Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

Teşekkürler!

Normal İnsanlar: Sizi en çok etkileyen öğretmeniniz kimdi?



Instagram hesabımda bu hafta takipçilerime en çok etkilendikleri öğretmenlerini sordum:


Aldığım yanıtlardan bazılarını paylaşıyorum:


...


Merhaba Emre Bey. Bu haftaki bültenin sorusuna cevap yazmam istedim. Biliyorum çok geç gönderiyorum sebebi de hala paylaşıp paylaşmama konusunda kararsız olmam.


Ama yazarken bana iyi geldiği için paylaşmak istedim.


Ortaokul 2'deydim. İmamhatip'te okuyordum. Okulumuzda sınıfta şarkı dinlemek, erkeklerle yan yana bulunmak, dar giyinmek, Atatürk'ü sevmek yasaktı. Bu haddi hesabı olmayan, çoğunu yazmadığım yasaklara bir yenisi eklendi. Üst nokta buydu benim için. Okula başı açık gelme yasağı... 11-14 yaşlarındaki çocuklar... Sene 2013... O okulda velilerin yardımıyla 28 şubatı yaşattılar ama hiç kimse duymadı. Duyuracaklarla yapanlar aynıydı çünkü.


Ben sanki başım kapalı değilmişçesine dert edindim bu yasağı. Sanki beni etkileyen bir şey vardı bana neydi niye günlerce ağlıyordum öfkemden sürekli bağırıp çağırıyordum ki? Cevabı çok basitti aslında çok değil yakın zaman önce ilk regl olduğum o günde başıma zorla geçirilen o örtü. Bunun dank etmesiyle her şey bir anda değişmeye tepe taklak olmaya başladı. Değişiyordum artık. Doğup büyüdüğüm, yasa haline gelmiş değerleri reddediyordum. Bunu 12-13 yaşında yapıyor olmaksa çok yıpratıcıydı.


İşte bu kıvılcımı başlatan ikinci şeyse ortaokul Türkçe öğretmenimdi. Okuldaki herkes öğrencisinden temizlik görevlisine ondan nefret ediyordu. Solcuydu çünkü. Başı açıktı. Atatürk'ü seviyordu. Ama o da maalesef faturasını öğrencilere kesiyordu.


Öğretmenimle ilişkimiz nefretle başladı o benden ben ondan nefret ediyordum. Dünya görüşlerimiz çok zıttı. İkimiz de düşündüğü şeyi yüksek sesle savunan insanlardık.


Sonrasında buzları eriten edebiyata olan aşkım oldu. Münazaralara katılır, kompozisyonlar şiirler yazardım. Ve deli gibi kitap okurdum. Muhabbetimiz ilerledikçe kitap alışverişi yapmaya başladık.


Sonrasında kitabın içine konulan bir teşekkür notu mektuplaşmaya dönüştü. Yazmak konuşmaktan çok başkaydı. Daha etkileyiciydi daha derindi daha özenliydi yazarak konuşmak. Konuşarak söyleyemeceklerini söylüyordun.


Zaman ilerledikçe muhabbetimiz arttıkça benim sevgim bağımlılığa dönüştü belki onunki de saplantıydı bilemiyorum belki de ben sadece bir projeydim, ego tatminiydim, intikamdım bilemiyorum... Bağımlılığa dönüşen sevgim en başta ailem olmak üzere herkesi rahatsız etmeye başlamıştı. Benim lezbiyen olduğumu söylemeye kadar gitmişti iş. En sonunda ailemi karşıma aldım. Çitlerden atlayıp evden kaçmalar, öfke nöbetleri, kendine zarar vermeler başladı. Ailem beni hem o kadından korumak kurtarmak istiyor hem de beni buna daha çok itiyorlardı. Sorunun temeli sevgi açlığıydı. Anne sevgisinin yokluğuydu.


