasihatler Güzergahı – Sehvenli

12. Gelecek Nerede? – Bir Başka Dünyadaki

13. Ilık Göt – Karahindiba

14. Kuş Yuvaları – Dalgın Canbaz

15. Anlamsızlığın Keşfi – Saturnuslog

16. Yükün Ne Olursa Olsun Dik Yürü – Clementine

17. Bu Hayattan Alacaklı Gitmeyeceğim – Mutlu

18. Geleni Kabul Et – Voila

19. Sıkı İpler – Nehir Niş

20. Ayna – Madame Solo

21. Başarısız(lık) – Msy

22. Alice Harikalar Diyarında – Seyyan Uslu

23. Yapabilen Yapsın – Melike Yılmaz

24. Zehir – Altum

25. Anne Sözü – Mon Cher

26. Evlilik – İnci Sumsal



 

İLKEL AÇIKLAMALAR

-huzursuz beyin-


İlkel kabilelerin olayları açıklama şeklini komik bulurum; yok, tanrıyı kızdırdın şimşek çaktı, yok, hanım doğum yaparken yanından tavşan geçti bu çocuk hızlı koşacak, yok, şu öküzü yedikten sonra resmini yapalım ki diğer tarafta olayı çok büyütmesin. Oysa kendi ilkel açıklamalarımdan çok da uzakta yaşamıyorum.


Yirmili yaşlara geldiğimde bana düşüncenin kaynağını sorsaydınız size bilinçten, bilinçaltından, bastırılmış isteklerden, arzulardan, korkulardan bahsederdim. Yani balkonda otururken birden bire peydahlanan “atlasam ne olur?” sorusu, içimdeki gizli bir ölme isteğimi barındırıyordu. Sıradan penetrasyon dışında her şeyin yer aldığı cinsel düşüncelerim ise elbette çirkin varlığımın bir işaretiydi.


Benim düşüncelerim, benim karakterim.


İntihar, katliam isteği, uygunsuz cinsel düşünceler: bu insan sevilebilir mi?


Daha sonra, online bir psikoloji dersinde profesör, kameraya bakarak “her düşüncenizi sahiplenmeyin öyle” dediğinde afallamıştım. Beynin her bölümünün işlevini, istemsiz düşüncelerin nasıl peydahlandığını, amigdalaya hafif baskının bile nasıl düşünceler doğurabileceğini, hormonların düşünceler üzerine etkisini uzun uzun anlatmıştı. Dersler bittiğinde artık hem düşünceleri hem de dünyayı farklı bir şekilde açıklıyordum.


Düşünceleri nadiren çağırdığımızı, onların, sıklıkla maruz kaldığımız senaryolar olduğunu öğrenmek hayatımı değiştirdi. Üstelik bu bilgiyi ve tavsiyeyi rehberlik - danışmanlık verdiğim insanlarla paylaştığımda da benzer etkiyle karşılaştım. Sanki evrenin sırrını veriyordum:


“Nasıl yani,” dedi M; “masanın üstünde bıçak görünce annemi bıçaklamaktan korkmam ona yönelik öfkemden kaynaklanmıyor mu?” “Demek, metro yaklaşırken önüne atlasam ne olur diye hayaller kurmam ölme isteğimi göstermiyor,” dedi Z.


En çok T için sevindim; yakın arkadaşının sevgilisi sürekli rüyalarına geliyordu. Oysa onu arzulamıyordu bile. Arkadaşının yüzüne bakamaz olmuştu. Eagleman’ın Incognito’sunu ve Winston – Seif’in “Saplantılı Düşünceleri”ni önermiştim. Okuduktan sonra yüzü parlamıştı:


“Sana anlatması bile zordu. Her an nasıl berbat insan olduğumu düşünerek yaşıyordum.”


Artık düşünceleri elinde asası Gandalf gibi bekliyorum. Bazılarına bağırıyorum: “Buradan geçemezsin!” Bazısı duruyor. Bazısıyla günlerce dövüşüyoruz sonsuz çukurda. Bazen galip geliyorum, bazen yeniliyorum. Ama ne kadar uygunsuz, utanç verici olursa olsun, zihnimde doğan hiçbir düşünceden dolayı kendimi suçlamıyorum.


