Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

Teşekkürler!

Normal İnsanlar: Yaptığınız hatalı bir seçimi anlatın



Bu haftaki bültende Hadi Beraber Kitap Yazalım projesine gelen ilk yazıları paylaşmaktan dolayı çok heyecanlıyım. Yazar arkadaşlarımı cesaretlerinden dolayı kutluyor, emeklerinden ötürü teşekkür ediyorum.


Geçen hafta belirttiğim gibi, artık ben de haftanın sorusuna yanıt veriyorum. Bu hafta hatalı berber seçimimin neye yol açtığını anlattım.


Haftanın yazıları:


1. Kapalı Kapılar - Huzursuz Beyin

2. Geçmeyen Geçmiş Zaman - Ayşe Çetinkaya

3. Yeşil Mavi Tabaklar - Karahindiba

4. Aptallık İradesi - Edward Bloom

5. Danone Önemli - Çevrimpiçi

6. Bir Küçük Şüphe - Voila

7. İçimdeki Ses - Bir Başka Dünyadaki

8. Hata Hatadır - San

9. Meslek Seçimi, Hayat Seçimi - Dalgın Cambaz

10. Çikolata - Altum

11. Piramit - İki

12. Tereddüt ve Ümit - Bala-dest

13. Bir Adım Ötesi... - Sehvenli

14. Seçemiyorum - Eta Carinae

15. Kaçış - Canderel

16. Hataların Ortasında... - Mutlu

17. Devşirme - Nehir Niş

18. Aklın Yolu Bir Tane Değildir - Melike Yılmaz

19. İlk Yol Ayrımı - Herzi

20. Kendimi Affetmek İstiyorum - Küçük Kalem

21. Hata Değil - Defne Yaprak

22. Hata Dolu Seçimler - Meryem Sena

23. Bikarar - Seyyan Uslu

24. Özgür İrade Sanrısı - Milenay Karga



Hadi Beraber Kitap Yazalım projesi hakkında daha geniş bilgi almak için tıklayabilirsiniz.


Haftanın sorusuna gelen Instagram yorumları için tıklayabilirsiniz


KAPALI KAPILAR

-huzursuz beyin-



Berbere girmekte zorlanıyorum. Eskiden gücümü toplayıp evden çıkar, berber dükkanına yaklaşır, kapısının önünden teğet geçip eve dönerdim. İnmek için alçalan ama bir türlü inemeyen bir martı gibi. Artık aklıma bile gelmiyor, saçlarımı kendim kesiyorum.


Birkaç istisnası oldu bunun.


Liseden sonra saçlarımı uzattığım için pek ihtiyaç duymadım. Sadece bir kere, o da yeni edindiğim dostlarımın iteklemesiyle Kadıköy’deki bir berbere gidip “kırıklarını al” dedim. Bana göre “kırık,” saçların ucu demekti. Berber daha holistik bir bakış açısıyla ilk darbede kolum kadar saç kesince bana inme indi. Yeniden hareket etmeye başladığımda sağ el serçe parmağım seğiriyordu.


O günden sonra saçlarımı kendim kesmeye başladım. Artık başarılı sayılırım ama bazı badireler atlatmadım değil. Bir keresinde küvete doğru eğilerek uzun saçlarımı önüme atmış ve çenemin altına gelen tutamı dümdüz kesmiştim. Mantığıma göre saçlarımı geriye attığımda uzun ve düz bir saça sahip olmam gerekiyordu, iskandinavlar gibi. Oysa Tansu Çiller’e döndüm.


Ama bunların hiçbirinde etraf kana bulanmamıştı.


...


Askerden döndüğümde saçlarım bir tuhaf uzadı. Ordudaki zoraki sosyalleşmeden kazandığım özgüvenle bu sefer berbere gidebileceğime inandım. Kulaklıklarım, gaz verici şarkılarım ve yırtık ayakkabılarımla beş kilometre uzaklıktaki ilçe merkezine yürüdüm.