Ben 3 yaşımda bulunmak için saklanmıştım ama hiçkimse beni aramamıştı... Bunu anlayamadılar... Sorunu psikoloğa gitmekle çözmeye çalıştılar. İlk gittiğim psikolog onlar gibi düşünen, onlar gibi zorba onlar gibi yobaz biriydi. Ve duygusal anlamda en zayıf hissettiğim anda bana baskı uyguladı. Odasının duvarında asılı sayısız ödül hala aklımda... Önce beni psikoloğa götüreceklerdi sonra psikolog yardımıyla yavaş yavaş öğretmenimden koparacaklardı. Ama olmadı ben onların seçtiği onlar da benim seçtiğim psikoloğu kabul etmediler. Çareyi de öğretmenimle görüşmeyi yasaklamada buldular. Hatta bir dönem babam imkanlarını da kullanarak bizi takip ettirdi.


Artık lisedeydim ve bizi artık görüşmüyor biliyorlardı. Fakat bütün bu olanlarda bir terslik vardı ben farkındalığımı kazanmıştım ama özgürlüğümü daha çok kaybetmiştim.


Önceden de başım kapalıydı ama en azından sokakta yürürken kendimi kasmaktan bacaklarım ağrımazdı, insanlarla konuşurken göz teması kurabilirdim. Özgüvenim daha fazlaydı. Bir yerlerde yanlışlık vardı. Adına o zamanlar sevgi dediğim şey kontrolsüzce artarken toksik bir duyguya çoktan dönüşmüşken bir yandan ben göz göre göre yok oluyordum. Sevginin onarması, iyileştirmesi gerekmiyor muydu?..


Bir gün öğretmenim bana şöyle seslendi:


'Kızım'


ben de 'Anne'


Benim bir ailem vardı eksisiyle artısıyla sonuç olarak vardı. Anne sevgisi eksik olsa da baba sevgisi baskıyı zorbalığı barındırsa da sonuç olarak vardı. Şimdi bitmiş miydi yani bütün bağlar kopmuş muydu? Bu kadar kolay mıydı? Bunların hepsi daha fazlası bilinç altımda dönüp duruyordu ama ben onları duymamazlıktan geldim. Yeni annemin yanındayken dış görünüşüm olmak istediğim gibiydi, düşüncelerim özgürdü, sınırsız sevgi vardı. Ama asla koşulsuz değildi...


Artık tek amacımız benim 18 yaşına gelmem ve beraber yaşamaya başlamamızdı.

Beraberden kastım. O, eşi, çocuğu ve ben. Beni buna inandırmıştı. Ayda yılda bir poğaça börek getirerek, kıyafetler alarak. Annelik yapıyordu ben daha fazlasını isteyince de suçluyor, kendisini yetersiz hissettirdiğim için benden nefret ediyordu. Yeni ailem zorbalık konusunda eski aileme taş çıkarıyordu. Kendimi sürekli diğer çocuğuyla kıyaslıyordum, hiçbir zaman aitlik hissedemedim. Hayatla bağım ise günden güne kopuyordu. Gözlerimdeki ışık yok olmuştu. Benliğim yok olmuştu. Bir sayfa kitap okumayalı bir cümle yazı yazmayalı yıllar olmuştu. Böyle sürüp giderken 18. doğum günüm gelmek üzereydi. Doğum günümden 2,3 ay önce işler değişmeye başladı.


Bir gece ağlarken çektiği bir fotoğraf ve uzun bir veda yazısıyla karşılaştım. Birbirimize defalarca veda ettiğimiz için başta umursamadım, üsteledim ne olduğunu sordum. Cevap gelmedi konuşmak istemediğini söyledi, yalnız bıraktım. 2 gün konuşmadık 5 gün konuşmadık 1 hafta 2 hafta derken 1 ay olmuştu.


Hiçbir şey anlamıyordum şurada özgürlüğümüze sayılı günler kalmışken neden böyle yapıyordu? Doğum günümün geldiği gün her şeyi anlamıştım. Nedenlerini sormak için görüşmek istediğimde duyduğun sayısız bahanelerin ardında aslında tek bir bahane vardı yüreği beş para etmeyen korkak birisi. Hissettiği en büyük şey ise başarısızlıktı... bundan yıllar önce o gün geldiğinde en çok ne hissedeceksin diye sormuştum. Başarı demişti. Kendimi kötü, değersiz hissetmiştim. Susmuştum. Bu muydu yani ben bir başarı veya başarısızlık mıydım sadece. Öğretmenliğin ilk yıllarında görmezden geldiği hatta hor gördüğü önemsemediği bir öğrencisi intihar etmişti. Belki de sadece bunu üzerinden atamadığı için benim duygularımla oynamıştı. Beni terk ettiğinden emin olduktan sonra (inanmak istemiyordum çünkü) hayatımın en berbat en zor dönemi başlamıştı. Hiç bu kadar dipte bu kadar çaresiz bu kadar yalnız hissetmemiştim. Karanlıkta kalmıştım. Çıkış yolu hiç gözükmüyordu...


