Haftalık Psikoloji Bülteni'ne üye ol

Teşekkürler.

HUZURSUZ EMOŞ.jpg

Normal İnsanlar: Yaptığınız hatalı bir seçimi anlatın



Bu haftaki bültende Hadi Beraber Kitap Yazalım projesine gelen ilk yazıları paylaşmaktan dolayı çok heyecanlıyım. Yazar arkadaşlarımı cesaretlerinden dolayı kutluyor, emeklerinden ötürü teşekkür ediyorum.


Geçen hafta belirttiğim gibi, artık ben de haftanın sorusuna yanıt veriyorum. Bu hafta hatalı berber seçimimin neye yol açtığını anlattım.


Haftanın yazıları:


1. Kapalı Kapılar - Huzursuz Beyin

2. Geçmeyen Geçmiş Zaman - Ayşe Çetinkaya

3. Yeşil Mavi Tabaklar - Karahindiba

4. Aptallık İradesi - Edward Bloom

5. Danone Önemli - Çevrimpiçi

6. Bir Küçük Şüphe - Voila

7. İçimdeki Ses - Bir Başka Dünyadaki

8. Hata Hatadır - San

9. Meslek Seçimi, Hayat Seçimi - Dalgın Cambaz

10. Çikolata - Altum

11. Piramit - İki

12. Tereddüt ve Ümit - Bala-dest

13. Bir Adım Ötesi... - Sehvenli

14. Seçemiyorum - Eta Carinae

15. Kaçış - Canderel

16. Hataların Ortasında... - Mutlu

17. Devşirme - Nehir Niş

18. Aklın Yolu Bir Tane Değildir - Melike Yılmaz

19. İlk Yol Ayrımı - Herzi

20. Kendimi Affetmek İstiyorum - Küçük Kalem

21. Hata Değil - Defne Yaprak

22. Hata Dolu Seçimler - Meryem Sena

23. Bikarar - Seyyan Uslu

24. Özgür İrade Sanrısı - Milenay Karga



Hadi Beraber Kitap Yazalım projesi hakkında daha geniş bilgi almak için tıklayabilirsiniz.


Haftanın sorusuna gelen Instagram yorumları için tıklayabilirsiniz


 

KAPALI KAPILAR

-huzursuz beyin-



Berbere girmekte zorlanıyorum. Eskiden gücümü toplayıp evden çıkar, berber dükkanına yaklaşır, kapısının önünden teğet geçip eve dönerdim. İnmek için alçalan ama bir türlü inemeyen bir martı gibi. Artık aklıma bile gelmiyor, saçlarımı kendim kesiyorum.


Birkaç istisnası oldu bunun.


Liseden sonra saçlarımı uzattığım için pek ihtiyaç duymadım. Sadece bir kere, o da yeni edindiğim dostlarımın iteklemesiyle Kadıköy’deki bir berbere gidip “kırıklarını al” dedim. Bana göre “kırık,” saçların ucu demekti. Berber daha holistik bir bakış açısıyla ilk darbede kolum kadar saç kesince bana inme indi. Yeniden hareket etmeye başladığımda sağ el serçe parmağım seğiriyordu.


O günden sonra saçlarımı kendim kesmeye başladım. Artık başarılı sayılırım ama bazı badireler atlatmadım değil. Bir keresinde küvete doğru eğilerek uzun saçlarımı önüme atmış ve çenemin altına gelen tutamı dümdüz kesmiştim. Mantığıma göre saçlarımı geriye attığımda uzun ve düz bir saça sahip olmam gerekiyordu, iskandinavlar gibi. Oysa Tansu Çiller’e döndüm.


Ama bunların hiçbirinde etraf kana bulanmamıştı.


...


Askerden döndüğümde saçlarım bir tuhaf uzadı. Ordudaki zoraki sosyalleşmeden kazandığım özgüvenle bu sefer berbere gidebileceğime inandım. Kulaklıklarım, gaz verici şarkılarım ve yırtık ayakkabılarımla beş kilometre uzaklıktaki ilçe merkezine yürüdüm.

Merkeze vardığımda berber dükkanını bulmam zor olmadı. Kapısı kapalıydı ve içeride gençler muhabbete dalmışlardı. Atıldım ama kapıdan geri döndüm. Yine o manyetik güç beni itiyordu.


Kapalı kapıları ve kapalı insanları açamıyorum.


Biraz dolanmayı düşündüm; belki döndüğümde kapısını açık, içerideki insan sayısını azalmış bulurdum. İleride başka bir berber dükkanına denk geldim. Daha doğrusu penceresinin yarısı eski gazetelerle örtülmüş, böbrek kaçakçılığı operasyon merkezine benzeyen kapısı sonuna kadar açık yapıyla. İçeride sadece iki kişi vardı ve ikisi de ne müşteriye, ne berbere, ne de insana benziyordu.


İlk bulduğum berbere döndüm. İçerideki muhabbet devam ediyordu ve kapı hala kapalıydı.


O hatalı seçimi yaptım.


Açık kapıdan yoğun kolonya kokulu mekana girince içlerinden daha sabıkalı görüneni bana "yigenim" dedi. Bir anda kendimi berber koltuğunda buldum ve büyük bir hata yaptığımı anladım. Kurbanlık koyun gibi eğdim boynumu. Travma yaşadığım için sonrasını pek hatırlamıyorum.


Hatırladıklarım şunlar; berber kafamı ite ite saçımı keserken, yanındaki adam ara ara sırtına vuruyor ve “ne adamsın be!” diyor. Gözlerim kapalı bu ritme alışmışken bir anda “kırt” diye bir ses duyuyorum. Keskin, kısa bir acı ve sonrasında kalp çarpıntısı gibi inişli çıkışlı bir sızı. Gözlerimi açıyorum, berberin ağzındaki sigara düşmüş, oysa ses tonu gayet sakin; ceketinin düğmesinden bahseder gibi “vuuu, gitti ya kulak.” diyor. Sağ kulağımın tepesinden yukarıya doğru kan fışkırıyor pıslayarak.


Yandaki adam, sanki varoluş nedeni buymuş gibi sakince sargılıyor beni. Bir yandan da “minik bir parçaymış, olur öyle” diyor. Ruhum bedenimi terk etmiş vaziyette izliyorum olan biteni. Saç kesimi bitince kalkıyorum, ücretimi ödüyorum, kulağım sızlaya sızlaya müziksiz bir şekilde eve dönüyorum.


Eve vardığımda yaraya pansuman yapmam, bezi değiştirmem gerekiyordu ama elim gitmedi bir türlü. Üç gün boyunca açıp bakamadım kulağıma. Karşılaşmak istemiyordum kendimle. Olduğum insandan ötürü bir şeyler kaçırdığımın hep farkındaydım ya, işin bedenimden parça kaybetmeye kadar gideceğini düşünmemiştim. Üçüncü gün sonunda kulağım çürüyüp kopar diye korktuğum için açtım bezi. Hiç de düşündüğüm kadar kötü olmadığını fark ettim. Yancı haklıymış, minik, hatta belirsiz bir parça gitmiş, o kadar.


Bir daha sadece düğün günü gittim berbere. Aileyle tanışmadır, kız istemedir derken bir sosyal fobiğe göre Vietnam’ı görmüştüm artık, berberden endişelenecek değildim. Yine de kapısı açık bir tane buldum, oturdum. Adam insana benziyordu, “Nasıl keseyim” diye sordu. Düğüne gideceğimi, şöyle biraz düzeltse yeteceğini söyledim ona. Damadın ben olduğumu söylemedim ama. Odak noktası olmaktan hoşlanmıyorum çünkü.