Yediği öküz diğer tarafta ona saldırmasın diye korkudan duvara resmini yapan Mozambikli atalarımdan çok uzakta değilim ama iyi ki internetim var.



 

SAKIN BİR KADINI REDDETME

-edward bloom-


Aylardan mayıs günlerden cumartesi. Evimde boş boş oturuyorum. Akşam üzeri olmak üzere. Az sonra serinlik başlayacak ve yüksek olasılıkla bira açıp televizyonun karşısına kurulacağım. Geç saate kadar biramı içip sonra zıbaracağım. Sosyal medyanın şimdiki kadar yaygın olmadığı, dolayısıyla da insanların sosyalleşmek için bir araya gelip sohbet etmeyi tercih ettikleri zamanlardan bir zamandı. Bunu tercih etmeyip evinde yalnız bir cumartesi geçirmek isteyenler içinse bir diğer yol, telefonun rehberine girip A'dan Z'ye kadar inip mesaj atacak birileri var mı diye bakınıp, şansı yaver giderse de atacağı SMS'e muhabbete dönüşebilirliği mümkün bir cevap almaktı. Benim için ikinci yol bulutsuz bir gecedeki dolunay gibi aydınlanıyordu önümde. Ve fakat bu kez ilk SMS telefon rehberini kurcalayan ve karşı cinsim olan bir kadından geldi. Heteroseksüel olduğum için de ilgimi çeken bir SMS'ti bu. Girizgâhı geçtikten sonra yaşadığı yere davet etti. (Evet tanrının yokluğunu sorguladığım ve varlığına inanmaya yaklaştığım nadir anlardandı) Sahilde şarap içiyordu ve yanında bir arkadaşı da vardı. (Al işte, tanrı var olsaydı yalnız olurdu) Onlar çakırkeyif olmaya başlamıştı bile ve ben yanlarına gidip onlara yetişene kadar sarhoş olacaklar ve ben de ortama sonradan giren ikinci erkek olarak komik olmayan şeylere gülüyormuş gibi yapıp sıkılacaktım. Kibarca yorgun olduğumu belirtip, başka bir zaman görüşebileceğimizi söyleyip reddettim. Ve o anda karşı taraftan bana hayatımın en önemli ve asla unutamayacağım tavsiyesi geldi; "Bir kadın seni deniz kenarında şarap içmeye davet ediyorsa -üstelik de yanında bir kadın daha varken- sakın onu reddetme!" Tabii ki yanındaki arkadaşını erkek sandığımı söyleyip bir şans daha isteyemedim. "Bugünkü salaklığın çok pahalıya patladı ama çok iyi bir tecrübe satın aldın" dedim kendi kendime ve günün ilk birasını erken açarak rehberimi kurcalamaya başladım. Hayatımın geri kalanında bu tavsiyeyi aklıma getirip bu kez doğru hamleyi yapacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum.



 

KARANFİL

-rojda aksoy-


Güneşli bir günde, yemyeşil uçsuz bucaksız çimenlerin üzerinde uzanıyorum. Etrafım oldukça kalabalık. Umudumu kaybettikçe bir kitabına sarıldığım Ursula orada. Hayattan bunaldığımda açıp bir filmini izlediğim Agnes orada. Zaman zaman yüzünü ve sesini unutur gibi olduğum babam da orada… Bakmaya devam ettikçe etrafımdaki herkesi bir şekilde tanıdığımı fark ediyorum! Kimi benden yüzlerce yıl önce yaşamış, kimini daha dün başka bir dünyaya uğurlamışız. Herkes sakin ve huzurlu görünüyor. Yüzlerindeki hafif tebessümle birbirleri ile sohbet ediyorlar. Bakmaya biraz daha devam ettikçe geçen gün youtube’da eski bir konser kaydını izlerken rastladığım Hrant’ı görüyorum, kuşlara ekmek atmakla meşgul Berkin’i, yarım kalan kahvaltısına devam eden Deniz Poyrazı’ı ve diğerlerini…


Ben niye oradayım? Bir şeyleri anlamaya çalışıyor gibiyim, şaşkın ve meraklı gözlerle izliyorum etrafımda olan biteni. Sonra ayağa kalkıp geziniyorum aralarında. Bir hayalet gibi geziyorum. Beni görmüyorlar ama ben onları görüyorum. Neden orada olduğumu kısa bir süre sonra anlıyorum ve Gazapizm’in Karanfil şarkısı geliyor aklıma;


Gördüler, yaşam nedir gördüler.