Ama zamanla toparlandım.


O yaz yaptığım ilk şey açılmak oldu. İlk alkolümü aldım ilk ev partisine katıldım ilk mini eteğimi giydim 2 ay gecikmeyle özgürleşiyordum ve hepsini tek başıma yapıyordum hatta karşıma bir sürü insanı alarak.


Böyle böyle bu günlere geldim profesyonel destek alsam benim için çok daha iyi olacaktı ama olmadı. Büyük oranda iyileştiğimi, kendimi sevdiğimi hissediyorum. Hala baskıyla karşılaştığımda bedenimde titreme başlıyor ama her seferinde baskıya boyun eğmeyip küçük nöbetlerimi atlatıyorum. Bu yaşadıklarım hiç olmasa daha güzel olurdu evet ama hiçbirinden pişman değilim. Bunları yaşamasam Rilke'nin şu dizelerini hiçbir zaman anlayamayacaktım:


“Görmeyi öğreniyorum. Bilmiyorum neden, her şey içimde daha derinlere işliyor, her zamankinden daha derinlere. Bir iç dünyam varmış da bilmezmişim. Her şey şimdi oraya gidiyor.”


Şimdi doğum günüme 5 gün var. Ben 2 yıl önceki bana bakıyorum onu 'görüyorum' sımsıkı sarılıp diyorum ki sen çok güçlüsün♡


Şimdi Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nda aktif üyeyim ve çok iyi biliyorum ki hiçbirimiz hiçbir kadın ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEĞİZ.


Tüm baskılara inat direnişle.


...



Biyoloji yazılısı sonrası öğretmen kontrol etmemiz ,yanlışlarımızı görmemiz için yazılı kağıtlarını dağıtmıştı. Arkadaşlardan biri doğru işaretlediği sorusunu öğretmenin puanlamayı unuttuğunu görünce öğretmenin yanına gidip söyledi ,öğretmen de hemen puanını düzeltti.


Başarılı bir öğrenciydim ve Biyoloji en kötü olduğum ders idi, o an ampul yandı kafamda. İki tane boş bıraktığım soruyu işaretleyip, öğretmenin yanına koştum ve aklımca uyardım


Öğretmen bana ters ters bakarak; “ Yazılıları kızımla beraber okuduk ve senin kağıdını okurken neden 4 tane soruyu boş bıraktığını anlamadığını söyledi, hatta birlikte ikinci kez kontrol etmiştik. Yani bu soruların cevapları işaretli değildi. Sen nasıl benim iyi niyetimi suistimal edersin? Nasıl?“ diyerek başladı ve çok çok ağır konuştu .


Öldüm tekrar dirildim, tekrar öldüm, öyle de kaldım utancımdan.


İşin ilginç yanı tüm sınıf bana inandı, bütün notlarım öyle iyi ki asla böyle bir şeye tenezzül etmeyeceğimden herkes emin.


Teneffüs oldu ,ben salya sümük ağlıyorum. Herkes etrafımda, öğretmeni şikayet etmekten filan bahsediyorlar, hiç sevilmeyen bir öğretmendi.


Ertesi gün ya da hangi gün bilemiyorum bir sonraki biyoloji dersinde sus pus oturuyorum ama sinirliyim ,öğretmen nasıl bana böyle bir iftira atar diye ,ben bile inanmışım sınıfın galeyana getirmesiyle haklı olduğuma ve öğretmen hemen konuya girdi.


“Kızımla konuştum, birlikte incelediğimiz kağıt senin değilmiş, kırdıysam özür dilerim” dedi.


Aklım duracaktı, nasıl olur? Gizlice o soruları işaretleyen ben değil miydim yoksa?