 


GEÇMEYEN GEÇMİŞ ZAMAN

-ayşe çetinkaya-



Aklıma getirmekten kaçındığım anılarımdan biri. Aslında en ufak ayrıntısına kadar hatırladığımı biliyorum. Ama ne kadar çok ayrıntıyı çağırırsam o kadar yorucu oluyor. Hatırlamıyormuş gibi yaparak zamanın geçmesini bekliyorum, belki yeterince zaman geçince gerçekten de hatırlamam.



Olay bundan üç buçuk yıl önce ve Berlin’de geçiyor. Şimdilerde fark ettiğim üzere çok revaçta olan, o zaman ise benim için hapishaneden farksız Kreuzberg, Neukölln civarı bir yerlerde, ev sahibimizle paylaştığımız evde. Sabahtan Almanca kursuna gidip dönmüşüz. Ev sahibimiz evde değil; bu iyi, çünkü artık aralarındaki sürekli gerginlikten bıkmışım, kısa süreli de olsa molaya ihtiyaç duyuyorum.


Muhtemelen benim var olmamla ilgili bir sebepten, yani herhangi bir çabamı gerektirmeyen bir sebepten, bir şeye sinirleniyor yine. O sabah ayakkabılarımı onun hayalindeki hızla bağlamamış olabilirim, hazırladığım sandviçler kuru olmuş olabilir, kurstan dönüşte bisikletle çok geride kalmış olabilirim, ya da o an yorgunumdur ve yorgun olmamı istemiyordur. İtiş kakış başlıyor yine ve tabii hakaretler. Hakaretler öyle sıradan değil, hassasiyetlerimi çözümleyip bana özel hazırladığı, uygun zamanını bekleyip sarf ettiği, duyar duymaz göğüs kafesimin içinde biri bir ateşi harlıyor hissi yaratan hakaretler. Ben de hakaret ediyorum, ama kendimce. Benimkilerden bir tanesi de onun içindeki ateşi harlamış olacak ki yüzümün o tarafını uyuşturan ve kulağımı çınlatan bir tokat indirdi. Çizgi filmlerde olurdu ya, gözlerimin önünde uçuşan yıldızlar gördüm ben de. Yıldızları izledim bir süre. Çığlık çığlığa ağlamaya başladım sonra. Ne kadar çığlık atsam da öfkemi, yıkılan gururumu, kaybettiğim insanlığımı ifade edemiyordum. Daha yüksek sesle çığlık atıyordum. Bu sefer de buna sinirleniyordu ve üstüme yürüyordu. Bu terane bir şekilde bitsin diye kendimi önce banyoya kapattım, kapının önünden ayrıldığından emin olunca da evden çıktım.


Apartmanın çıkışına vardığım anda birileri dışarıdan kapıyı hızla açtı ve içeri sırasıyla altı tane polis girdi. Hepsi aynı upuzun boydaydı ve koşarak yukarı çıkıyorlardı. Nereye gittiklerini biliyordum. Çok korkmuştum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir anlığına kendimi dışarı atmayı düşünsem de peşlerinden yukarı koştum, ne olduğunu sordum. Şu daire için ihbar var, uzun süre çığlıklar duyulmuş dedi biri. O dairede ben oturuyorum, ama böyle bir şey olmadı dedim. Şaşırdılar, yine de kontrol etmemiz gerekir dediler, birlikte çıktık ve kapıyı çaldılar. Kapıyı açtığındaki iğrenç yüz ifadesini hatırlıyorum. Saf korku. Benden başka birileri biliyordu ve herhangi biri değil, cezasını kesebilecek birileri. O anda her şeyi benim insafıma kalmıştı. Geleceği, hayalleri, itibarı. Benimse aklımdan tek bir şey geçiyordu, “inkar et, inkar et, inkar et”. Onu da ihbarla ilgili bilgilendirdiler ve çığlıkları duyup duymadığını sordular. Çığlık mı, çığlık falan duymamıştı, biz müzik dinliyorduk çünkü, belki o yüzden duymamıştık. Polisler ikna olmamış gibiydi, ihbarı yapan üst kat komşumuza çıktılar. Bir süre sonra tekrar kapı çaldı, evi aramak istediklerini söylediler. Ev aranırken çok usluyduk, asla çığlık atmamış ve asla çığlık duymamıştık. Polisler, “siz hayırdır” bakışlarıyla bize tekrar veda ettiler ve bu sefer gittiler.


Bunun dört ay sonrasına kadar daha da şiddetlenerek devam eden benzeri olaylarda, Almanya’da darp raporu nasıl ve nereden alınır bilemezken, kendimde darp raporu alacak gücü zaten bulamazken, kendime bundan başka bir hayatım hiç olmamışçasına yabancılaşırken, hiç kimseye bir şey anlatamazken, artık bir şekilde ölmeyi dilerken, hep keşke dedim. Keşke o polisleri kandırmasaydım. Keşke şiddet görüyorum, yardıma ihtiyacım var diyebilseydim. O zaman Alman polisine söyleyemediğim şeyi, Türkiye’ye döndükten sonra psikiyatra anlatabilmem için de birkaç seans geçmesi gerekti.



 

YEŞİL MAVİ TABAKLAR

-karahindiba-



Çekicilik/zaman eğrisinin tepe noktalarında olduğum yıllardı. Kendimi hiçbir zaman yakışıklı olarak nitelendirmedim ancak gördüğüm ilgi dış güzelliğe önem verecek kadar hayal gücümü zayıflatmıştı. Güzel ülkemin erkek profili sağ olsun, bu küstah halimle bile kendimi besin piramidinin en üstünde görüyordum. Karakterim henüz yeterince zayıflamamış olmalı ki, çok iyi kalpli, arkadaş çevresi de bir o kadar iyi olan biri ile birlikteydim. Halen arkadaşlarımla o günleri kedi yavrusu görmüş ifadelerimizle hatırlarız. Sonra benim ne büyük kafalı bir salak olduğum konusunda fikir birliği oluşur, ben de kendimi o kızcağıza yönelttiğim "ne kadar da esmer" gibi bomboş fikirlerimle kavga ederken bulurum. "Boş ver abi boş ver. O kararları sen değil hormonların verdi." "Kimya ile kavga edemezsin..."


Düşüncelerimi onaylamasam da kendime kızmıyorum. O dönemde bunları düşünmem bence normaldi. Hormon bulutundaki ergenlerden sadece biriydim.


Tam bu dönemde başka birine gönlüm kayacak oldu. Kimseyi fiziken aldatmadan bir ilişkiyi bitirip ötekine başladım. Ömrümde en çok emek verdiğim, iki sene boyunca Ankara - İstanbul arası seyahat ettiğim, karşımdakine manevi destek vermekten kendimin çöktüğü, ilişkinin üçüncü ayından sonra neden bitirmediğimi halen anlamadığım bir ilişkim oldu. Sonunda İstanbul'a taşındım ve yeni evime aldığım tabakların renginden dolayı çıkan bir tartışma sonucu ilişki sonlandı. Hiçbir zaman büyüyüp olgun bir insana dönüşmedim. Dolayısıyla kendime halen kızmıyorum. Ancak gösterdiğim çabayı bir önceki ilişkiye az da olsa kaydırmamış olmak bence yaptığım en hatalı tercihlerden biriydi. Şimdi o testosteron hormonları sonucu kafam kel.


Çekicilik/zaman eğrisi çoktan düşüşe geçti. Karakterim de yaptığı dip noktadan biraz yukarı geldi. Çekiciliğinin zirvesinde hisseden biri tarafından gelişen karakterimin suistimal edilmesini beklemek üzere sıraya girdim.