Bir umuda yürüyenler ulu orta öldüler.

En güzeli sevdiler

Gökyüzüne bakmayı ve hep yarına güldüler.


Bir dönem terapi odasında sürekli bu hayatın adaletsizliğine, insanların sömürülmesine, yoksulluğa dair meseleler anlatıp bunlarla nasıl baş edebileceğimi sorguluyordum. Bu düşüncelerle baş etmenin kolay, kestirme bir yolu yoktu ama çaresiz hissetmektense, hayatım boyunca derinlerden gelen ama duymakta zorlandığım bir sese kulak vermeyi denedim zamanla. Bazen bir filmde bazen bir şarkıda duyar gibi olduğum sözleri anlamak için daha dikkatli incelemeye başladım. Söyleyenler farklı ama söylenen hep aynıydı. İşte o zaman yavaş yavaş yükselmeye başladı derinlerden gelen ses.


Duyduklarım netleştikçe neden bu zamana kadar kaçtığımı da anladım. Çünkü o çağrıyı apaçık duyduktan sonra harekete geçmem, risk almam, bedel ödemeyi kabul etmem gerektiği ortadaydı ve bunlar bana epey korkutucu gelmişti. Artık kaçamayacak bir noktaya geldikten sonra derin bir nefes aldım ve yaşamak için kendimce direnmem gerektiğini kabul ettim. Umuda doğru giden bu yolda aramızdan ayrılanlar için, kendim için, sevdiklerim için ve beni bugünlere getiren, yolumu aydınlatanlar için.


Kısacık ama hayatımı değiştiren bir cümle bıraktılar geride,


berxwedan jiyane…

 

YETER

-herzi-


Duygularımın kabul görmesini beklemek artık canımı sıkıyor.


Eskiden beri çok ve çabuk ağlayan biriyim. Ağlamak istediğimde kendimi tutmuyorum. Bunun beni iyileştirdiğine inanıyorum. Ama etrafımdaki insanlar genelde zayıflık olarak algılıyor bunu.


“Ağlama!” Ne kadar çok duydum bu lafı... “Ne gerek var ağlamaya” bunu da. Hala da duyuyorum. Eskiden savunurdum kendimi, ağlamamı haklı çıkarmaya çalışırdım. Artık savunmuyorum, bıraktım.


En sevdiğim ise “seni etkilemesine izin verme”. Stresli, üzücü, sarsıcı bir şey yaşadığımda duyduğum ilk laf. Tabii ki ölüm, ayrılık gibi insanların çoğunluğu tarafından kabul gören ve acı çekmeye izin verilen olaylar dışında bir şey yaşadığımda söylüyorlar bunu. Eğer onlara göre ortada büyük bir olay yoksa, o olaydan etkilenmemelisin.


“Seni etkilemesine izin verme!” Neden vermiyorum? Ben insanüstü bir varlık mıyım? İncinemez miyim? Ya da taş mıyım, kaya mıyım? Koca dağ mıyım ben de etkilenmeyeyim?


İnsanım hepi topu. Rüzgar hafif sert esse, başım ağrıyor benim. Kimi kandırıyorum?

Akılları sıra bana tavsiye veriyorlar, benim “iyiliğimi” istiyorlar.

Sen sevgili tavsiye veren arkadaşım, sen seni etkilemesine izin vermedin de ne oldu? Eline ne geçti? Artık daha mı güçlü görünüyorsun? Çevrendekiler seni daha dayanıklı mı sanıyor artık? Peki sen, daha güçlü ve dayanıklı hissediyor musun? Yoksa hepsi bir kandırmaca mı? Belki de etkilenmeyi o kadar istemedin ki, bir yerden sonra taş kesildin ve artık hiçbir şey hissetmiyorsun. Yaşamında olan tek şey koca bir boşluk. Olabilir mi?

Sinirliyim! Hepinize!


Beni yalnız bıraktınız. Kendi hissizliğinizi bana dayattınız. Beni anormal hissettirdiniz. Hep düşündüm sizin yüzünüzden, bende mi bir sorun var diye.