Delirecek gibi oldum ama itiraf edecek cesaret nerede o vakitler, nerede ayağa fırlayıp “Öğretmenim, ben yaptım. Affedin. Ben hem size hem beni yetiştirenlere ihanet ettim. Siz büyük bir öğretmen ve büyük bir insansınız." diyebilecek yürek.


Meğer gidip sınıf öğretmenime anlatmış, o da “ Şeytana uymuştur, öyle şeyler yapacak bir öğrenci değil diye biliyorum, onun adına ben özür dilerim. Affedin bu seferlik.“ türevi bir konuşma yapmış. Yanına gidip itiraf ettiğimde anlatmıştı.

Öğretmen beni çok rencide ettiğini (haklı olarak) düşünmüş, geri adım atmıştı. Beni affetmiş miydi bilmem ama aklamıştı.


Günlerce gecelerce nasıl özür dileyeceğimi, ne yüzle yanına gideceğimi düşündüm durdum ama yapamadım.


Bugün olsa asla öyle bir şey yapmazdım diyemiyorum, boyumdan büyük laflar etmeyeceğim ama eminim yine gidip özür dileyemezdim, yine karşısına çıkamazdım.


Öncesinde ve sonrasında çok öğretmenim oldu ama hiç unutamadığım ise konu, utanarak da olsa aklıma ilk o gelir benim harika biyoloji öğretmenim.


Yazım hataları için kusura bakmayın şimdiden, içimi döküp rahatladım biraz daha.

Bu “normal insan soruları “ bana çok iyi geliyor, arınma gibi 😌🙏🏽


...


Beni en çok etkileyen öğretmenim, yaklaşık iki buçuk sene boyunca beni okutan Fatma Öğretmen'di. İlkokul dördüncü sınıfa kadar hayli fırtınalı bir öğretim hayatım oldu. Annemin gerek tayinleri gerek doktora çalışması sebebiyle iki şehir arası mekik dokuyorduk. Bu şehir değişiklikleri de hep dönem ortalarına denk geldiği için olması gerekenden daha fazla öğretmenim oldu.


İkinci sınıfa Fatma Öğretmen ile başladım. Sınıfta elli yedi kişiydik ve sıralara üçerli otururduk. Her an birbirlerinin kafasını yarma ya da dişini kırma potansiyeline sahip elli yedi küçük insanın bir arada bulunduğu bu çılgın topluluktan, öğretmen sınıfa adımını attığı anda çıt çıkmazdı. Derste bir şeyler yemek yasak, su içmek izne tabiydi. Kendi aramızda ya da parmak kaldırmadan konuşamazdık. Kalem uçlamak için çöp kutusunun başına birden fazla kişi toplanamazdı, sohbet dönüyordu çünkü. Sabrını taşıran ise ellerine cetvel ya da kafasına tıktık ile mükafatlandırılırdı. Sınıfın akıllı ve uslu çocuklarından olduğum için ben pek cefasını çekmedim, ama yaramazlar sayesinde sinirine çokça şahit olurduk. Gereğinden fazla söz dinleyen, adeta otorite aşığı bir çocuktum. Onu kızdırmaktan, sorduklarına hatalı cevap vermekten, en önemlisi de bana olan güvenini boşa çıkarmaktan çok çekinirdim. Bir keresinde derste arka sıradaki arkadaşımla konuştum diye kafama kalın bir kitapla vurmuştu. Halbuki arkadaşımın dersle ilgili bir sorusuna cevap veriyordum ve bana böyle yapmasına çok gücenmiştim. Sanırım sonra üzüldüğümü görüp özür dilemişti benden, bunun böyle olmasını umduğum için bu şekilde hatırlıyor da olabilirim, emin değilim.


Artık çocuğum olabilecek yaştayım ve bir çocuğum olsa böyle yer yer despot ve acımasız bir öğretmene emanet eder miyim, en azından bilerek etmem. Şimdiki çocukların ele güne rezil edeceği davranışları, biz hak ettiğimizi düşünüp sineye çekiyormuşuz. Bir yandan da, gönüllü öğretmenlik yaptığım zaman, on sekiz kişilik sınıfıma söz dinletmeye çalışırken nasıl maymuna döndüğümü düşününce, belki de başka yolu yoktu diyorum.