 

APTALLIK İRADESİ

-edward bloom-




Yirmili yaşlardaydım. Üç küsür yıllık ilişkimin heyecanının gittikçe sönümlenip gerçekten neyi istediğimizi sorgulamaya başladığımız döneme girmiştik. Büyük bölümü uzaktan yürüttüğümüz bir ilişkiydi. Artık ufak meselelerin bile "birlikte bir gelecek mümkün mü?" düşüncesiyle krizlere dönüşebildiği zamanlara gelmiştik. Yine böyle ufak bir meseleden dolayı tartışıp kapattık telefonları. Bu kez irade göstermeye karar verdim. Alttan almayacak, aramayacak, haksız da olsam özür dilemeyecektim. İlk birkaç gün kuş gibi hissettim kendimi; hafiflemiş ve özgür. Sonra merak başladı; acaba o ne hissediyor? Ve nihayet bir haftanın sonunda beyaz bayrağı çekip teslim olmaya karar verdim. Telefonuma cevap vermedi. Artık bir günün bir hafta gibi geçtiği süreç başlamıştı. Sonra soğuk bir "alo" ile başlayıp" daha sonra konuşuruz"la biten bir telefon konuşması, "yürümüyor, devam etmek istemiyorum"la şahlanan dağılma süreci ve en son Müslüm Gürses'ten "Son pişmanlık neye yarar, her şeyin bedeli var, buraya kadar"la tüy dikilen irade şovun son sahnesi. Sanırım kötü seçimlerimin en kötülerinden biri irade fetişizmimi yanlış bir fantezide kullandığım bu aptallık öyküsüydü.


 

DANONE ÖNEMLİ

-çevrimpiçi-



Yaptığım en hatalı seçim en çok ihtiyaç duyduğum zamanlarda kendim yerine, bana

yardım etmesi, benimle ilgilenmesi için hep başkalarını seçmek oldu. Ama pişman değilim çünkü en çok da bundan öğrendim.


Bu hatam içinse kendime kızmayı bırakalı biraz oluyor çünkü kendime bunu bilerek

yapmadım ve fark ettiğimde de bunu yapmayı sürdürmedim, elimden geleni yaptım

değiştirmek, başka türlüsünü edinmek için.


Beni zorlayan, üzen ve yıpratan pek çok şey oldu.


En göze çarpan problemim yemeklerle başladı, bakan için görmesi kolay, akıl vermek

isteyen içinse yorum yapması çok basit olan şişmanlık. İlgisiz, evden kopuk, var da yok babam ve annem, ekonomik özgürlüğü olmayan, iyi bir ailenin prenses gibi yetiştirilen kızı. Babam kendi çocukluk travmalarını çözememiş, yanında bir çanta misali oradan oraya taşırken annem bu malzemeden bir aile kurmaya çalıştı dolayısıyla ilgisi ve enerjisi daha çok çabalamaya kayarken benim duygu durumum çoğu zaman önceliklere giremedi. Misafirperver Türk toplumu mu yoksa bedava hizmet bekleyen akrabalar mı? Büyürken kullanacağı duyguları biriktiren çocuklar mı yoksa halasına, babasına çektiği zaten belli olan küçük düşmanlar mı? Bu sorular ve çok daha nicesi bugün hala zihnimde. Ama artık beni etkileyen duygular olarak değil aksine bir kenarda görevini yerine getirmiş tetikleyiciler olarak. Ben bunlardan öğrendim. Ama öğrenene kadar neler oldu. Yemeklerle duygusal travmalarımı bastırabileceğimi fark edince bu çözüm bana hem pratik hem de zevkli geldi. Annem sayesinde evde her zaman güzel yemekler vardı her ne kadar güzel duygusal paylaşımlar olmasa da. Ben de duygularımı yemeye başladım. Kekler, börekler, çörekler, çikolatalar ve Danone ile. Danone önemli çünkü 5 yaşından sonra hızlı bir şekilde kilo almamı annem daima Danone'ye bağladı. Babam ilgisizdi, varlığı yokluğu belli değildi ve bana tamamen yabancıydı belki ama her akşam elleri poşetlerle dolu bir şekilde gelirdi. Bu beni sevdiğinin bir göstergesi değil miydi? Her akşam yediğim çilekli Danone'lerin kutu kutu alınması beni sevdiğini göstermez miydi? Ben de yedikçe yedim. İlk tıkınarak yemelerim o zaman başladı. 6 yaşındaydım ve küçük kaşıklarla Danone kutularını sıyırıyordum, ilk kutuda dolabın kapağını bile kapatmıyordum çünkü 2. ve 3.yü de yiyecektim. Bu mesele 24 yaşıma kadar sürdü. Hızla

kilo aldım, yıllarca vermeye çalıştım. Başarılı da oldum, verdim de. Sibel Can olmadığım için haberim yapılmadı ama ilk diyetimi yaptığım 11 yaşından son diyetimi yaptığım 24 yaşıma kadar ben de bi 100 kilo vermişimdir. Verdim, mutlu oldum başardım dedim. Aldım, üzüldüm, zaten neyi becermiştim ki bunu becerecektim?


Annem hala hatırlar, bayramlık alışverişinde deneme kabinlerinde geçirdiğimiz ter,

hırs ve gözyaşı dolu saatleri. Beni kumaşlara tıkmaya çalışırdı çünkü o ve babam daima şıktı, belki duygusal olarak iyi değillerdi, asla anlaşamıyorlardı ama ikisi de tam takım giyinir ve bayramlara giderlerdi. Herkes bu sefer ne giymiş diye onları inceler, markalar ve övgüler değiş tokuş edilirdi. Bu sayılı iyi şeylerden birine ise ben uymuyordum. DNA’m da bana şaka yapar gibi bir de beni aşırı tüylü kılmıştı. Benim suçum değildi ama bedelini ben ödedim.


Tüyler sorun olmaya başlayana kadar kilo vardı, annem kabinlerde dediğim gibi beni

kumaşlara sarmaya çalışırdı. Göbeğini içine çek diye bağırır, kızarmış terlemiş yüzüyle benim çekemediğim göbeği kumaşın içine itmeye çalışırdı. Ağladığım zamanlar da olmuştu, yazdıkça hatırladım. Ağladıkça daha çok sinirleniyordu çünkü kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyordu, o kadar yer gezmiş en pahalı mağazalarda saatler harcamıştı ama beğendiği hiçbir kıyafete kızı sığmıyordu. Ben bu yorucu sözde “bayramlık” alışverişinde ağlıyordum, annemse bana kızıyordu, “ağlama”, “kes”… şimdi yazarken bile gözlerim doldu.


Aslında dolmaktan fazlası oldu, ağlıyorum. Bu duygularımı tekrar keşfetmek gözlerime

yaşlar getirse de o küçük, tombiş kızı ben artık seviyorum. Ve ben seni seçiyorum artık küçük kız. Kilona, kıyafetlerine yorum yapanları değil. Onların senin hakkındaki yorumlarına değil, sana değer veriyorum. Ben artık seni seçiyorum, seni seviyorum. Seni koruyorum. Sen de beni affet lütfen.


Sen ve ben, bu hayatta ayrılmaz bir çiftiz. Bence beni tanısan seversin. Ben seni

seviyorum. Göbeğini de, tüylerini de, aklını da seviyorum. Bundan sonra hep seni seçeceğim.


Senden kıymetli başka hiçbir şey yok. Sen üzgünsen ben de üzgünüm, sen mutluysan ben de mutluyum ve sen benim varlığımın koşulusun. Olduğun gibi güzelsin, özelsin.


Yıllarca seni aç bıraktım, sana istediklerini vermedim çünkü hak etmiyorsun dediler,

Hak etmiyorum dedim. Sana güzel elbiseler almadım, yakışmaz dediler, yakışmaz dedim.