Merkeze vardığımda berber dükkanını bulmam zor olmadı. Kapısı kapalıydı ve içeride gençler muhabbete dalmışlardı. Atıldım ama kapıdan geri döndüm. Yine o manyetik güç beni itiyordu.


Kapalı kapıları ve kapalı insanları açamıyorum.


Biraz dolanmayı düşündüm; belki döndüğümde kapısını açık, içerideki insan sayısını azalmış bulurdum. İleride başka bir berber dükkanına denk geldim. Daha doğrusu penceresinin yarısı eski gazetelerle örtülmüş, böbrek kaçakçılığı operasyon merkezine benzeyen kapısı sonuna kadar açık yapıyla. İçeride sadece iki kişi vardı ve ikisi de ne müşteriye, ne berbere, ne de insana benziyordu.


İlk bulduğum berbere döndüm. İçerideki muhabbet devam ediyordu ve kapı hala kapalıydı.


O hatalı seçimi yaptım.


Açık kapıdan yoğun kolonya kokulu mekana girince içlerinden daha sabıkalı görüneni bana "yigenim" dedi. Bir anda kendimi berber koltuğunda buldum ve büyük bir hata yaptığımı anladım. Kurbanlık koyun gibi eğdim boynumu. Travma yaşadığım için sonrasını pek hatırlamıyorum.


Hatırladıklarım şunlar; berber kafamı ite ite saçımı keserken, yanındaki adam ara ara sırtına vuruyor ve “ne adamsın be!” diyor. Gözlerim kapalı bu ritme alışmışken bir anda “kırt” diye bir ses duyuyorum. Keskin, kısa bir acı ve sonrasında kalp çarpıntısı gibi inişli çıkışlı bir sızı. Gözlerimi açıyorum, berberin ağzındaki sigara düşmüş, oysa ses tonu gayet sakin; ceketinin düğmesinden bahseder gibi “vuuu, gitti ya kulak.” diyor. Sağ kulağımın tepesinden yukarıya doğru kan fışkırıyor pıslayarak.


Yandaki adam, sanki varoluş nedeni buymuş gibi sakince sargılıyor beni. Bir yandan da “minik bir parçaymış, olur öyle” diyor. Ruhum bedenimi terk etmiş vaziyette izliyorum olan biteni. Saç kesimi bitince kalkıyorum, ücretimi ödüyorum, kulağım sızlaya sızlaya müziksiz bir şekilde eve dönüyorum.


Eve vardığımda yaraya pansuman yapmam, bezi değiştirmem gerekiyordu ama elim gitmedi bir türlü. Üç gün boyunca açıp bakamadım kulağıma. Karşılaşmak istemiyordum kendimle. Olduğum insandan ötürü bir şeyler kaçırdığımın hep farkındaydım ya, işin bedenimden parça kaybetmeye kadar gideceğini düşünmemiştim. Üçüncü gün sonunda kulağım çürüyüp kopar diye korktuğum için açtım bezi. Hiç de düşündüğüm kadar kötü olmadığını fark ettim. Yancı haklıymış, minik, hatta belirsiz bir parça gitmiş, o kadar.


Bir daha sadece düğün günü gittim berbere. Aileyle tanışmadır, kız istemedir derken bir sosyal fobiğe göre Vietnam’ı görmüştüm artık, berberden endişelenecek değildim. Yine de kapısı açık bir tane buldum, oturdum. Adam insana benziyordu, “Nasıl keseyim” diye sordu. Düğüne gideceğimi, şöyle biraz düzeltse yeteceğini söyledim ona. Damadın ben olduğumu söylemedim ama. Odak noktası olmaktan hoşlanmıyorum çünkü.