Kısa siyah saçları, kocaman parlak gözleriyle gözlerimin içine bakışı, kırmızı ruju, uzun ve ojeli tırnakları, her daim etrafa saçılan parfümüyle sıraların arasında dolanışı, tahtanın önündeki heybeti, gür sesi, sanki daha bugün birlikteymişiz gibi aklımda. Her şeyi biliyor gibiydi, hem de her şeyi. Matematiği, güzel yazı yazmayı, dil bilgisini kurallarını, upuzun şiirleri, hatta noktalı virgül kullanmamız gereken yerleri. Bir keresinde okuma hızımızı ölçmek için bir sözlü yapmıştı. Bir dakika içinde belli sayıda kelimeyi geçemeyenlere ceza vardı. Sınıfta iki kişi hariç hepimiz sözlüden kaldık. Bizi koridorda sıraya soktu ve dedi ki, "Madem yeterince hızlı okuyamıyorsunuz, sizi ana sınıfına geri gönderiyorum."


Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Ana sınıfı hayatta en nefret ettiğim şeydi. Zorunlu öğle uykusu, çorba içine doğranan ekmek, paylaşılamayan oyuncaklar, ortalığa kusulan, altlara sıçılan ve sürekli kaçma planları yaptığım o cehennemden sonsuza kadar kurtuldum sanıyordum. Benim kadar yıkılan diğerleriyle birlikte salya sümük ağlamaya başladık. Ve köşeyi dönünce O'nu gördük, müdür yardımcımız. Şeker gibi bir adamdı, ana sınıfına dönmemize engel olurdu, oldu da. Fatma Öğretmen'i -artık danışıklı dövüş olduğunu düşündüğüm- bazı sözlerle cezamızın iptaline ikna etti. Dersimizi aldığımızı düşündüğünü söyledi, ve bizden daha çok kitap okuyacağımıza dair söz aldı. Böylece sınıfa geri döndük. Zil çalınca da gözyaşlarımızı ve sümüklerimizi yalaya yalaya evlere dağıldık.


Dördüncü sınıfın başlangıcından kısa süre sonra annemin son tayini ile memlekete kesin dönüş yaptık. Okulda herkesle vedalaşırken de sınıfın salya sümük durumu sözlü günüyle benzerdi. Bu sefer Fatma Öğretmen de ağlıyordu ama. Bahçede bana sıkıca sarılıp, arkasını dönüp hızlıca uzaklaştı. Kapıdan çıkana kadar sırtını izlemiştim.

Fatma Öğretmen'imi Öğretmenler Günü'nde telefonla ararım. Artık bir sahil köyünde yaşıyor ve kilo fazlalığı uzun mesafe yürümesine engel oluyormuş. Beni çok sevmeye ve bana çok güvenmeye devam ediyor. Neye dayanarak bilmiyorum. Ben de onu çok seviyorum ve şu yaşıma ulaştırabildiğim bir disiplin kırıntım varsa onun sayesindedir.


Bana söylettiği şarkılar ve ezberlettiği şiirler için teşekkür ederim. Mesela hatırladığım kadarıyla bir kuple şöyledir;


Demek gidiyorsun küçük kırlangıç

Sıcak ülkelere

Oradaki badem çiçeğine

Benden selam söyle


Artık yağmurlar yağıyor

Kış kapımızda

Sesini özleyeceğim

Göğe baktıkça


O sıcak ülkelere varınca

Terleyen kuşları ara

Kalkıp gelsinler artık

Bizim buralara.


...



Selamlar,


Sanırım beni en çok etkileyen Kenan öğretmenim. Yalnızca 4. ve 5. sınıflarda girmişti dersime ama diyebilirim ki o zamana kadar birçok defa öğretmenimiz değiştiği halde hatırladığım tek yüz onun yüzüdür.


Bir de Meral öğretmen var tabi hatırlamadan geçemem. (Kenan öğretmenden hemen önceki boşlukta gelmişti.) Çok kısacık bir zaman dersimize girdiğini ama o kısacık zamanda kalbime dokunduğunu hatırlarım. Veda ederken küçük bir kağıda bir not yazıp vermişti bana, sonra nasıl oldu bilmiyorum, kaybettim.