Artık biliyorum, sorun bende değil. Sorun sizde mi, o da umurumda değil. Ben yalnızca hislerimi doyasıya yaşamak istiyorum. Kahkahalarla gülüp, hüngür hüngür ağlamak istiyorum. Çünkü hüngür hüngür ağlayamadığımda kahkahalarla gülemiyorum.


 

BİR BAK NASIL OLUYORMUŞ

- ayşe çetinkaya -



Lise hazırlık sınıfını tamamlamıştım. Benim için çok eğlenceli, çok çalışmalı ve öğrencilik hayatımdaki en parlak seneydi. Yaz tatilinde ne zamandır çok istediğim piyano derslerine başlayacaktım. Ezgi Abla konservatuvarda viyolonsel bölümünde öğrenciydi. Küçükken halama hayrandım, o da müzik okuyordu. Ezgi Abla’ya da hayran olmam çok uzun sürmedi.


Ezgi Abla’nın ilk özel öğrencisiydim. Sanırım o yüzden bana biraz daha heyecanlı ve özenli öğretiyordu. Bir dersimiz üç saat sürüyordu. Kulak çalışıyorduk, solfej ve dikte yapıyorduk. Bir çay-kahve arası verip sohbet ediyorduk. Sonra da geçen hafta ödev verdiği parçaları çalıyordum. Ders hiç bitmesin istiyordum. O zamanlar ergenlik hezeyanları içindeki ben, Ezgi Abla’nın lüle lüle saçlarına, özgüvenli tavırlarına, tatlı sohbetine, hazırcevaplığına, çapkınlık hikayelerine, sanırım her şeyine bayılıyordum. Müzik öğrenmeyi mi, o sohbetleri mi daha çok seviyordum, karar veremiyorum.


Derslere bir sene düzenli devam ettik. Sonrasında okul dersleri, üniversiteye hazırlık derken, çok aralıklı görüşebildik. Fakat üniversiteye başlar başlamaz tekrar Ezgi Abla’ya koştum.


İlkokulda birbirimize ilan-ı aşk ettikten sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatlarımıza devam ettiğimiz sevgilimi saymazsak, üniversiteye kadar hiç sevgilim olmamıştı. Ergenlikte burnum şişmişti ve sivilcelerim çıkmıştı, ama çok tipsiz de değildim. Ara sıra benden hoşlananlar da kulağıma geliyordu, ama ben karşı cinsi kendimden uzak tutmaya yemin etmiştim adeta. Orta okulda bu gaflete düşenleri bir bahaneyle pataklıyordum, lisede de hızlıca “friend zone”a sokuyordum. Sanırım ikili ilişkilerden ödüm kopuyordu ve “başıma iş açılmasın” bahanesine sığınıp platonik takılıyordum.


Üniversitedeki ilk yılımda, tüm engel olma çabalarıma rağmen bana açılmayı başaran biri oldu. Ben de bir dersimizde Ezgi Abla’ya bahsettim. Niyetim, kibarca nasıl savuşturacağımla ilgili tavsiye almaktı. Dedi ki; hadi artık bir sevgilin olsun, öpüşün, sevişin, annenlerden habersiz tatile gidin, kavga edin, sonra barışın ya da ayrılın, ama bir bak nasıl oluyormuş. Sonra bir baktım. Başta iyi gibiydi, kısa sürede çok kötü oldu, sonra daha da kötü oldu. Böylece bir ilişkinin nasıl olmaması gerektiğini öğrendim. Keşke öğrenmeye daha önce başlasaymışım dedim.




 

ARKADAŞLARIMIN AŞKLARI

-canderel-


Anne ve babamın tavsiyelerini dinlemeyi ilk ne zaman bıraktığımı hatırlamıyorum, onlara yalan söylemenin benim için en doğrusu olduğundan emin olduğum yıl olabilir mesela. Hatta zaman içinde, karar veremediğim durumlarda söylediklerinin tersini yapmayı denediğimi bile hatırlıyorum. Sonra zaten giderek silikleştiler.


İlginçtir ki, hayatımı etkileyen iki önemli tavsiye yakın kız arkadaşlarımın erkek arkadaşlarından geldi. Belki öyle denk gelmiştir ya da belki daha yakınlarımızın tavsiyelerinin bize yönelik bir takım beklentiler de içerdiğini hissettiğimizden direnç gösteriyoruzdur, bilemiyorum.