Dönüp sana söz hakkı vermedim, seni seçmedim. Özür dilerim. Ama biliyorsun ben de iyisini bilmiyordum. Buna doğdum, bunu gösterdiler, bunu dediler, bunu ezberledim.

Büyüdüm. Sen bendin ama ben sen miydim? Mantıksal olarak evet demem gerek,

ama mantıksal evetin karşısına duygusal bir hayır koyuyorum. Ben sen değildim, yıllarca seni hırpalamış, göz ardı etmiştim. Seni tanımıyordum bile. Yakın bir zamana kadar çocukluk anılarımın hiçbirini hatırlamıyordum. Hala çok flu. Ama fark ettim ki sen de kaçmak istemişsin, zihnin de seni alıp götürmüş. Anıların, anılarımız bu yüzden eksik. Sen hayatın akarken başka bir yerdeydin. Artık buna bir son verelim. Elini ver bana, ben seni götüreceğim, artık zihninle kaçmana gerek yok. Yorulursan kucağımda taşıyacağım, kalbime yakın. İstediğin elbiseleri de alacağım.


Geçmişi değiştiremem sen de bunu benden isteyemezsin zaten. Bugün burada

yanındayım. Seni seçmediğim tüm zamanlara karşın bugün burada seni seçiyorum. Ve

inanıyorum ki bugün yaptığım bu seçim geçmişin tüm hatalı seçimlerine bedel.



 

BİR KÜÇÜK ŞÜPHE

-voilà-



Şüpheyi susturmak. İçimdeki ‘’Dur! Beni dinle, burada yolunda gitmeyen bir şeyler var’’ diyen o sesi dinlememek, durup kendime kulak kesilmemekti…


Öyle zamanlar olur bilirsiniz; hani her şeye rağmen o olay aslında öyle değildir, o insan bunu demek istememiştir, gerçekten sinirle bakmamıştır, bana somurtmamıştır diyen; sürekli birilerini, olayları, gerçeklere karşı savunan bir uğultu kaplar kulaklarınızı. Duyamazsınız içinizdeki o sessiz haykırışı, sizi koruyup kollamak isteyen fısıltıyı. Herkese gösterdiğiniz o müsamahayı kendinize göstermezsiniz çoğu zaman, sağır olursunuz o cılız çırpınışa.


İşler ne zaman değişir, o şüphe gerçeğiniz olduğunda: Aslında o olay öyledir, o insan büyük bir istek ve arzuyla size tam da onu demiştir, gerçekten de öfkeyle bakmıştır gözlerinizin içine ve evet tam da size somurtmuştur rastgele yolunuzun kesiştiği o herhangi biri.


Hep bir yanımızda minik bir çocuk saflığı var ya hani "insanlar o kadar da kötü olamaz be" diyen, hah işte o yanımı küstürdüler. Oysaki kulak verseydim kendime belki de incitmeyecektik şu elinden tutup her yere götürdüğüm o ufak kız çocuğunu. Bir yandan da kıymetli gördüğüm bu; insanlar gerçekten de o kadar kötü ama biz bu gerçeğe rağmen soldurmuyoruz çiçekleri. Buluyoruz bir yerlerde aynı mücadeleleri verdiğimiz kalpleri. Nefretin, öfkenin ve negatif daha birçok duygunun motivasyonu yüksek ancak sevginin de sermayesi bol, kullanın.


Herkese sevgiyle şefkatle açtığınız kalbinizin kendinize merhamet etmesine izin verin. İçinizden gelen kimi zaman yüreklendirici kimi zaman korumacı olan sesinizle yolunuzu çizin. Durup kendinizi bir dinleyin; ‘’acaba olmak istediğim yerde, işte, insanlarda mıyım?’’ diye sorgulayın. Üzerinize pek de oturmayan rollerinizden sıyrılıp sadece siz olduğunuz, arınmış halinizle devam edin o yola. Belki bir küçük şüpheyle, kuşkuyla, acaba mı ile başlayan bu fısıltının sizi dönüştürmesine izin verin. Yaşamınıza yapacağınız en büyük iyiliğin iç çocuğunuzun sesini dinlemek olduğunu unutmayın…



 

İÇİMDEKİ SES

-bir başka dünyadaki-



İçimde başkalarına ait seslerin yankılanmasını seçtim. Öyle uzun zaman bu hatalı seçimi

sürdürdüm ki kendi sesimi unuttum. Başkaları konuştukça içimde, ben de onların dili, onların duyguları ile konuşur oldum. Güne başkalarının yargılarıyla başlıyor, sabah kahvaltısında üç dilim başkalarının korkusunu yiyor, iki yudum başkalarına ait karamsarlık içiyordum. İçimdeki sürekli yankılanan bu sesleri sindiremediğim için öğleye doğru bunları gözyaşı olarak boşaltıyordum. Üstüne hemen orta şekerli, bir başkasının çaresizliğini yudumluyordum. Üstelik ben kendimi dinlemeyi ne zaman nerede bırakmaya başlamıştım hiç hatırlamıyordum.


Derken dünya durdu. Herkes evlerine çekildi. Başkalarının sesi içimde bir zaman daha

yankılanmaya devam etti. Fakat gözden ırak olan gönülden de ırak olur derler ya.

Görmeyince başkalarını sesleri de gitti. İçimde yankılanan tüm sesler usul usul meydandan çekildiler. Onlar çekilince benim cılız iç sesim ortaya çıktı. İncecik kalmıştı. Çok uzun zamandır onu dinlemeyi seçmediğim için önce anlamsız sesler çıkardı. Yavaş yavaş konuşmaya başladı benimle. İçimdeki koskoca meydana bir tabure çekti bana beni anlattı. Onu değil de başkalarını dinlemeyi seçtiğim her an nasıl acı çektiğini anlattı. İyice dinledim onu. Dinledim, dinledikçe yaklaştım kendime. Birbirimizi affettik, yeniden bir olmaya başladık. Şimdi onu-kendi iç sesimi- duymayı ve dinlemeyi seçtiğim her anı coşkuyla kutluyorum. Ve bu hatalı seçimin bana neler yaptığını daha iyi anlıyorum.



 

HATA HATADIR

-san-


Haftanın konusunu yazmak için kafa patlatıp bir anı bulamadığımda fark ettim ki; en büyük hatam, hata yapmamaya çalışmaktı. Şimdi bu hataya düşmeye devam etmemek için "hata hatadır," deyip yazmaya başlıyorum.


Uzun yıllar boyunca sanki yaşayan ben değildim. Bir başka insandı kararlarımı veren. İç sesimle kavgalıydım çoğu zaman. Bu hırçınlık aslında çocukken hayatımdaki otorite figürlerine göstermediğim tepkileri kendime gösterme çabasıydı. Kimse üzülmesin diyerek yaşadığım bir çocukluk ve ilk gençliğin ardından etrafındaki -kendi de dahil- herkesi yıpratan bir genç yetişkine dönüşme sürecini deneyimledim böylece. Aslında içimden gelenlerin benim hayat yolculuğumun bir parçası olduğunu ve hayatımdaki insanlarla birlik olup onları bastırdığımı anladığımda; hepimize karşı öfkem de katlanarak arttı. İçimde ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan bir canavar oluştu. Biliyorum ki onun da bir işlevi var. Şimdiye dek yapmadıklarımı yapmam için o da acı çekiyor benimle beraber. İşin aslı, ben hâlâ kimseyi üzmemeye çalışıyorum. Artık kendimi de üzmemeye çalıştığımdan beri işler biraz karıştı yalnızca.


Sürekli bir kırılma noktası ve mükemmel zaman bekleyerek yaşadım. O zaman geldiğinde hem hiç kimse üzülmeyecek, hem de ben kendim olabilecektim. Ama hayatım bir şeylerin bitmesini beklemekten ibaret oldu ve önünü alamadım. O "bir şeyler" asla bitmeyecek. İnsan yaşayarak bir çırpıda öğrenebileceklerini yaşamayıp gözlemleyerek yıllar içinde öğrenebiliyor ancak. Benim yaptıklarım değil, yapmadıklarım hataydı. Hata yapmamak yoktur, hata yapmaya geç kalmak vardır diyebilirim belki de bugün geldiğim noktada. Hayat, insanın henüz buradayken yaşama şansına sahip olduğu bir saha. Bunu da Edip Cansever söylemiş; "İnsan, yaşıyorken özgürdür."



 

MESLEK SEÇİMİ, HAYAT SEÇİMİ

-dalgın cambaz-



Çocukluğumdan beri kendimi sanata özellikle de üç boyutlu sanata yakın buldum. Daha sonra çok çalışarak ve isteyerek heykel bölümünü kazandım. Burada başladı hayal kırıklıkları. yetenekle geldiğin bir okulda herkesin çok yetenekli, hatta senden daha yetenekli olma düşüncesi, kendini ve otantikliğini bulma yolundaki bir genç için çok zordu. Şimdi anlıyorum ki beni yoran, hepimizin içine düştüğü yarış ortamı hissiymiş. Kendimi bildim bileli, üretmekten aldığım hazzı hiçbir şeye değişmezken, yaptıklarımın hiçbir şey ifade etmediğini düşünmeye başlamıştım. Daha sonra heykeli bırakıp, ışık tasarımı okumaya karar verdim bir senelik ve şehir tiyatrosunda ışık tasarımı bölümüne girdim. Ayaklarım üzerinde durmak, düzenli para kazanmak ama bir yandan da tasarım yapmak istiyordum. Ama işler umduğum gibi gitmedi. Tasarım alamıyordum. Işık masasının başında bir oyunu yönetmeyi öğrenmiştim. Ama benim için çok gergin ve tekdüze bir işti. Kendimi doğru ifade edemeyeceğim bir ortamın içindeydim. Yaratıcılığımı ve özbenliğimi daha çok saklamış ve bastırmış hissettim. Bir çıkmazın içine sıkışmış gibiydim, ama bir yandan da bu işi bırakmanın şımarıklık ve ya bohemlik olduğunu düşünüyordum. Böyle böyle iki yıl geçirdim. Sonunda iki rahatsızlığım patlak verdi. Tiroid ve fıtık. Ben bu rahatsızlıkları, o mutsuz çalışma dönemime bağlıyorum.


Bu bende bir dönüm noktası oldu ve o işten ayrıldım ve tekrar heykel yapmaya karar verdim ve susuz kalmış gibi heykele dört elle sarıldım ve daha tutarlı bir ilerleyiş içine girdim.


Gene de o seçimim olmasa heykelin nasıl yaşamımın bir parçası haline dönüştüğünü hatırlamazdım gibi geliyor. Bu yüzden o seçimimi bile farkındalığımı arttırdığı için tümden hatalı göremiyorum.



 

ÇİKOLATA

-altum-



Şu yaşa gelene kadar attığım tüm adımları, seçtiğim tüm irili-ufaklı sapakları düşünmek, hatırlamak açıkçası mümkün değil. Ayrıca neyin doğru neyin yanlış olduğuna hangi değerli zat karar veriyor? Hatalı seçim ne demek? Şu anki duygularımla, şu anki zihnimle ve şu an yaşadıklarıma bakarak geçmiş seçimleri yargılamak tam olarak trajikomik geliyor bana. Yine de insan kendini bazen geçmişteki hatalarını, yapıp yapamadıklarını düşünüp hüzünlenmekten alıkoyamıyor. Bu hangi ihtiyaca hizmet ediyor bilmiyorum. Çaresizlikten ve gereksiz bir “Olsun, ders aldım!” düşüncesinden ilerisine ışık tutmuyor bence. “Olsun, ders aldım!” minvalindeki cümleler gereksiz çünkü insan çok da ders alan bir varlık değil. Daha çok, ders aldığını söyleyen bir varlık. Farklı renge boyanmış, biraz da cila atılmış benzer hatalar… Aynı bokun laciverti deriz ya, tam olarak öyle. Aynı kuyulara, kuyu olduğunu bilerek ya da bilmeyerek düşen insan, bir de bu durumu romantikleştirmeyi çok sever. Kuyuda geçirdiği süre boyunca o acıya saplanır. Genellikle acısını simgeleştirecek bir yol da bulur ama. Ya şiir okur acılarına, ya o şiiri yazar. Bir resme bakarak ağlar bazen, ya da o resmi çizen olur. Şiir, resim, şarkı, kompozisyon olur en sonunda o hatalı seçim. Ama bunlardan hiçbiri değilse bile, insan suçlayacak birini, bir şeyi bulur. Hatalı seçimi için ona bahşedilenleri, ya da bahşedilmeyenleri suçlar. Çok arkadaşı vardır mesela, onu hatalı seçime yanındakiler sürüklemiştir. Hiç arkadaşı yoktur ya da, yalnızlıktan seçmiştir o yolu, biri akıl verse öyle olmayacaktı(r). Çok az imkanı vardır, elinde son kalanı o hiçbir işe yaramayan dükkana harcamıştır. Çok zengindir, fırsatlar arasında kaybolup yolun sonunda en kötüsü kalmıştır elinde. Ailesi yanındadır, fakat haddinden fazla. Bundan ötürü kendi kendine doğruyu seçmeyi öğrenememiştir. Ailesi sahip çıkmadıysa zaten yanlışı seçmek tek doğrudur. Tabi kimi hatalı seçimler var ki, onlardan sonra insan, Tanrı nefes almasına izin verdiği müddetçe bir daha sipariş vereceği yemeği bile seçmek istemez. Böyle hissettirecek bir hatalı seçimim olmadı benim. Belki de seçimlerime bakış açım değişti. Eskiden, ne zaman yaralansam, namluyu çevirirdim bedenime. “Suçlusun!” derdim, yanlış olanı seçtin, sen seçtin. Şimdi daha rahat bırakıyorum tabancayı yere, hatta bazen elime almıyorum bile. Ama, ufak tefek yanlış seçimlerimin arasında sırıtan, daha büyük hatalı bir seçimim oldu benim de. İstediğim sonuca ulaşamamak beni hiç bitmeyen bir maraton koşusunun sonuncu yarışmacısına dönüştürdü. Küçüldüğümü hissettim. O son hamleye kadar tüm yaptıklarım cesaret örneğiydi, takdir edilen cinsten. “Aslında çok cesaretli davrandın, iyi ki yaptın!” laflarını çok duydu bu kulaklar. Ama dedim ya, o son hamle, o son seçim, hayatla uzun süre çatıştırdı beni. İnsan açmalı kalbini, ama yalnız başına değil. Bense sevildiğimi duyabilmek için, kalbimin tüm katmanlarını soymam gerektiği düşündüm. Onun da ben gibi etten kemikten insan olduğunu unutmuşum, unutmak istemişim belki de. Ama anladım, insan iyi kötü hiçbir hissini çok uzun süre saklayamaz. Çikolatayı seviyorum mesela. En çok sütlüsünü. Bir süre çikolata yememek için dirensem bile en sonunda tadına varmış oluyorum. Yani demem o ki, insan seviyorsa o çikolatayı eninde sonunda yer. Yemiyorsa sevmiyordur. Ve çikolata yemeyen birine en sevdiğiniz sütlü çikolatayı hediye etmemelisiniz.



 

PİRAMİT

-iki-



Tek bir tanesini anlatmama gerek var mı emin değilim. Belki tek bir tanesinin etkisi, belki de onunla başlayan bir örgünün tamamı bizi, şu an bu kelimeleri okuduğumuz ana getirdi. Onlarca el üzerinde, piramide taşınan taşlar gibi hatalarımız ve onların zorunlu istikametlerinin sonunda kendimizi ne olarak bulduk? Her şeyin karşısında öylece yığılmış bir duvar mı? Yoksa benzersiz yapıt mı? Gelen taşları nereye yığdığımız bi sorgulansın!!


Benim bütün hatalarımın sonunda yaptığım ortak tek bir hatalı seçimim var ki, işte en çok ondan bahsetmek istiyorum. Bir seçimimin hatalı olduğunu anladığım an fikrimden, karar verme yetimden, direncimden, yeteneklerimden, iş bilirliğimden, işleri ne kadar bilemeyeceğimden, detay göreceğim diye iyice bozulan sol gözümden, zaaflarımdan, zayıflıklarımdan, onların bana verdiği biriciklikten, sayabileceğim her şeyden, her şeyimden şüphe etmeyi seçmek. Burası sıfır noktası, hoş geldiniz… Tavana bakıp düşünmekten inanın içim sıkılıyor. Bu sivrilikle döne döne, kaza kaza kendi ağacımın altını oyduğumu nasıl göreceğim? Taşlarımı yükselmek için en doğru nereye yığacağım?

Hata yapma hakkını hatanın temeli olarak gören bu nemrut algıya biraz pozitif bir baskı gerekiyor olabilir. Bu ’en doğru’nun hem enine, hem boyuna çok parametresi var çünkü. Kim bu en doğru? Baştan ‘en doğrusu’ diye bir şey olmadığını kabul ederek taşları dizmek lazım belki ama çok zor inanın. Pollyannacılık tafrası da hiç çekilmez ama en azından hatanın negatif düşüncesinde paralize olmak yerine, bazı parçaları iyi bir yerlere bükmeyi denemek daha oyuncaklı geliyor.


Kontrol sever biri olarak kontrolümü yitirdiğim anlarda, yani bir hatanın peşinden sürüklendiğimden emin olduğum ve çevresel şartlarımın da kontrolü ele almamı imkansız kıldığı o anksiyatif durumlarda akan suya düşmüş bir yaprak gibi hissediyorum. Gidiyorum Allah gidiyorum da, kim bilir buralar nereler? Ben neyim? Ben ne istiyorum? Cevaplarım nerede? Ama bazen kendi sesini duyabilmen için kafanı o suya sokman gerekiyor işte. Buralar biraz eğlenceli; suyun altında tüm gürültülerden sıyrılıp, o tok sessizlikteyken kafa sesimiz belki sonunda bazı cevaplarla bize gelebilir ve paravanın açılmasıyla yılların hasretini giderebiliriz.


Hatalarım sonunda ‘Ben neyim?’, ‘Ne olmak istiyorum?’ gibi sorularda kaybolmak yerine - ki ben neyim? bana soru olarak zaten saçma gelir-, cevaplarımı daha kısa hedeflere yöneltiyorum. ‘Kendimi nasıl hissederken bulmak istiyorum?’ ve ‘Nasıl biri olduğumda daha iyiyim?’ ya da ‘Ne yaptığımda kendimi daha iyi hissediyorum?’ gibi sorular kendimi ve doğrularımı şekillendirmemde daha çok yardımcı oluyor. Böylece piramidimi şekillendirecek o taşı nereye koyacağımı daha kolay görüyorum.



 

TEREDDÜT VE ÜMİT

-bâlâ-dest-


Şimdi bakınca tercihimin yanlış olduğundan şüpheliyim. Ama o zaman kesinlikle yanlış yolda olduğumu biliyordum. Peki neden kabul etmiştim? Buna cevap veremiyorum.

Yeniliğin eşlik ettiği duygular vardır: heyecan, mutluluk, endişe, merak, korku vb. Benim hikayemde kaygı ve mutsuzluğun yoğunluğu tercihimin yanlış olduğunun kanıtıydı adeta. Yine de derinlerde yatan o küçük umut kırıntısı hikayeden vazgeçmeme engel oldu. Peki süreç boyunca ne yaşamıştım; önce mutluluk ve değerlilik hissi. Her şey çok güzel görünüyor, gelecek parlak ve ümit verici, hayat yaşamaya değer. Ama dönüm noktasında işler değişiyor mutluluğun yerini kaygı ve üzüntü alırken günbegün değersiz hissetmeye başlıyorum. Hayat ise eskisi kadar iyimser bakmıyor yüzüme. Hikayenin sonunda kendimi olmak istemediğim yerde buluyorum: kalbi kırık gururu incinmiş ve değerleri zarar görmüş biri. Böyle bir özetle durumum vahim görünebilir. Ancak insan yaşadığı fanustan dışarı çıkınca görebiliyor gerçekleri. Doğru ya da yanlış tercih yok, yalnızca alınan kararlar ve onların nesneleri var. Bugünkü kötünün ileride hayat kurtarmayacağını kim iddia edebilir!



 

BİR ADIM ÖTESİNİ GÖRMEKTİR YAPTIĞIMIZ SEÇİMLER

-sehvenli-


Kırk sekiz yaşındayım ama hala özgür bir birey değilim. Çünkü kendi hayatıma yön verebilecek hiçbir tercihte bulunma imkanım yok ve olmadı da. Sadece yönlendirildim hep. Sağlıklı bir hayatım olmadığı için de aile başta olmak üzere çoğunlukla, aktif hayatın gerisinde durması gereken biri oldum. Birileri sizi acıyarak dışlar toplumdan bu şekilde. Her şeye kılıf bularak gerçek duygularımızı gizleriz bu şekilde.


Dolayısıyla şu yaşıma geldim ama pişman olabileceğim ya da doğru karar vermişim diyeceğim tercihlerim hiç olmadı. Herhalde en kötüsü de tercih yapma şansınızın olmaması. Daha dirayetli, itiraz eden, kendi varlığını savunan biri olamaz mıydım peki? Olurdum belki de.. Ama bana biçilen role nasıl kendimi inandırmışsam artık bu rolün dışına çıkmak düşüncelerime bile dokunmamış beni huzursuz etmemiş. Teslim olmuşum olup bitene. Eğer sizi varlığınızdan çekip alan en yakınlarınız ise yapılan şeylerin iyi mi kötü mü olduğunu sorgulamak aklınıza bile gelmiyor. Ne kadar üzülseniz de sinirlenseniz de durumu kabul etmek zorunda olduğunuzu düşünüyorsunuz. Bir de ’’ sen yapamazsın, sen hastasın, sen dayanamazsın’’ dedikleri etiketler yapıştırılır üzerinize. Görünürlüğümü bu şekilde gösterebilirim. Onun dışındaki zamanlarda zaten yok gibiyimdir zaten. Buraya kadar yazdıklarım zalimce duruyor. Bazı duyguları yazıya dökmek bu yüzden oldukça zor. Kendimi ifade ederken bir şekilde ben de birilerini yargılamış oluyorum.


Ailemin üzerimdeki olumsuz etkilerini daha detaylı da yazabilirim ancak onların da donanımları o kadar eksik ki.. Yani beklentiyi karşılayacak durum olmadığı için nafile bir serzeniş oluyor. Ama şu var ki üzücü olan da bu ince düşünceden de yoksunluk. En büyük yara açıcı bu özellik. Çok eğitimli, kültürlü olmaları ya da maddi imkanların iyi olması bir aile için önemli olsa da en önemli şey, düşünceli ve anlayışlı bireyler olabilmeleri ebeveynlerimizin. Maddiyat, ego ile beslenmiş eğitim bir yerde illa ki tökezler ama düşünceli ve anlayışlı kafa yapısı her zaman yola devam ettirir. Daha da çok şey yazabilirdim lakin bezgin bir ruh halinde bu kadarla yetinmek zorundayım. Tercih yapmak için herhangi bir konuda ne olursa olsun seçeneklerim olsaydı eğer, insanı önceleyen, insanın değerini düşürmeyen aksine koruyan bir anlayışla öncelerdim yapacağım tercihi... Doğru ya da yanlış karar vermiş olsam da bir şey öğrenmiş olurdum sonunda. Çünkü insan yanlış yapmadan doğruyu bulamaz. Pişman olmadan bazı değerleri idrak edemez. İnsan son nefesine kadar yol alan bir varlık neticede. Seçeneklerin olduğu ve tercih yapma şansınız olduğu bir yolda yürümek de her şeye değer değil mi?



 

SEÇEMİYORUM

-eta carinae-


Hata: yanılmadan doğan durum. Yanlış. Seçim: seçme işi, tercihini bir yönde kullanmak. Benzerleri arasında hoşa gideni seçip almak, fark etmek. Bunlar Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde hata, seçim ve seçmek sözcüklerinin karşısında yer alan tanımlar.


Hatalı seçim söz öbeğinin bize anlatmak istediğine bu tanımlardan yola çıkarak ulaşırsak önümüzde iki ihtimal beliriyor. İlki, yanlış tercihte bulunma durumu. İkinci ihtimale geçmeden önce hata sözcüğünün birebir karşılığı olan yanlış kelimesine de bakmamız gerektiğini fark ettim. Onu da şöyle tanımlamış sözlük “biçimsel düşünme yasalarına uymayan düşünülen şeyle uyuşmayan”. Evet, artık daha anlamlı oldu. Artık yazabiliriz. İkinci ihtimalimiz düşünülen şeyle uyuşmayan ama benzerleri arasında hoşa gideni seçip alma hali. Çok mu uzattım lafı? Hemen sadede geliyorum ve diyorum ki hatalı seçim bazen yanlış bir tercihken bazen de zihninizle uyuşmasa da hoşunuza gideni seçip almaktır. Muhtemelen şimdi “Eta, zaten hoşuna gidiyorsa seçip aldığın hatalı değildir ki” diyebilirsiniz. Ancak cevabım hayır. Seçip aldıkların da bazen hatalı seçimlerdir. En azından benim seçimlerim öyleydi. Öyleymiş, çünkü bu yeni fark ettiğim bir durum. Neredeyse yolun yarısı denilen yaşta.


En alakasız zamanlarda, örneğin güneşli bir pazar günü yürürken deniz kenarında veya sevdiğim müzik eşliğinde yemek yaparken aklıma geldi bu kötü seçimlerim. Son iki yılımı bunları parça parça anlamakla geçirdim. Bunların büyük kısmı ilişkilerle ilgili. Bunu lütfen sadece aşk ilişkileri ile sınırlamayın. Bir varlık olarak tepki alabildiğiniz her canlı ile kurulan ilişkiden bahsediyorum. Aile ile, arkadaş ile ve en önemlisi kendim ile. Diğer ikisi de oldukça hayati ancak, insanın kendi benliği ile doğru ilişki kurmadan otuz yılını geçirmesi sanırım en önemlisi. Kendini sevmeden geçen yıllar.


Kendini sevmemek bir çok duyguyu içinde barındıran bir kokteyl gibi. İçinde acıma, şefkat, yargılama ve pişmanlığı barındırıyor bu kokteyl. Acıma duygusu içeceğin bazı. İçtiğinizde önce şefkat kısmı geliyor dilinize, bu tatlı kısmı içeceğin. Yumuşak, meyvemsi, iyi hissettiriyor. Kendinizi sevmek istiyorsunuz aniden. Omzunuzu okşamak, geçecek demek istiyorsunuz kulağınıza. Hemen arkasından yargılama çalıyor kapıyı. Gri bulutların altında, tüm dünyanın önünde kurulan bir mahkemedesiniz. Sevdiğiniz herkes sizi izliyor, üstelik yargıç da sizsiniz. En ağır cezaları verince kendinize, ancak rahatlıyorsunuz. İdam. Soğuk, acı tadı. Ve son duygusu kokteylin. Pişmanlık. Kime karşı kendini savunamaz insan? Sanırım kendisine. Ne diyebilirsin ki her şeyi biliyorsundur hakkında. Kandıramazsın, aldatamazsın. O yüzden insan en çok kendisine güçsüzdür, kendini yargılayan kendisine. Ve elinde hiçbir silahı olmayan kişi, suçunu da biliyorsa savunmasızca durur. Hiçbir şey yapamaz. Son nefesi verince devreye girer pişmanlık. Çünkü ellerini önüne bağlayıp gıkını çıkarmamış birine hiç hafifletici sebep uygulamadan idam ettim onu. Pişmanlığın tadı en son geliyor, ve karar veriyorum bu kokteyl güzel değil.


Bu bir döngü ve bitmiyor da inanın bana. Yürüyüp gitmeliyim oradan kendimi bırakıp. İlerlemeliyim çünkü hayat akıyor. İşe gitmeliyim, eve gelmeliyim, üretmeliyim, tatile gitmeliyim, evlenmeliyim, çocuk yapmalıyım, büyütmeliyim, emekli olmalıyım. Öyle ya, bunların hepsini başkalarını mutlu etmek için yapmalıyım. Yapamıyorum, bunları yapmayı isteyemiyorum. Çünkü bunları yapmak için ihtiyacım olan güce sahip değilim. Bu gücü üretmek için kendimi sevmeliyim. İşte hatalı seçimlerimin en büyüğü bu. Kendimi sevmeyi seçemiyorum.



 

KAÇIŞ

-canderel-



Soruyla ilk karşılaştığımda aklıma hiçbir hatalı seçimim gelmedi. Büyük ihtimalle son yıllarda "Olduğun haliyle güzelsin" ve "Yaptığın hatalar sayesinde bugünlere geldin" gibi söylemleri çok içselleştirdiğim için geçmişime eleştirel gözle bakmamışım. Sonrasında biraz derinlere inmeyi başarınca bana uzun yıllara mal olan hatamı buldum ve emin oldum. Ben Tıp Fakültesini zorlukla, dokuz senede bitirdim. Bunda bir hata görmüyorum, gerçekten gitmek istediğim hiçbir bölüm yoktu, kolayca yönlendirildim ve sonuçlarına da katlandım. Ardından iki yıl, oldukça zor koşullarda bir sağlık ocağında görev yaptım. Bu iki yıl dinamik, coşkulu ve oldukça yorucu geçti. Sonrasında, yer değiştirmemiz gerektiğinde, seçimimi yine bir köy sağlık ocağından yana yaptım. İşte hatam buydu, ıssız bir yeri seçtim, ağır sorumluluklar altında kalmaktan çekindim, kalabalık işyerlerindeki karmaşık ilişkilerden çekindim. Seçimime tamamen kaygılarımın yön verdiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Ve bu işyerinde yedi yıl çoğunlukla tek başına çalıştım. Sorumluluğum, kaçındığım diğer işlere göre daha ezici oldu, kaygılarımsa beklediğimin aksine hiç azalmadı. İnsanın tüm korkusuna rağmen, üzerinde uzun uzun düşünerek, cesaretle attığı her adımdan nasıl gurur duyduğunu ya da tersi olduğunda neleri kaybettiğini şimdi yazarken daha iyi fark ediyorum.



 

HATALARIN ORTASINDA BİR SEÇİM

-mutlu-


Lisede katıldığı ilk yarışta il birinciliği alacak kadar yetenekli bir koşucuydum ama öğretmenlerimin, ilçedeki sporcuların takdirlerini aileme anlatamayacak kadar da şaşkındım. Katıldığım her yarıştan mutlaka derece ile dönüyordum. Bir müsabakada büyük bir spor kulübü lisanslı olarak onlarla çalışmamı istemişti. Bir yıldan uzun süre hiç yorulmadan, hiç bıkmadan sabah eve bir saat uzaklıktaki kulübe antrenmana gidip sonrasında ise öğlen okula gittim. O gün antrenmanda yaptığım derece antrenörümü çok şaşırtmıştı ve beni kesinlikle Türkiye şampiyonasına götüreceğini söylemişti. Çok mutluydum. Antrenman sonrası soyunma odasında o berbat anı yaşayana kadar...

Yaşadığım korku, duyduğum öfke öyle büyüktü ki o gün oradaki son günüm oldu. Bir yandan üniversiteye hazırlanıyordum ve okula yoğunlaşma kararı aldım. Evdekilere artık yorulduğumu söyledim. Kimse nedenimi bilmedi. Anlatmaya da korkmuştum. Aynı yıl istediğim üniversitenin yine çok istediğim bölümünü kazandım. O dönem yaşadığım travma ile bu kararımı sorgulayamadım bile.


Ama içimde uhdedir... Keşke bırakmasaydım, keşke şikayetçi olsaydım, keşke başka yerde devam etseydim.... Keşkeler bitmez...


Ama şunu biliyorum bu kararı aldığımda karar verebilecek güçte değildim. Yanımda bir büyüğüm hiç olmamıştı. Kimse kimin tarafından çalıştırıldığımı merak etmemişti.


Maalesef çok da yadırgamamıştım çünkü bu duruma alışıktım.


Evet devam etmek ya da bırakmak bir seçimdi. Benim seçimim bırakmak oldu.


Peki on altı yaşındaki bir çocuğun kendini korumak için aldığı bu karar hatalı mı sizce?



 

DEVŞİRME

-nehir niş-


Ailem uzun süren bir kavgalar silsilesinden sonra üniversiteye gitmeme razı oldu. İyi bir bölüm için daha iyi bir hazırlık gerekirdi ama dershaneye gitme olanağım yoktu. O yüzden barajı geçmiş olan puanımla iki yıllık bir bölüm tercih etmiştim. Turizm bölümü idi. Ve hazırlık yılı Almancaydı. Bu beni heyecanlandırmış ama evden uzaklaşacak olmam daha çok sevindirmişti. Üniversiteye başladım. İlk dönem kimseyle bağ kuramamış sadece derslere odaklanmıştım. Ve sınıfta dönem birincisiydim. Zaten eğlence yada başka bir şey için ayıracak bir para hiçbir zaman yoktu. Köyün dışına ilk defa çıkmıştım. Ve ayrıca ilk defa günlük hayatımın hepsinde Türkçe konuşuyordum. Dillere olan ilgim o zaman başladı. Çünkü Türkçe benim için sadece okul diliydi. Şimdi okul dilim Almanca olmuştu.


2000’li yılların başı. O dönem ülkenin siyasi ve politik gündeminin bir tezahürü de üniversitelerdi. Derken ikinci dönem insanlığı ve dünyayı değiştirme düşleri başımı döndürmeye başladı. Üniversitede yaşadığım yoksulluk bir yana eğitimin pahalılığına rağmen yarattığı yozlaşmış binlerce beyinle beni hayal kırıklığına uğrattı. Düşlerimde kurduğum üniversite ortamıyla hiç bir alakası yoktu. Fikirlerimi tartışıp paylaşacağım birilerini arıyordum. Hayat çok zordu. Aslında sistem basit ve görünürdü. Bir avuç zengin bizi modern köle yapmak için yönetiyordu. Bunun için yasalar üretiyor her şeyi kılıfına uyduruyordu. İnsanları açlığa mahkum ediyor, az ücret veriyor, sömürüyor, ve bu sistemin devamcıları olan bizleri eğitiyor, makinanın yeni dişlilerini çoğaltıyordu. Bütün bu eşitsizlikler hemen müdahale etmeyi gerektiriyordu. Yani bunları gören birisi olarak bir şeyler yapmalıydım. Yanlış bir karar verip üniversiteyi bıraktım. Ve tanıştığım ilk örgüte katıldım. Elime silah alıp dağlara çıkmadım tabi örgüte katıldım derken. Bütün zamanımı ve enerjimi; bir an önce insanları bu bilmezlik uykusundan uyandırmak için harcamaya başladım. Sokaklarda ajitasyon çekiyor, el ilanları dağıtıyor, dergiler satıyor, duvarlara yazılar yazıyor, işçi sınıfını örgütlenmeye çağırıyordum. Herkes ihtiyacı kadar üretecek, eşit, özgür ve insanca bir dünya kurulacaktı. Hem de hemen. Ama hemen olmadı. Uzun süre düşlerimin peşinden koştum. Halen de koşuyorum galiba. Ama bütün vaktimi enerjimi vermeden. Sonradan uzaktan eğitimle başka bir bölüm okuyarak üniversiteyi bitirdim. Ama dil öğrenme tutkumu nasıl olup da yarım bıraktım! Hiç bilmiyorum. Ve sanki sistemin eşitsizliğiyle mücadele etmek okul okumaya engelmiş gibi düşünüşlerim. Okulu bırakmama ve yanlış bir seçim yapmama sebep olmuştu. Sonradan okuduğum bölüm de öyle.


Halen dünyayı güzelleştirmek için mücadele ediyorum ama ayaklarımın üzerinde durarak ve sevdiğim alanlarda üreterek. Hayatımı doğduğum dil, büyüdüğüm dil, okul dilim, ve öğrenmek istediğim diller olarak olarak bölümlere ayırıyorum. Dilin sihirli dünyası kadar beni büyüleyen başka bir alan yokken bunun ayırdına biraz geç vardım. Başka dilden devşirme gibi duran şiirlerimde hep yamalı bir bohça gibi asılı kaldı ortalıkta.



 

AKLIN YOLU BİR TANE DEĞİLDİR

-melike yılmaz-


Hatalı bir seçimle ilgili bir anımı düşünürken aslında temelinde hatalı bir tavır içerisinde olduğumu gördüm. Şöyle; eskiden doğrunun bir tane olduğunu ve benim bunu bildiğimi bunun dışında yapılan her şeyin yanlış olduğunu ve sanki hayatımız bir mahkemeymişçesine bu doğru bu yanlış diye sınıflandırdığımı ve buna göre hareket ettiğimi fark ettim. Yatakta döndürüp duran durumlardan birisidir bu benim için. Hem yaşımın küçüklüğünden hem okuduğum bölümden hem de yetiştiriliş tarzımdan dolayı bunu aşmak benim için kolay olmadı. Yargılamak kolaydı, anlamak zordu. Sigara mı içiyorsun çok yanlış, ailene haber vermeden şehir değiştirdin ve kaza mı yaptın belki de hak etmişsindir. Gerçekten böyle düşünebildiğime ve bu kadar sığ olabildiğime inanamıyorum. Belki kanunlarda doğru bir tanedir. Ama ne hayatımız bir mahkeme ne de hayatımıza uygulamak zorunda olduğumuz kanunlar var. Doğru, yanlış nefret ettim bu kelimelerden. Kime göre, neye göre? Hepimizin hayatı o kadar farklı ki… Ve birini yargılamak kimin haddine gerçekten? Bu aydınlanmayı yaşamak ve bu eşiği geçmek beni olgunlaştıran ve hayata bakış açımı genişleten bir durum oldu ve hakimlik savcılık mesleğinden nefret ettim.