Kenan öğretmen o kadar candan ve destekleyiciydi ki benim babam olsa diye düşünürdüm. Bizim yaşlarımızda bir kızı vardı onu kıskanırdım. Hatta biz ortaokula geçip de yeni öğrencileri olduğunda bu defa da onları kıskanmaya başladım. Çünkü o kadar kısa bir zaman için bizimle olmuştu ki tadı damağımda kalmıştı.


Bir gün okulda atletizm takımı için seçme yapıldı. Seçmelere ben de katılıp takıma girmeye hak kazandım. İşte o noktada anlamsızca (aslında ciddi anlamlar içeren bir anlamsızlıkla) korktum ve vazgeçtim. Ben vazgeçtim ama öğretmenim benden vazgeçmemiş olacak ki beni alıp karşısına konuştuğunu hatırlıyorum ve çok ağladığımı.


Sanırım beni o kadar korkutan başarısız olacağım hissiydi, hatta belki o başarısızlığın beni gözden düşüreceği korkusu.


Bugüne dönecek olursam iki hafta sonra öğretmenlik için mülakata gideceğim.


Atanacağım neredeyse kesin olmasına rağmen 28 yaşımdayım hala aynı korkuları yaşıyorum. Bu defa Kenan öğretmene değil size ağlıyorum.


Bir de eksik bırakmışım. Takıma girdim ve lisans aldım. Bireysel olarak bir başarı elde etmedim hiç ama takımca birkaç başarı kazanmıştık.


Zihnimin gerisinde gizli gizli işlediğim düşünceler somutluk kazandı bu yazıyla sanırım, size yazdıktan sonra baş dönmesi ve mide bulantısı ataklarım başladı.


Şans dileyin bana olur mu🍀


Sevgiler..


...



İlkokul 3’e gidiyordum, benim öğretmenim değildi ama okulda herkes Vasfi Bey’den çok korkardı, çünkü sürekli öğrencileri döverdi, çok asabi bir adamdı, yanımızdan geçerken bile nefesimizi tutardık, o derece. Ben o cılız halimle okulun koşu takımındaydım, öğlenciydim, bir sabah arkadaşım zile basıp uyandırdı beni “Haydi çabuk antrenman var” diye, aç karnına çıktım evden. Bir baktım o sabah başımızda Vasfi Bey var! Koştum, koştum ama açlıktan bayılacak gibi oldum, “Neyin var kızım?” diye sorunca açlıktan olduğunu söyledim, “Gel bakayım benimle” dedi, şimdi kesin beni dövecek diye düşünürken sınıfına gittik. Tel dolabı açıp bana bir elma soydu, bir paket de çubuk kraker açtı, “Ye bakalım bunları” dedi.Bir insandaki iki ucu ilk defa o zaman gördüm o yüzden çok etkilenmişimdir ondan...


...


Bizi etkileyen öğretmenlerle ilgili sorduğunuz soruya istinaden yazıyorum. Sorunuza cevap vermeden önce içtenlikle belirtmek isterim ki emeğinize, işinize olan saygınıza hayranlık duyuyorum. Verdiğimiz cevapların çalışmalarınıza katkıda bulunacağını düşündüğüm için elimden geldiğince detaylı yazmaya gayret göstereceğim.


Ben 40 yaşımdayım. Takdir edersiniz ki geçtim sosyal medyayı, cep telefonunu İnternet diye bir şeyin bile varlığından haberdar olmadığımız bir öğrenim hayatım oldu. Hepimizin vakit geçirmek için kendi yöntemleri vardı. Ben okulu her zaman çok severdim. Yaz tatillerinde bile okula gidip yazın okulda müdür muavinlerinin evrak işlerine yardım etmeye giderdim. Şimdi bakınca 15 yaşındaki bir genç için doğal bir durum değil gibi😄


15 yaşındaki bir genç için doğal bir durum gibi durmasa da benim için normaldi. Zira çocukluğumdan beri oyun oynamaktansa kitap okumayı hatta ansiklopedi araştırmayı seven bir yapım vardı. Okul beni bakkalın önünde çekirdek çıtlamaktan daha mutlu ediyordu.