GEÇMEYEN GEÇMİŞ ZAMAN

-ayşe çetinkaya-



Aklıma getirmekten kaçındığım anılarımdan biri. Aslında en ufak ayrıntısına kadar hatırladığımı biliyorum. Ama ne kadar çok ayrıntıyı çağırırsam o kadar yorucu oluyor. Hatırlamıyormuş gibi yaparak zamanın geçmesini bekliyorum, belki yeterince zaman geçince gerçekten de hatırlamam.



Olay bundan üç buçuk yıl önce ve Berlin’de geçiyor. Şimdilerde fark ettiğim üzere çok revaçta olan, o zaman ise benim için hapishaneden farksız Kreuzberg, Neukölln civarı bir yerlerde, ev sahibimizle paylaştığımız evde. Sabahtan Almanca kursuna gidip dönmüşüz. Ev sahibimiz evde değil; bu iyi, çünkü artık aralarındaki sürekli gerginlikten bıkmışım, kısa süreli de olsa molaya ihtiyaç duyuyorum.


Muhtemelen benim var olmamla ilgili bir sebepten, yani herhangi bir çabamı gerektirmeyen bir sebepten, bir şeye sinirleniyor yine. O sabah ayakkabılarımı onun hayalindeki hızla bağlamamış olabilirim, hazırladığım sandviçler kuru olmuş olabilir, kurstan dönüşte bisikletle çok geride kalmış olabilirim, ya da o an yorgunumdur ve yorgun olmamı istemiyordur. İtiş kakış başlıyor yine ve tabii hakaretler. Hakaretler öyle sıradan değil, hassasiyetlerimi çözümleyip bana özel hazırladığı, uygun zamanını bekleyip sarf ettiği, duyar duymaz göğüs kafesimin içinde biri bir ateşi harlıyor hissi yaratan hakaretler. Ben de hakaret ediyorum, ama kendimce. Benimkilerden bir tanesi de onun içindeki ateşi harlamış olacak ki yüzümün o tarafını uyuşturan ve kulağımı çınlatan bir tokat indirdi. Çizgi filmlerde olurdu ya, gözlerimin önünde uçuşan yıldızlar gördüm ben de. Yıldızları izledim bir süre. Çığlık çığlığa ağlamaya başladım sonra. Ne kadar çığlık atsam da öfkemi, yıkılan gururumu, kaybettiğim insanlığımı ifade edemiyordum. Daha yüksek sesle çığlık atıyordum. Bu sefer de buna sinirleniyordu ve üstüme yürüyordu. Bu terane bir şekilde bitsin diye kendimi önce banyoya kapattım, kapının önünden ayrıldığından emin olunca da evden çıktım.


Apartmanın çıkışına vardığım anda birileri dışarıdan kapıyı hızla açtı ve içeri sırasıyla altı tane polis girdi. Hepsi aynı upuzun boydaydı ve koşarak yukarı çıkıyorlardı. Nereye gittiklerini biliyordum. Çok korkmuştum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir anlığına kendimi dışarı atmayı düşünsem de peşlerinden yukarı koştum, ne olduğunu sordum. Şu daire için ihbar var, uzun süre çığlıklar duyulmuş dedi biri. O dairede ben oturuyorum, ama böyle bir şey olmadı dedim. Şaşırdılar, yine de kontrol etmemiz gerekir dediler, birlikte çıktık ve kapıyı çaldılar. Kapıyı açtığındaki iğrenç yüz ifadesini hatırlıyorum. Saf korku. Benden başka birileri biliyordu ve herhangi biri değil, cezasını kesebilecek birileri. O anda her şeyi benim insafıma kalmıştı. Geleceği, hayalleri, itibarı. Benimse aklımdan tek bir şey geçiyordu, “inkar et, inkar et, inkar et”. Onu da ihbarla ilgili bilgilendirdiler ve çığlıkları duyup duymadığını sordular. Çığlık mı, çığlık falan duymamıştı, biz müzik dinliyorduk çünkü, belki o yüzden duymamıştık. Polisler ikna olmamış gibiydi, ihbarı yapan üst kat komşumuza çıktılar. Bir süre sonra tekrar kapı çaldı, evi aramak istediklerini söylediler. Ev aranırken çok usluyduk, asla çığlık atmamış ve asla çığlık duymamıştık. Polisler, “siz hayırdır” bakışlarıyla bize tekrar veda ettiler ve bu sefer gittiler.


Bunun dört ay sonrasına kadar daha da şiddetlenerek devam eden benzeri olaylarda, Almanya’da darp raporu nasıl ve nereden alınır bilemezken, kendimde darp raporu alacak gücü zaten bulamazken, kendime bundan başka bir hayatım hiç olmamışçasına yabancılaşırken, hiç kimseye bir şey anlatamazken, artık bir şekilde ölmeyi dilerken, hep keşke dedim. Keşke o polisleri kandırmasaydım. Keşke şiddet görüyorum, yardıma ihtiyacım var diyebilseydim. O zaman Alman polisine söyleyemediğim şeyi, Türkiye’ye döndükten sonra psikiyatra anlatabilmem için de birkaç seans geçmesi gerekti.




YEŞİL MAVİ TABAKLAR

-karahindiba-



Çekicilik/zaman eğrisinin tepe noktalarında olduğum yıllardı. Kendimi hiçbir zaman yakışıklı olarak nitelendirmedim ancak gördüğüm ilgi dış güzelliğe önem verecek kadar hayal gücümü zayıflatmıştı. Güzel ülkemin erkek profili sağ olsun, bu küstah halimle bile kendimi besin piramidinin en üstünde görüyordum. Karakterim henüz yeterince zayıflamamış olmalı ki, çok iyi kalpli, arkadaş çevresi de bir o kadar iyi olan biri ile birlikteydim. Halen arkadaşlarımla o günleri kedi yavrusu görmüş ifadelerimizle hatırlarız. Sonra benim ne büyük kafalı bir salak olduğum konusunda fikir birliği oluşur, ben de kendimi o kızcağıza yönelttiğim "ne kadar da esmer" gibi bomboş fikirlerimle kavga ederken bulurum. "Boş ver abi boş ver. O kararları sen değil hormonların verdi." "Kimya ile kavga edemezsin..."


Düşüncelerimi onaylamasam da kendime kızmıyorum. O dönemde bunları düşünmem bence normaldi. Hormon bulutundaki ergenlerden sadece biriydim.


Tam bu dönemde başka birine gönlüm kayacak oldu. Kimseyi fiziken aldatmadan bir ilişkiyi bitirip ötekine başladım. Ömrümde en çok emek verdiğim, iki sene boyunca Ankara - İstanbul arası seyahat ettiğim, karşımdakine manevi destek vermekten kendimin çöktüğü, ilişkinin üçüncü ayından sonra neden bitirmediğimi halen anlamadığım bir ilişkim oldu. Sonunda İstanbul'a taşındım ve yeni evime aldığım tabakların renginden dolayı çıkan bir tartışma sonucu ilişki sonlandı. Hiçbir zaman büyüyüp olgun bir insana dönüşmedim. Dolayısıyla kendime halen kızmıyorum. Ancak gösterdiğim çabayı bir önceki ilişkiye az da olsa kaydırmamış olmak bence yaptığım en hatalı tercihlerden biriydi. Şimdi o testosteron hormonları sonucu kafam kel.


Çekicilik/zaman eğrisi çoktan düşüşe geçti. Karakterim de yaptığı dip noktadan biraz yukarı geldi. Çekiciliğinin zirvesinde hisseden biri tarafından gelişen karakterimin suistimal edilmesini beklemek üzere sıraya girdim.