İlki, bir tavsiye ve aynı zamanda bir müdahaleydi. Hiç anlam veremediğim bir şeyler yaşıyordum o dönem. Ya da tam tersine çok değişik anlamlar veriyordum. Okuldan uzaklaşmıştım, kaydımı sildirmeye uğraşıyordum, yemiyordum, içmiyordum, sokaklarda kendi kendime konuşarak geziyordum ve sürekli ağlıyordum. Arkadaşımın aslında pek de anlaşamadığım sevgilisi beni bir kenara çekip kısa bir konuşma yaptı. Sözler çok önemli değil, kısaca 'halin hal değil' konuşmasıydı. Bundan yaklaşık 30 yıl öncesinden bahsediyorum, şimdilerde birini biraz durgun gördüğümüzde rahatça adını telaffuz edip ''Nen var kuzum, depresyona mı girdin yoksa?'' dediğimiz yıllara henüz çok uzun süre vardı. Tavsiye ile yetinmeyip bir de neredeyse kolumdan tutup psikiyatriste kadar götürmesi de unutulmayacak bir hareketti, o zaman dillendiremediğim minnettarlık duygusunu ise hala içimde taşıyorum..


''Olmayan duvarlardan atlamaya çalışıyorsun, görünmez engellerle mücadele ediyorsun, dur biraz dedi'' bana, bu sefer başka bir arkadaşımın sevgilisi. Çok yakın değildik, ona uzun uzun kendimden bahsettiğimi hiç hatırlamıyorum. Benim bu huyum geçmedi bu tavsiyeyle elbette, ama anladım işte kendimi, ne zaman durup dururken çırpındığımı hissetsem beni sakinleştirir bu konuşmanın anısı. Ve çok sade, çok basit bir şey daha söylemişti o gün, yürekten bağlı olduğum bir arkadaşım vardı o zamanlar, yolunda gitmeyen şeyler için kendimi suçladığım, uzaklaşmaktan ödümün koptuğu. Düpedüz bağımlıydım demek istemesem de belli ki öyleydi. ''Farklısınız'' demişti sadece, '' O da çok iyi bir insan, sen de öylesin, ama farklısınız işte, bunu unuma''. Daha önce bu kadar anlaşılmış mıydım bilmiyorum, bu çok kısa konuşma aklımın bir köşesinde kaldı, başka tavsiyeler de almışımdır muhakkak ama en çok ihtiyacım olan bunlardı sanırım, beni bu yaşıma kadar getirdiler.



 

BENCE BENSİZ DAHA MUTLUSUN

-eta carinae-


Nüfusu yüz binin altında Orta Anadolu’nun ücra ilçelerinden birinde, artık 2018 yılında olmanın verdiği özgürlükle el ele yürürken birden durup “sıpa, bence sen bensiz daha mutlu olursun” dedi. Bu gerçeği kendime yüksek sesle söylemeye ben bile çekinirken, pazardan aldıklarımızla sallanarak yürürken, üstelik dünyanın en normal şeyini, mesela “Hayatım gördün mü? Kirazın kilosu burada beş liraymış, keşke buradan alsaydık” diyormuşçasına rahat söylemesi beni hem şaşırtmış hem de korkutmuştu.


Şaşırmıştım; çünkü bunun sadece ben farkındayım sanıyordum. İki haftada bir gördüğüm adama ne kadar mutsuz olduğumu hissettirmediğimi, hayatın zaten böyle bir şey olduğu gerçeğiyle kendimce başa çıktığımı ve hatta bunun beni güçlendirdiğini düşünüyordum. Korkmuştum çünkü; artık bu gerçeği bilen tek kişi değildim. Ve er ya da geç bu konu bir sonuca bağlanmak üzere açılacaktı. Hadi Eta, yıllardır yaptığın gibi, rolünü iyi oyna, hızlı ama doğal bir tepki ver dedim kendime, mili saniyeler içinde.