Beni etkileyen tek bir öğretmenden bahsetmek çok zor. Ama üzerimde etki bırakanlara baktığımda iyi niyetinden ve mesleki ahlakından şüphe etmediğim öğretmenleri daha çok sevdiğimi açıkça söyleyebilirim. Öğrenciyi bir bilgiyi öğretmekten ziyade kişiliğinin gelişimi için zorlayan, nasıl öğreneceğini öğretmeyi tercih eden, öz saygısı yüksek olan, öğrencilerin yaş sebebiyle yaptığı sapıtmaları(!) üstüne alınmayan öğretmenler beni hep daha çok etkiledi. Özellikle tarih, edebiyat gibi sözel ve sosyal bilimler ile ilgili branşların öğretmenlerinin bendeki etkisi daha fazla olmuştur. Bunun sebebinin sadece öğretmenlerin kişiliği değil bu branşların insanın kimliğine dair katkıda bulunabilirliğinin daha fazla olmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir şiiri, bir romanı incelerken, tarihteki bir olayı anlatırken öğretmen öğrencinin kendinden bir şey bulup sonuç çıkarmasını daha rahat sağlayabilir.


Sadece ben değil okulumuzdaki birçok öğrenci aynı zamanda bir edebiyat öğretmeni olan müdür muavinimizden yıllarca çok etkilenmiştir. Siz nasıl olduğunuzu kendinizden bile saklamaya çalışırken size okuduğu bir şiirle içinizdekini uyandırıp kendinizle yüzleşmenizi sağlardı. Çok özel bir insandı.


Etkiyi sadece olumlu almaz ve olumsuz etkileri de konuşursak matematik öğretmenimiz henüz 14 yaşımızdayken bizi gruplara ayırıp matematik yapabilir ve yapamazlar olarak bölmüştü. Ben üniversiteden mezun olup da matematik yapmak zorunda kalmadığı bir döneme geçene kadar matematikte ne kadar da başarılı olduğumu hatta matematikten zevk aldığımı bilmiyordum. Hayat planımı etkiledi elbette 14 yaşında matematik yapamaz diye damgalanmak. Halbuki Türkiye'nin ilk 10'unda sayılan bir okulda öğrenciydim matematik yapamasaydım o okulu kazanamazdım.


Sonuçta bu etkilerin beni getirdiği noktan memnunum. Çok severek yaptığım bir işim var. Çalışırken zevk almak önemli.


Umarım bir taraftan çocuğumla ilgilenirken yazdığım bu yazıyı rahatça anlaşılabilir şekilde yazmayı başarmışımdır.


Gelişmeyi ve öğrenmeyi severim. Hunharca eleştiriye açığım 😂


Öğretmenlerimin cinsiyetlerinden özellikle bahsetmedim. Bazı mesleklere cinsiyetten bağımsız bir gözle bakılması gerektiğini düşündüğüm için.


...


İlkokulda çok sevdiğim öğretmenimin emekli olmasının ardından gelen kişiydi. Yetişkin gözüyle bakınca kesinlikle ihraç edilmesi gereken vasıfsızlıkta biri olduğunu görüyorum. Durduk yere sesini yükselten, bunu neden yaptığını açıklamaya hiç gerek duymayan, çocuklara has çok kabul edilebilir hatalar gördüğünde fiziksel şiddete başvuran rezil kepaze bir insandı. Muhtemelen pedagojik formasyon bilgisi yoktu.


Milattan önce ve sonra kavramı pek çoğumuzun hayatına 4.sınıfta ilkçağ uygarlıkları konusunu işlerken girmişti. Uygarlıklardan birinin M.Ö. 500 yılında kurulup M.Ö. 200 yılında yıkılmış olması bazılarının tuhafına gitmişti ve anlayabilmek için öğretmene sordular. O şiddet dışında hiçbir halttan anlamayan gereksiz insan kitaptaki metne -muhtemelen ilk kez- bakıp "Yanlış yazmışlar" demişti. Ben de bu tarz her şeyi bildiğini zanneden insanların kendilerine has daha fazla saldırganlaşmasından nasıl illallah etmişsem, doğrusunu söylemeye gerek duymadım.


O lanet huzursuz ortama 1 yıl katlanabildim. Sonraki farklı bir ilköğretim okuluna kayıt yaptırdım. Ve o pek çok insanın psikolojisini bozup hiç kimseye hiçbir şey öğretememek karşılığında para kazanmaya devam etti.