APTALLIK İRADESİ

-edward bloom-




Yirmili yaşlardaydım. Üç küsür yıllık ilişkimin heyecanının gittikçe sönümlenip gerçekten neyi istediğimizi sorgulamaya başladığımız döneme girmiştik. Büyük bölümü uzaktan yürüttüğümüz bir ilişkiydi. Artık ufak meselelerin bile "birlikte bir gelecek mümkün mü?" düşüncesiyle krizlere dönüşebildiği zamanlara gelmiştik. Yine böyle ufak bir meseleden dolayı tartışıp kapattık telefonları. Bu kez irade göstermeye karar verdim. Alttan almayacak, aramayacak, haksız da olsam özür dilemeyecektim. İlk birkaç gün kuş gibi hissettim kendimi; hafiflemiş ve özgür. Sonra merak başladı; acaba o ne hissediyor? Ve nihayet bir haftanın sonunda beyaz bayrağı çekip teslim olmaya karar verdim. Telefonuma cevap vermedi. Artık bir günün bir hafta gibi geçtiği süreç başlamıştı. Sonra soğuk bir "alo" ile başlayıp" daha sonra konuşuruz"la biten bir telefon konuşması, "yürümüyor, devam etmek istemiyorum"la şahlanan dağılma süreci ve en son Müslüm Gürses'ten "Son pişmanlık neye yarar, her şeyin bedeli var, buraya kadar"la tüy dikilen irade şovun son sahnesi. Sanırım kötü seçimlerimin en kötülerinden biri irade fetişizmimi yanlış bir fantezide kullandığım bu aptallık öyküsüydü.


DANONE ÖNEMLİ

-çevrimpiçi-



Yaptığım en hatalı seçim en çok ihtiyaç duyduğum zamanlarda kendim yerine, bana

yardım etmesi, benimle ilgilenmesi için hep başkalarını seçmek oldu. Ama pişman değilim çünkü en çok da bundan öğrendim.


Bu hatam içinse kendime kızmayı bırakalı biraz oluyor çünkü kendime bunu bilerek

yapmadım ve fark ettiğimde de bunu yapmayı sürdürmedim, elimden geleni yaptım

değiştirmek, başka türlüsünü edinmek için.


Beni zorlayan, üzen ve yıpratan pek çok şey oldu.


En göze çarpan problemim yemeklerle başladı, bakan için görmesi kolay, akıl vermek

isteyen içinse yorum yapması çok basit olan şişmanlık. İlgisiz, evden kopuk, var da yok babam ve annem, ekonomik özgürlüğü olmayan, iyi bir ailenin prenses gibi yetiştirilen kızı. Babam kendi çocukluk travmalarını çözememiş, yanında bir çanta misali oradan oraya taşırken annem bu malzemeden bir aile kurmaya çalıştı dolayısıyla ilgisi ve enerjisi daha çok çabalamaya kayarken benim duygu durumum çoğu zaman önceliklere giremedi. Misafirperver Türk toplumu mu yoksa bedava hizmet bekleyen akrabalar mı? Büyürken kullanacağı duyguları biriktiren çocuklar mı yoksa halasına, babasına çektiği zaten belli olan küçük düşmanlar mı? Bu sorular ve çok daha nicesi bugün hala zihnimde. Ama artık beni etkileyen duygular olarak değil aksine bir kenarda görevini yerine getirmiş tetikleyiciler olarak. Ben bunlardan öğrendim. Ama öğrenene kadar neler oldu. Yemeklerle duygusal travmalarımı bastırabileceğimi fark edince bu çözüm bana hem pratik hem de zevkli geldi. Annem sayesinde evde her zaman güzel yemekler vardı her ne kadar güzel duygusal paylaşımlar olmasa da. Ben de duygularımı yemeye başladım. Kekler, börekler, çörekler, çikolatalar ve Danone ile. Danone önemli çünkü 5 yaşından sonra hızlı bir şekilde kilo almamı annem daima Danone'ye bağladı. Babam ilgisizdi, varlığı yokluğu belli değildi ve bana tamamen yabancıydı belki ama her akşam elleri poşetlerle dolu bir şekilde gelirdi. Bu beni sevdiğinin bir göstergesi değil miydi? Her akşam yediğim çilekli Danone'lerin kutu kutu alınması beni sevdiğini göstermez miydi? Ben de yedikçe yedim. İlk tıkınarak yemelerim o zaman başladı. 6 yaşındaydım ve küçük kaşıklarla Danone kutularını sıyırıyordum, ilk kutuda dolabın kapağını bile kapatmıyordum çünkü 2. ve 3.yü de yiyecektim. Bu mesele 24 yaşıma kadar sürdü. Hızla

kilo aldım, yıllarca vermeye çalıştım. Başarılı da oldum, verdim de. Sibel Can olmadığım için haberim yapılmadı ama ilk diyetimi yaptığım 11 yaşından son diyetimi yaptığım 24 yaşıma kadar ben de bi 100 kilo vermişimdir. Verdim, mutlu oldum başardım dedim. Aldım, üzüldüm, zaten neyi becermiştim ki bunu becerecektim?


Annem hala hatırlar, bayramlık alışverişinde deneme kabinlerinde geçirdiğimiz ter,

hırs ve gözyaşı dolu saatleri. Beni kumaşlara tıkmaya çalışırdı çünkü o ve babam daima şıktı, belki duygusal olarak iyi değillerdi, asla anlaşamıyorlardı ama ikisi de tam takım giyinir ve bayramlara giderlerdi. Herkes bu sefer ne giymiş diye onları inceler, markalar ve övgüler değiş tokuş edilirdi. Bu sayılı iyi şeylerden birine ise ben uymuyordum. DNA’m da bana şaka yapar gibi bir de beni aşırı tüylü kılmıştı. Benim suçum değildi ama bedelini ben ödedim.


Tüyler sorun olmaya başlayana kadar kilo vardı, annem kabinlerde dediğim gibi beni

kumaşlara sarmaya çalışırdı. Göbeğini içine çek diye bağırır, kızarmış terlemiş yüzüyle benim çekemediğim göbeği kumaşın içine itmeye çalışırdı. Ağladığım zamanlar da olmuştu, yazdıkça hatırladım. Ağladıkça daha çok sinirleniyordu çünkü kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyordu, o kadar yer gezmiş en pahalı mağazalarda saatler harcamıştı ama beğendiği hiçbir kıyafete kızı sığmıyordu. Ben bu yorucu sözde “bayramlık” alışverişinde ağlıyordum, annemse bana kızıyordu, “ağlama”, “kes”… şimdi yazarken bile gözlerim doldu.


Aslında dolmaktan fazlası oldu, ağlıyorum. Bu duygularımı tekrar keşfetmek gözlerime

yaşlar getirse de o küçük, tombiş kızı ben artık seviyorum. Ve ben seni seçiyorum artık küçük kız. Kilona, kıyafetlerine yorum yapanları değil. Onların senin hakkındaki yorumlarına değil, sana değer veriyorum. Ben artık seni seçiyorum, seni seviyorum. Seni koruyorum. Sen de beni affet lütfen.


Sen ve ben, bu hayatta ayrılmaz bir çiftiz. Bence beni tanısan seversin. Ben seni

seviyorum. Göbeğini de, tüylerini de, aklını da seviyorum. Bundan sonra hep seni seçeceğim.


Senden kıymetli başka hiçbir şey yok. Sen üzgünsen ben de üzgünüm, sen mutluysan ben de mutluyum ve sen benim varlığımın koşulusun. Olduğun gibi güzelsin, özelsin.


Yıllarca seni aç bıraktım, sana istediklerini vermedim çünkü hak etmiyorsun dediler,

Hak etmiyorum dedim. Sana güzel elbiseler almadım, yakışmaz dediler, yakışmaz dedim.

Dönüp sana söz hakkı vermedim, seni seçmedim. Özür dilerim. Ama biliyorsun ben de iyisini bilmiyordum. Buna doğdum, bunu gösterdiler, bunu dediler, bunu ezberledim.

Büyüdüm. Sen bendin ama ben sen miydim? Mantıksal olarak evet demem gerek,

ama mantıksal evetin karşısına duygusal bir hayır koyuyorum. Ben sen değildim, yıllarca seni hırpalamış, göz ardı etmiştim. Seni tanımıyordum bile. Yakın bir zamana kadar çocukluk anılarımın hiçbirini hatırlamıyordum. Hala çok flu. Ama fark ettim ki sen de kaçmak istemişsin, zihnin de seni alıp götürmüş. Anıların, anılarımız bu yüzden eksik. Sen hayatın akarken başka bir yerdeydin. Artık buna bir son verelim. Elini ver bana, ben seni götüreceğim, artık zihninle kaçmana gerek yok. Yorulursan kucağımda taşıyacağım, kalbime yakın. İstediğin elbiseleri de alacağım.


Geçmişi değiştiremem sen de bunu benden isteyemezsin zaten. Bugün burada

yanındayım. Seni seçmediğim tüm zamanlara karşın bugün burada seni seçiyorum. Ve

inanıyorum ki bugün yaptığım bu seçim geçmişin tüm hatalı seçimlerine bedel.



BİR KÜÇÜK ŞÜPHE

-voilà-



Şüpheyi susturmak. İçimdeki ‘’Dur! Beni dinle, burada yolunda gitmeyen bir şeyler var’’ diyen o sesi dinlememek, durup kendime kulak kesilmemekti…


Öyle zamanlar olur bilirsiniz; hani her şeye rağmen o olay aslında öyle değildir, o insan bunu demek istememiştir, gerçekten sinirle bakmamıştır, bana somurtmamıştır diyen; sürekli birilerini, olayları, gerçeklere karşı savunan bir uğultu kaplar kulaklarınızı. Duyamazsınız içinizdeki o sessiz haykırışı, sizi koruyup kollamak isteyen fısıltıyı. Herkese gösterdiğiniz o müsamahayı kendinize göstermezsiniz çoğu zaman, sağır olursunuz o cılız çırpınışa.


İşler ne zaman değişir, o şüphe gerçeğiniz olduğunda: Aslında o olay öyledir, o insan büyük bir istek ve arzuyla size tam da onu demiştir, gerçekten de öfkeyle bakmıştır gözlerinizin içine ve evet tam da size somurtmuştur rastgele yolunuzun kesiştiği o herhangi biri.


Hep bir yanımızda minik bir çocuk saflığı var ya hani "insanlar o kadar da kötü olamaz be" diyen, hah işte o yanımı küstürdüler. Oysaki kulak verseydim kendime belki de incitmeyecektik şu elinden tutup her yere götürdüğüm o ufak kız çocuğunu. Bir yandan da kıymetli gördüğüm bu; insanlar gerçekten de o kadar kötü ama biz bu gerçeğe rağmen soldurmuyoruz çiçekleri. Buluyoruz bir yerlerde aynı mücadeleleri verdiğimiz kalpleri. Nefretin, öfkenin ve negatif daha birçok duygunun motivasyonu yüksek ancak sevginin de sermayesi bol, kullanın.


Herkese sevgiyle şefkatle açtığınız kalbinizin kendinize merhamet etmesine izin verin. İçinizden gelen kimi zaman yüreklendirici kimi zaman korumacı olan sesinizle yolunuzu çizin. Durup kendinizi bir dinleyin; ‘’acaba olmak istediğim yerde, işte, insanlarda mıyım?’’ diye sorgulayın. Üzerinize pek de oturmayan rollerinizden sıyrılıp sadece siz olduğunuz, arınmış halinizle devam edin o yola. Belki bir küçük şüpheyle, kuşkuyla, acaba mı ile başlayan bu fısıltının sizi dönüştürmesine izin verin. Yaşamınıza yapacağınız en büyük iyiliğin iç çocuğunuzun sesini dinlemek olduğunu unutmayın…



İÇİMDEKİ SES

-bir başka dünyadaki-



İçimde başkalarına ait seslerin yankılanmasını seçtim. Öyle uzun zaman bu hatalı seçimi

sürdürdüm ki kendi sesimi unuttum. Başkaları konuştukça içimde, ben de onların dili, onların duyguları ile konuşur oldum. Güne başkalarının yargılarıyla başlıyor, sabah kahvaltısında üç dilim başkalarının korkusunu yiyor, iki yudum başkalarına ait karamsarlık içiyordum. İçimdeki sürekli yankılanan bu sesleri sindiremediğim için öğleye doğru bunları gözyaşı olarak boşaltıyordum. Üstüne hemen orta şekerli, bir başkasının çaresizliğini yudumluyordum. Üstelik ben kendimi dinlemeyi ne zaman nerede bırakmaya başlamıştım hiç hatırlamıyordum.


Derken dünya durdu. Herkes evlerine çekildi. Başkalarının sesi içimde bir zaman daha

yankılanmaya devam etti. Fakat gözden ırak olan gönülden de ırak olur derler ya.

Görmeyince başkalarını sesleri de gitti. İçimde yankılanan tüm sesler usul usul meydandan çekildiler. Onlar çekilince benim cılız iç sesim ortaya çıktı. İncecik kalmıştı. Çok uzun zamandır onu dinlemeyi seçmediğim için önce anlamsız sesler çıkardı. Yavaş yavaş konuşmaya başladı benimle. İçimdeki koskoca meydana bir tabure çekti bana beni anlattı. Onu değil de başkalarını dinlemeyi seçtiğim her an nasıl acı çektiğini anlattı. İyice dinledim onu. Dinledim, dinledikçe yaklaştım kendime. Birbirimizi affettik, yeniden bir olmaya başladık. Şimdi onu-kendi iç sesimi- duymayı ve dinlemeyi seçtiğim her anı coşkuyla kutluyorum. Ve bu hatalı seçimin bana neler yaptığını daha iyi anlıyorum.



HATA HATADIR

-san-


Haftanın konusunu yazmak için kafa patlatıp bir anı bulamadığımda fark ettim ki; en büyük hatam, hata yapmamaya çalışmaktı. Şimdi bu hataya düşmeye devam etmemek için "hata hatadır," deyip yazmaya başlıyorum.


Uzun yıllar boyunca sanki yaşayan ben değildim. Bir başka insandı kararlarımı veren. İç sesimle kavgalıydım çoğu zaman. Bu hırçınlık aslında çocukken hayatımdaki otorite figürlerine göstermediğim tepkileri kendime gösterme çabasıydı. Kimse üzülmesin diyerek yaşadığım bir çocukluk ve ilk gençliğin ardından etrafındaki -kendi de dahil- herkesi yıpratan bir genç yetişkine dönüşme sürecini deneyimledim böylece. Aslında içimden gelenlerin benim hayat yolculuğumun bir parçası olduğunu ve hayatımdaki insanlarla birlik olup onları bastırdığımı anladığımda; hepimize karşı öfkem de katlanarak arttı. İçimde ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan bir canavar oluştu. Biliyorum ki onun da bir işlevi var. Şimdiye dek yapmadıklarımı yapmam için o da acı çekiyor benimle beraber. İşin aslı, ben hâlâ kimseyi üzmemeye çalışıyorum. Artık kendimi de üzmemeye çalıştığımdan beri işler biraz karıştı yalnızca.


Sürekli bir kırılma noktası ve mükemmel zaman bekleyerek yaşadım. O zaman g