"Hayır tatlım saçmalama!" demeli, söylediği saçma şeye hem şaşırmış hem de üzülmüş gibi yapmalı, dudağımı bir kaç saniyeliğine büküp, “Allah’ım, ben bu tatlı, bana aşık kadına neler söylüyorum, tabi ki bensiz yaşayamaz” dedirtmeliydim bu artık içindekileri saklayamayan adama. Yapamadım. Dudaklarımdan bir “olabilir, haklısın!” sözü döküldü. Sessizce yürümeye devam ettik, ama ikimiz de hissettik, ellerimiz o kadar da sıkı tutmuyordu artık birbirini.


Onun kafasından neler geçtiğinden habersiz, makul sevgili Eta beynimi kemirmeye başlamıştı. “Olabilir haklısın mı? Bu mu yani en iyi cevabın. Adam sana ne sordu kızım farkında mısın? “aşkım, evlenince iki balkonlu evde oturmayalım, hem biliyorsun ikinci balkon hep en dandik odada ve manzarasız oluyor. Üstelik kiler gibi kullanılıyor. Kim yıkayacak orayı sürekli” mi ? dedi. Alooooo! Kendine gelsene. İlişki elden gidiyor. 3 yıldır sürdürmek için didindiğin yegane şey. Senin bu ilişkiden başka hiçbir şeyin yok!


Düşündüklerini bilmiyordum ama bir yandan yürüyüp sol gözünün ucuyla da yüzümü izlediğinin farkındaydım. Sağ tarafım kuşatma altındaydı, çaresiz sola çevirdim yüzümü. Çarşıda hasbelkader ayakta kalmış, saatçiye, kitapçıya, döne.. Beni çıldırtacaksın sen! Yahu adam gidiyor ha, yarın gidecek bu adam, bir daha da gelir mi Allah bilsin, sen daha minik esnafın vitrinlerini izleyip, neden gelişemedi ki bu ülkenin ufak şehirleri, hala dönere niye bu kadar düşkünüz, gerçekten Yunan döneri daha mı güzel acaba diye geçir dur içinden. Koca diye de tavuk döner alır oturtursun nikah masasına kafasız kız! dedi diğer ses. Hoş geldin anne Eta, zaten ilk gelen nasıl sen olmadın, şaşırttın beni. Nefes alışverişlerim hızlandı. Sıcak mıydı hava çok, hatırlamıyorum. Ama sıcak hissediyordum. Cehennem böyle bir şey miydi? Tanıdığım herkes ses olup kafama girmiş, etrafıma büyük bir ateş yakmış boş bakışlarla benim sıradaki hamlemi bekliyordu. Ben de bekliyordum da, ne yapacağımı bilmiyordum ki.


Ama bildiğim şeyler vardı. Mesela; yumurtanın beyazını yiyememesi tamamen cinselliği ile alakalı bir mevzuydu. Babasına çok kızıyormuş gibi yapsa da annesinden daha çok seviyordu onu ve suçlu bulmuyordu. Godivada “sizde sütlaç var mı?” diye sorunca çok utanmıştı ve bu anı kolay kolay unutamayacaktı. En mühimi de, haklı olmasıydı. Onsuz daha mutlu olabilirdim, belki gittiği zamanlarda daha mutluydum da gerçekten.


Ama söylesenize dostlar. Kim o kadar hızlı kurtulmak ister ki onu saran zincirlerinden, hem kurtulup ne yapacaktım. Bu küçücük ilçede günümü gün edip hayatımı mı yaşayacaktım. Kendimi cezalandırmak konforlu geliyordu. Şikayet edilecek bir sürü şey vardı mis gibi. Beni çalışmaktan, denemekten ve büyük ihtimalle bunların sonucunda hayal kırıklığına uğramaktan alıkoyan bir sürü engelim. Günah keçilerim sayısızdı. Çok rahattım.


Caddeden evin olduğu sokağa döndük. Yüzüne baktım, yüzüme baktı. “Cesur olmalısın, kendin olmalısın Eta, seni kısıtlayan kimse bırakıp gidebilmelisin, beni bile” dedi. Birinin sadece beni düşünerek söylediği ilk cümle olabilirdi bu. “Haklısın, ama o kadar alıştım ki varlığına, sensiz kendimle ne yapacağımı bilmiyorum” dedim. Gözlerimle. O da gözleriyle söylemişti zaten. Sorun yoktu.