...


Lisedeki resim öğretmenim Mahbup Aldığ. Gerçek bir sanatçıyla belki de ilk defa tanışıyordum. Yaşama sevincini ve hüznünü onda gördüm. Hem çok enerjik, yapıcı hem de kırılgan yönüne sahip çıkan bir karakter olarak izliyordum onu. Evi halen öyledir bir sanat müzesi. Sürekli üreten bir sanatçı ve öğretmen. Neşeli zeka. Ona bir güm çok güzel mor bir zambak çiçeği götürmüştüm. Yol üzerinde yürürken kopartmıştım. Sizin için getirdim dediğimde önce çok teşekkür etti. Ne kadr güzel değil mi diye çiçeğe bakıp türlü hayranlığını ifade etti ve şimdi onu besleyen toprağından ayrı dedi. Ama sizin için değer dedim. Yine de topraktayken daha mutlu olurdu ben de öyle dedi. Yıllar sonra Erich From’ıçun sahip olmak ya olmak isimli kitabının aynı hikayeyle başladığını okuyunca, o koca yürekli Mahbup hocamı anımsamıştım. Mahbup Aldığ, halen üretmeye devam eden hakiki bir sanatçı. Bir çok vizyon edinmeme vesile olduğu için ona minnetttarım.


...


Sevcan Kurutçu💛

İlkokul 5.sınıfta sınıf öğretmenimizdi aynı zamanda okulun İngilizce öğretmeniydi. Asıl mesleği gazetecilikti. Bize olan sevgisi hatta saygısı, hayvanlara,doğaya olan sevgisi.. Çok güzel sesi vardı bize şarkılar söylerdi, çok güzel rol yapardı ve resim yeteneği ile sanatın her dalını doğuştan edinmiş bir insandı. Kendi yazdığı tiyatro oyununu çalıştırıp sahneye çıkarmıştı bizi. Şimdi ben fotoğrafçı oldum her gördüğünde gözleri dolarak “sanatçı kızım benim eskiden beri belliydi” der. Ben de “sizin gibi sanatçı ruhlu bir öğretmenim vardı başka türlüsü mümkün değildi” derim hep. İyi ki hayatımın büyük bir bölümünde var sevgilerden saygılardan kocaman bir demet💛🌿



...


Müzik öğretmeni. Klişe olan, zorla flüt çalma durumu için şöyle söylemişti "Herkes flüt çalacak diye bir kaide yok, yeteneğin yoktur çalamazsın veya sana zorla çaldıramam ama notaları bilmek zorundasın. Bu işin alfabesidir"


....




Merhaba :)


Umarım iyisinizdir. Şimdi direkt konuya gireceğim :)


Beni en çok etkileyen öğretmenim ilkokul 3. sınıftayken sınıfımızı devralmış olan öğretmenimdir. İsmi Yasemin (evet EBA'daki Yasemin :). Kendisinin ilk öğrencileriydik ve olağanüstü yaramaz bir sınıftık buna rağmen çok iyi iş çıkardı bence. Okumayı sevmeme, yeteneklerimi keşfetmeme katkısı büyüktür. Çok ince ruhlu, çok nazik biriydi (hala öyle), hediyeleşmenin önemini, "seni seviyorum" demenin önemini ve cesaretini ondan öğrendim. Bir insanı yetiştirirken birçok yönden beslenmesi gerektiğini de ondan öğrendim. Yalnızca müfredat derslerimizi vermedi, bizi sevdi, sarmaladı, halk oyunu öğretti, şiir okuttu, resim çizdirdi, pikniğe götürdü, elleriyle besledi :) Kısaca bence mesleğinin öneminin çok farkındaydı ve bu farkındalığın gereklerini yaparken hep çok fedakardı. Keşke bütün öğretmenler onun gibi olsa.

Bu e-mailin amacı Yasemin Öğretmen'e sevgi duruşudur :))

Size de sevgiler ve tüm geliştiren paylaşımlarınız için teşekkürler ile...


...


Konu hakkında Instagram paylaşımıma gelen yorumlar için tıklayabilirsiniz: