Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

Teşekkürler!

Normal İnsanlar: Bir Anı


Bu hafta serbest konuydu ve yazarlarımız seçtikleri bir anıyı anlatmaya koyuldular. İki’nin metni Dımbış’ı hikaye olarak sımsıcak buldum. Tuğçe Eser’in “Parantez’in İçindeki Hikaye”sinden ve yaratıcılığından ise çok etkilendim. Gorila Voladora, “Pınar, Unutulmayan” başlıklı yazısında hemcinsiyle arasında başlayan cinsel gerilimi net bir şekilde anlatmış, hem okuduklarımdan, hem detaylardan olumlu manada şaşkınlık duydum. Karahindiba’nın yazısını okurken ise katıla katıla güldüm. San’ın “Asıl Kaza”sı, Cevap Hanım’ın “Karakterimdeki Küçük Bir Değişiklik”i ve Ayşe Çetinkaya’nın “Mickey ile Çalıntı Şato Bayrağı”nı ise özellikle başarılı buldum.


Bütün yazar arkadaşlarımın emeklerine sağlık. Sizlere de iyi okumalar diliyorum.


Haftanın Yazıları


Dımbış – İki

Parantezin İçindeki Hikaye – Tuğçe Eser

Pınar, Unutulmayan – Gorila Voladora

Namahrem Eli – Karahindiba

Asıl Kaza – San

Karakterimde Küçük Bir Değişiklik – Cevap Hanım

Mickey ile Çalıntı Şato Bayrağı – Ayşe Çetinkaya

Dümen ve Karınca – Edward Bloom

İz – Bir Başka Dünyadaki

Haber – Canderel

An’sızın – Coggywriter

Ben de Melek Değilim – Rojda Aksoy

Pembe Akide Şekerleri – Mutlu

Koltuktaki Havuç Lekeleri – Dalgın Canbaz

Mavi Küpeler – Nehir Niş

Babamdan Kalan – Matruşka

Son Adım – Voila

Yarım Kalan Anılar – Msy

Boş Levhadaki Korku – Seyyan Uslu

Üç Kapı – Hayat Yeniden

Böyle Bir Erasmus Görülmemiştir – Papatyalı Bir Deli

Anı - Mehmet Can Kaya

Yolun Başı – Melek Yılmaz

Anılarım - Pigro


DIMBIŞ

-iki-


Bir gün oturuyoruz. Ben çok küçüğüm. Şöyle düşünün; duvarda güneşten rengi yeşile dönmüş bir Atatürk resmi var ve ben onu kendi dedem sanıyorum. Asıldığı ipi algılayamadığım için havada durabiliyor diye düşünüyorum. Çocukluğun verdiği yetkiye dayanarak hayal gücüm uçlarda. O yıllarda yaşadığım birçok maceranın baş kahramanı, hep yanımda benimle evde olduğu için Ayşoş. Ayşoş benim teyzem yani annemin ablası. Normal şartlarda benim onun yaşını algılayamıyor olmam lazım. Sayı algım parmaklarımla sayabildiğim için beş ve onun katları. Ve bir insan yirmi beş yaşına geldiğinde hayatı yalayıp yutup ölmesi lazım. Ama Ayşoş öyle değil. Ayşoş daha çok benimle akran gibi, komşunun benden iki yaş büyük kızı gibi ama o zamanlar kırklarında. Beraber aman yarabbi ne oyunlar, gazete küpürlerini kesmeler, mecmualardan artist fotoğrafları aşırmalar, Türk filmleri izleyip ağlamalar… Okuyup yazmayı ikimiz de bilmiyoruz bu yüzden her şeyin ölçüsü bizcesi kadar. Yani mesela elimizde elli lira mı var, bizce o beş lira olabilir, neyse.


Teknoloji o zaman çok zor elde edilebilen kıymetli bir şey. Düşünün ki 37 ekran siyah beyaz bir televizyon var ve evdeki herkesten daha değerli. O televizyonla ilgili tek anımın da rahmetli Özal’ın cenazesinin bir kamyon kasasında taşındığı an olması… Ayşoş içi katılana kadar ağlıyor. Ben o ağlıyor diye ağlıyorum. Özal kim desen asla bilmiyoruz ama bizim için önemli değil. Zaten ikimizin zeka yaşı siyaset kavramını algılamaya merdiven bile dayayamıyor. Aynı ölçü birimimiz gibi yaşamı algılayış şeklimizde kendimize kadar. Ayşoş sadece biri öldüğü için ağlıyor ki çok makul bir açıklama. Ben de hayatımda ilk kez birinin ölüm haberini aldığım, tabutunu gördüğüm, kayıp, yas olgusuyla tanıştığım ve bu kadar çok insanın tek bir şeye bu kadar üzülebildiğine şahit olduğum için şoktayım.


Velhasıl o cücük kadar televizyon çok değerli ve bizim aklımız onu kullanmaya yetmediği için bize bir radyo alınmış, televizyonun fişi çekilmiş. Ayşoş radyosuna şarkılar söylüyor. Ayşoş radyosu koynunda uyuyor. Ayşoş radyosuna aşık. Ayşoş radyosuna isim koymuş: Dımbış.


Dedim ya bir gün oturuyoruz. O yıllar böyle canının istediğini kapına getiren teknolojiler ve imkanlar yok. Tatlıcı o gün es kaza senin sokağından geçmek isterse ve senin de canın tatlı isterse, bir kesişim kümesinde bir araya gelip alışverişini yapıyorsun. O gün de pencere kenarındaki sedirde kuş gibi tünemiş öğlen haberlerinden sonra yayınlanan radyo tiyatrosunu dinliyoruz. Muhallebici geçiyor. Ben çocuğum, canım muhallebi istiyor. Ayşoş’la ikimiziz. Ayşoş pencereden Dımbış’ı bi kerecik öpüp muhallebiciye uzatıyor. Muhallebici bize iki tane aşure veriyor. O aşureler muhallebici için bi radyo parası, Dımbış Ayşoş için dünyalara bedel, benim o bir tabak aşureyle aldığım ders paha biçilemez.





PARANTEZİN İÇİNDEKİ HİKAYE

-tuğçe eser-


Sizlere güzel bir hikaye anlatacağım. Güzel bir bahar gününden bahsedecek bir hikaye.

Aradan 1080 gün geçti ama hala dün gibi hatırlarım; bulutların şeklini, yüksek ağaçları hışırdatan rüzgarın sesini (ilk tanıştığımız günkü gibi), yeni tanıştığım insanları (birisi aynı senin gibi gülümsüyordu). İlk uçuşum sonrası gezdiğim ilk ülke; eski Türklerin at üstünde ok atan cengaverlerinin ülkesi (burada benimle olamadığın için üzgünüm). Her bir sokak, her bir köşe keşfedilecek bir diyar (keşfetmeyi severdin). Yiyecekleri, pazarları, balı, at sütü, böreği hem bizden gibi hem değil. Aynı dili gibi; sanki anlıyorsunuz ama anlamıyorsunuz da (muhtemelen deneyim etmek için insanlarla hemen diyaloğa girer onlara da kendini bir anda sevdirirdin).

Uçuşta çok şey öğrendim (sen hepsini zaten biliyor olmalısın). Güzel de bir iş çıkarttım (benden çok daha iyisini yapardın). Üniformayı giymek gurur vericiydi (eminim sana çok yakışırdı). Üniformanın üstüne altın kanatları takmak çocukluk hayalimin gerçek olması beni hala şaşırtıyor (hak ettiğini elde edememen sanki benim suçummuş gibi hissediyorum). İlk yolcu anonsumu yapmak heyecan vericiydi (senin sayende).

Harika bir manzara (ama neden beni aldattın?). Yıldız mıydı o kayan (tüm bunları bana nasıl yaparsın)? Bir an, karanlık bulutların altında, cama vuran yağmurun sesi, ara sıra manzarayı dramatik bir şekilde aydınlatan şimşeklerin arasında sallanırken; bir sonraki an, tüm bunların üstüne çıkıp, yıldızlı gökyüzünün açık mavi ile başlayıp turunculaşan ve tüm yıldızları kaybettiren parlaklıkta doğan yıldızını izlerken bulmak kendini. Ve hayran kalmak (hayran kalmak kalbinin atışına, başımı göğsüne yasladığımda). Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi “gece içinde kendi ışıklarıyla bir yıldız gibi dolaşmaktaki acayiplik ve harikuladelik” (peki ya midemi ve kalbimi yakan acayiplik?).

Sanki gitgide küçülüyor gerçeklik ve büyüyor parantezin içindeki hayat. Bir kelepçe gibi, kurtulmaya çalıştıkça daha çok acıtıyor. Susturdukça büyüyor çığlığı. Bir bahar gününden bahseden tüm güzel hikayelerimin içinde, nerede bitiyor gerçeklik ve nerede başlıyor kafamın içindekilerden oluşan hayat? “Bunların hepsi kafamın içinde mi oluyor, yoksa gerçek mi?” diye sorduğunda Harry, Dumbledore’un verdiği cevabı hatırlıyorum; “Tabi ki bunların hepsi kafanın içinde oluyor, Harry, ama bu neden gerçek olmadığı anlamına gelsin ki?”



PINAR, UNUTULMAYAN

-gorila voladora-


15 yıllık arkadaşıma bile henüz 2 hafta önce “itiraf” ettiğim hayatımın en tatlı, en beklenmedik ama nedense hala canımı sıkan hikâyesini anlatacağım. Hikâyenin benim için unutulmaz olmasının sebepleri, bunu yaşadığım için kendimi sorgulama ihtiyacı hissetmemiş olmam ve aynı zamanda beni oldukça iyi tanıyan arkadaşımın da yüzünde hiçbir şaşkınlık ifadesi görmememdi.


Üniversitenin ilk yılı. Yağmurlu bir bahar akşamı çok da samimi olmadığım (aslında hiç sevmediğim), bana nazaran fazlaca dışadönük bir arkadaşla rock konserine gitmeye karar verdik. Bu arkadaşım elbette başka bir arkadaşını çağıracaktı ve o arkadaşı da yalnız gelmeyecekti, bunu biliyordum çünkü hep böyle olurdu.


Konser başlamadan önce, kalabalık içinde buluşması zor olsa da sonradan gelen iki arkadaşı karşıladık. Kuzeniyle birlikte gelen ve minik grubumuza dâhil olan arkadaş, benim sevmediğim arkadaşla konser başlar başlamaz gözden kayboldu ve ben de yarım saat önce tanıştığım kuzen Pınar’la baş başa kaldım.


Pınar! Güzel veya çekici bir kız değildi. İkimiz de 18 yaşındaydık, fazla meraklı, fazla coşkulu ve biraz da insanda acımayla karışık merhamet uyandıran cinstendi. O gece kulağıma eğilip “bu gece ikimiz için de unutulmaz olabilir, eğer sen izin verirsen” demişti. Bunu duyunca canım sıkılmıştı, ona sonra geleceğim. Ama bu sıradan görünümlü ve bana göre pek bir özensiz giyinmiş kız arkadaşım, yine de “unutulmaz” olmayı başardı hayatımda.


Onda ilk olarak fark ettiğim bana karşı flörtöz tavırlarıydı. Daha önce hep karşı cinste gördüğüm o şuh bakışları atması (evet bu kelimeyi kullandığıma inanamıyorum, Yeşilçam ambiyansı yoktu kesinlikle), kulağımın içine nefesini sokarak(!) yayvan yayvan konuşması falan… Henüz dakikalar önce tanıştığım bir erkek şu şekilde davransaydı yüksek ihtimalle bunu taciz olarak algılar, ya bağırır ya da ortamı hemen terk ederdim. Ama Pınar! Çok zevk alıyordum her hareketinden, her sözünden.


Konser boyunca el eleydik. Romantik şarkıları birbirimizin gözlerinin içine bakarak söyledik. Sürekli güldük, bağıra bağıra kahkahalar attık. Sağa sola sataştık. Bana bira ısmarladı, cömertti de. Bazen de aynı şişeden içtik; aynı sigarayı aramızda döndük, acayip “cool”duk yani! Bir ara sahnenin ışıkları söner gibi olduğunda çıplak belimden tutup omzuma bir öpücük kondurdu. Gözlerine baktığımda benimle sevişmek istediğini net şekilde anlayabiliyordum. İçimi sevinçle birlikte garip bir güven ve gurur duygusu kapladı. Kendimle gurur duyuyordum. Sebebini anlayamıyordum ama içimde en çok gurur duygusu vardı.


Konser sona ermeye yaklaşırken ben Pınar’la öpüşmenin hayalini kurmaktaydım. Sabırsızlanıyordum. Elini omzuma atmıştı, bedenlerimiz bütünüyle yapışıktı artık ve emindim, öpüşecektik. Sonra bir anda beni bu ergen hülyalarımdan uyandıran o lanet cümleyi kurdu Pınar: “unutulmaz gece”, “eğer ben izin verirsem”. Bütün sihir bozuldu! Daha ne kadar izin verebilirdim ha? Her şey zaten açık değil mi sayın Pınar? Hayır, geri zekâlılığa asla tahammülüm olamazdı. Kendimi kurtardım onun bedeninden ve buraya geldiğim sevmediğim arkadaşı aradı gözlerim. Artık Pınar’ı onu sevmediğimden daha fazla sevmiyordum.


Pınar şaşırdı ama ısrar da etmedi. Ben şaşırdım. Şaşırmadığıma şaşırdım. Yani ilk kez hemcinsimle bu biçimde bir yakınlaşma yaşıyordum ve başkalarının büyük tepkiler vereceği, ayıplayacağı, belki de beni dışlayacağı bu deneyimim bana kendimi yaşıyormuşum hissi verdi. Ondandı bu gurur, Pınar’ın gözlerine bakarken içimi dolduran.

O gece gerçekten unutulmaz olabilirdi Pınar! Ama sen bütün atmosferi bozdun. Ya da ben bozdum. Sen düpedüz nezaket gösterdin işte, ben kibrinden beyni sulanmış bir piçtim. Unutulmaz bir geceydi, daha unutulmaz olabilirdi! Şu an her nerede ve kiminle yaşıyorsan, unutulmadın.




NAMAHREM ELİ

-karahindiba-


Bir arkadaşım var Karadenizli tutucu bir ailede büyümüş. Sonra burs kazanıp İtalya’da sürdürülebilir tekstil üzerine yüksek lisans derecesi kazanmış, kendini konusunda çok iyi yetiştirmiş bir insan. Nasıl olduysa aynı şirkette çalıştık iki üç sene kadar. Bir de Alman sevgilisi vardı bu arkadaşımın. Müzisyenlerin hem bilim adamı, hem filozof, hem besteci, hem yönetmen olduğu, akşamları da taksicilik yaptığı dönemlerden bir müzisyen Richard Wagner’ın büyük hayranı. Doğal olarak tarih okumuş ve tabii ki Wagner’in ıvır zıvır bir detayı üzerine doktorası var. Doktora zaten öyle bir şey ya hani sonunda kimsenin s.klemediği bir konuda dünyanın en çok bileni oluyorsun. Araştırdığı konuyu konuşabileceği tek kişi var o da rahmetli Wagner. Neyse, böyle iki bilgili insanı yakalamışken tabii ki kaliteli sohbetler yapmak yerine “bu herif Alman ama ben kesin bundan daha çok bira içebilirim” diye bir iddia ile kendimi ortalara attım. Büyük iddiamı gerçekleştirmek için ise tüm şirketle birlikte yemeğe Cihangir’e gittiğimiz bir günü seçmem ve rezil olma potansiyelimi en yüksek seviyelere taşımam gerekiyordu. Çünkü güzel hikayeler “bir gün salata yiyorum” cümlesi ile başlamaz. Bu Alman arkadaş Türkiye’de çalışmadığı için biz iş çıkışı mekâna vardığımızda yandaki barda çoktan ilk birasını bitirmişti. Selamlaştık, direkt bana bira söylendi ve çok geçmeden durumu 2-1’e getirerek kolay lokma olmadığımı kanıtladım. Esas gideceğimiz yere gittik. Çok güzel bir yer. Rezervasyonumuz var masamız süper. Şirketten müdürler var, yöneticiler var. Dekorun büyük kısmı kitaplardan oluşuyor. Üçüncü biralar içildi, bizim Alman kalktı kitapları incelemeye başladı. Dördüncü bira civarı masada kitaplar duruyordu. Kitaplardan biri üzerine uzun uzun konuştuk. Kitabın basım tarihi 1900’ler ve konusu Wagner’in kimsenin s.kine takmayacağı bir ıvır zıvırı üzerine. Kitap Almanca ve en önemlisi kitabın kapağında bir İngiliz subayın 1918 yılına tarih atılmış bir notu var. Bizim çocuk deli oldu kitaba. Birkaç kitap daha aldık konuştuk üzerine hepsi masada kaldı. Altıncı bira içildi artık mekânın tuvaletini eskitene kadar işedik ve kalkacağız. Ben tabii ki bir Almanla eşit sayıda (ya da belki daha fazla artık tam da hatırlamıyorum) bira içtiğim için gururluyum. Tam kalkarken bizim gevura döndüm ve dedim ki “çok mu istiyorsun bu kitabı?” O da bana baktı evet dedi. Hesabımı ödedim, kalkarken kitabı montumun içine soktum ve kalanların hesabı ödemesini beklemeden aşağı indim. Kapıda herkesle buluştuk ve taze arakladığım kitabı arkadaşa hediye ettim, gece 1-2 civarı oradan ayrıldık. Sabaha karşı üç gibi uyumak üzereyken bizimle birlikte olan birinden mesaj geldi. “Oğlum siz oradan kitap mı çaldınız?” diye soruyor bana. Soran kişiyle aram iyiydi o zamanlar, evet diye cevapladım mesajı. “Ağzınıza sıçayım, rezervasyonu ben yaptığım için beni aradılar. İki saattir benim arkadaşlarım öyle şey yapmaz diye adamları azarlıyorum. Bana mavi montlu arkadaşın kamera görüntüsü var yarın kitabı getirmezseniz polisi arayacağız dediler” diye cevap yazdı. Adamlara bu sefer ben mesaj attım, “çok özür dileriz kitabı yarın getireceğiz” diye. Sonra da Alman’ın kız arkadaşına “sıçarım kitabınıza okuyacağınızı okuyun yarın sabah kitabı geri götüreceğiz adamlar beni görmüş” diye mesaj attım ve yattım. Kitap koleksiyon kitabıymış ve baya da değerli bir kitapmış. Adamlar da peşine düştü doğal olarak. Sabah erkenden uyandım endişe ve utanç içindeyim. Saat 12 oldu Alman hala uyuyor. Ben artık küfrediyorum hadi kalkın diye. Bana “ben şeker hastasıyım kahvaltı yapmam lazım” diyor. Ben de “hapiste gardiyanlara da öyle dersin” diye yanıtlıyorum. Sonunda hazır oldular, evlerinin önünde onları beklerken iki gamsız bindiler arabaya. Bir yandan korkuyorum gittiğimizde direkt bizi paketlerler mi acaba diye. Bir yandan da baya havalı hissediyorum böyle kendimce küçük kriminal bir vakanın içinde olduğum için. “Sınır dışı edilip bir daha sevgilini görememeye hazır mısın?” diye sordum, o da “getirdik kitapları dedi”. Tam arabayla hızlanıyordum ki asıldım frene. “Kitaplar?” Kitap LAR LAR LAR LAR… diye yankılandı kafamın içinde. “Çoğul? Neden çoğul?”. Benim çaldığımın üstüne iki kitap da bu davarlar çalmış. Nerede o Avrupa görmüş, mürekkep yalamış insanlar, nerede bu iki hırsız! Benden önce bu ikisi zaten birer kitabı halletmişler. Bana söylemek de yok, ben de kendimi suçluyorum geceden beri. Üç hırsız, üç de kitap yola koyulduk. Bunların çaldığı kitaplardan mekân sahibinin de haberi yok tabii. Kamerada mavi montuyla parlayan ben varım bir tek. Yolda sadece bir kitap çaldığımızı sanıyorlar ve biz onlara üç kitap götüreceğiz bize minnettar olmalılar diye konuştuk. Gerçekten de o an tutunabileceğim tek dal buydu. Olay yerine döndük, Almanla ben içeri girdik. İşletmeci oradaydı. Özür diledik, sarhoştuk ve aptalcaydı kitaplarınız burada dedik. Adam üç kitabı görünce gözlerini kocaman açtı ve “Üç kitap mı aldınız?!” diye sordu. Cevap vermedik artık. Kitapları uzattık. İşletmeci baya şaşkındı. Etrafa son bir kere baktım ve özür dileye dileye arkamı döndüm ve direkt dışarı çıktık. Polis falan yoktu. Sonuçta satmak için değil okumak için araklamıştık. Hırsızın Avrupa görmüşü iki arkadaş aslında bana bile yakalanmamıştı. Bir ben üzümlü kek gibi kameralara çıkmıştım. Alman gibi bira içtiğimin gururunu bir gün bile yaşayamadım. Bir yerde oturduk kahve içtik. Kitaplara internetten baktık üç kitap 38 euroya alınabiliyordu. Alman parasını verdi aldı. O keko subay da işgale geldiği yetmiyormuş gibi bir de oraya buraya notlar yazmış. Gelecekte birinin hayatına dokunmak istedi muhtemelen. Mabedimin göğsüne namahrem eli gibi dokundu şerefsiz. Aynı dönemde yazılmış iki dize yüz yıl sonra bu kadar anlam kazanabilirdi. Sonraki birkaç ay boyunca iş yerinde bu hikâye hırsızlık yaparken yakalanan karahindiba şeklinde bol bol anlatıldı. Ben suçu İngiliz subaya atmaya devam ettim. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun askeri o gün orada olsa ancak iki bira falan içebilirdi.



ASIL KAZA

-san-

Geçmişime göz atınca hâlâ yaşadığıma şaşırıyorum. Annemin üçüncü çocuğu ve en zor hamilelik süreci olarak hayata yaklaşmışım. 9 ay sonra doğmayıp içeride bir ay daha oyalanmışım. Doğduğum an annemin kalbi durmuş, neyse ki müdahale etmişler ve tekrar gelmiş dünyaya. Doktor, seni bir daha burada görmeyeyim diye uyarmış annemi.

İlerleyen süreçlerde her ne kadar sakin bir çocuk gibi görünsem de zor şeyler deneyip başımı belaya sokmakta uzmandım. Mesela iki yaş civarında dördüncü kat balkon demirlerinin dışına çıkıp balkonun yarısına kadar dışarıdan yürümek gibi. Bir teyze endişelenip içeri girmemi söylediğinde ona "sana ne" dediğimi söylüyorlar. Anneannem elimden tutup yavaş yavaş yürüterek çıktığım demirlerin arasından beni içeri almasa şu an bu yazıyı yazıyor olmayacaktım. Böyle maceracı ve cüretkar bir bebek olduğum için başıma türlü aksilikler geldi. Trabzansız parklarda kafamın üzerine düşme vakaları, kapşonlunun takılmasıyla boynumdan kaydırakta dakikalarca asılı kalma, kanepede zıplarken keskin bir şeye basıp ayak yaralama ve bilumum tehlikeli şeyler. Biraz büyüyüp akıllanınca, bir akrobat olmadığımı anlayınca ve insanlara "sana ne" demeyi bırakınca-ki bunu ortaokul çağında, oldukça geç bıraktım- gereğinden fazla temkinli bir insana dönüştüm. Bu sebeple yaşadıktan hemen sonra "ölebilirdim..." diye düşündüğüm o olayı tamamen benden bağımsız bir şekilde yaşadım. Bende bıraktığı en büyük hasar, ölüm korkusu oldu. Minibüs ben içindeyken devrildi. Annemle mesajlaştığım için başta ne olduğunu anlamamıştım. Devrilmesinin çok uzun sürdüğünü hatırlıyorum. Çok korkup bağıran birinin dizinden tutup sıkarak "sakin, sakin" dedim. Başka biri evde çocuklarım beni bekliyor diye bağırıp ağladı, onun için kahroldum. Herkes çok korkmuştu, ben çok tepkisizdim. Nihayet tamamen devrilip düştüğümüzde önce biraz soluklandım. Hâlâ sıktığım dizi bıraktım. Etrafıma bakındım, birinin burnu kanıyordu ama ağır yaralanan yok gibiydi. Sakince dağılan telefonumu, cüzdanımı, kulaklığımı çantaya attım. Acil çıkıştan kafamı çıkardığımda endişeli insanlar vardı, ilk çıkan bendim ve sakin olmamı söylediler. Sakinim, çantamı tutabilir misiniz lütfen dedim ve tırmanıp çıktım oradan. Teşekkür edip çantamı aldım ve etrafa bakındım. Bir süre kimseyle konuşmadan sanki o kazadan çıkmamışım gibi uzaktan neler olduğuna baktım. Telaşlı insanlar, minibüsün preslediği beyaz bir araba ve bir ambulans vardı. Ben evime doğru yürümeye başladım. Şimdi, buradan baktığımda görüyorum ki bütün sorunlarımla böyle başa çıkıyorum; olay yerinden usulca uzaklaşarak.

Benim için bu kaza yaşanmamış ve hatırlanmıyor olabilirdi. Yaşadığım tüm somut şeyler gibi bunu da tamamen silerdim hafızamdan. Doğal olmayan bir sakinlikle yaşayıp uzaklaştığım her şeyle aynı kategoride kalabilirdi. Öyle olmadı çünkü yolun yarısında ailemi aradım, ışık hızıyla olduğum yere geldiler, arabadan inip ağlayarak bana sarılan abimi gördüm. Ben de ağlamaya başladım ve asıl kaza bu oldu. Artık ölmekten korkuyordum. Yine kendim için korkmayı becerememiştim ama bu hâlâ düşününce boğazımın düğümlendiği gerçek bir korkuydu. Bu benim, yaşadıklarımı insanlarla paylaşamama nedenimdi.


KARAKTERİMDE KÜÇÜK BİR DEĞİŞİKLİK

-cevap hanım-


Göçmen olmanın oldukça zorlayan yanlarından biri, eğitimini aldığın, deneyimli olduğun alanda çalışamamak. Bunun nedeni bazen resmi kısıtlamalar, kimi zaman yeterli derecede İngilizce konuşamamak ya da konuştuğuna inanamamak oluyor. İşin trajikomik yanı Türkiye'deyken mesleğimi yapıp paramı alamıyordum, burada mesleğimi yapmayıp paramı alabiliyorum. Kaçar yol yok mecburen coğrafya kaderdir, deyip, Ankara Antlaşması’nın ortak kaderi olan hizmet sektöründe çalışma yolunda işe başlamam gerektiğini daha gelmeden önce biliyordum. Buraya Avrupa’nın doğusundaki ülkelerden geldiyseniz bilirsiniz ki sizi hazırda bekleyen bir garsonluk, temizlikçilik, kasiyerlik gibi işiniz vardır. Türkiyeli olmanın ortak kaderi de çoğunlukla garsonluk oluyor çünkü restaurant/cafe işleten memleketlimiz oldukça fazla. Nasıl doktorların şark görevi varsa Ankara Antlaşmalının da garp görevi hizmet sektöründe çalışmak diyebilirim. Üç yıllık Londra deneyimim boyunca beyin göçü nedir sorusunun yanıtını pratik hayatta oldukça fazla tekrar ettim.


Neyse zaten yeterince darlıyor hayat, bir de buradan darlamayayım sizi. Türkiye'de Reji ve kurgu asistanı olarak çalışan bendeniz buraya gelince garson/bulaşıkçı olmayı beş yıllık kariyer hedefim haline getirdim ve şansım yaver gitti de bir kafede iş buldum. Buradaki kafeler saat 06:00 gibi açılır saat 16:00’da kapanır. Genelde sabah müşterisi tost, yağlı ekmek, reçelli ekmek ve sütlü çay içer. Bir ufak dipnot: sütlü çayı hazırlarken, sütü önceden koyup sonra çayı ekliyorlar. Bu detay 45 yaş üstü müşteri için oldukça önemli. Ayrıca Antalya ve Fethiye sahillerinden adını çok duyduğumuz Full English Breakfast’ın da ana vatanıdır buradaki kafeler.


Her kafenin gedikli müşterileri vardır. Bazıları sabah gelip oturup kapanışa kadar kupon yapan emeklilerdir ki, İngilizce konuşma kabiliyetini geliştirmek isteyen için bir lütuf gibidirler.


İşe başladığım ilk zamanlarda, egomun vızır vızır seslerine direncim daha kuvvetliyken, zamanla ve yoruldukça gücüm azalıyor, bazen kaçıp kendimi tuvalete kapatasım geliyordu. Tuvalette ağlayıp ağlayıp kafenin kapısını hırsla açıp, “bölümü dereceyle bitirdim ulan ben!” şeklinde bağırmak geliyordu içimden. Hayat işte, kürek gibi eliyle öyle bir koymuştu ki tokadı, buraya kadar sürüklenmiştim demek…


Coğunlukla yaptığım iş bulaşıkçılıktı çünkü o lavabo teknesinin başına geçince sonsuz bir kirli tabak-temiz tabak devridaimi içine giriyorsun ve çıkmak için müşteri akışının bitmesi dışında bir çözüm yok. Elbette mola veriyorsun arada kürek mahkumu da değiliz sonuçta. Basınçlı su ile tabakları temizlerken ortalık ıslanıyor ve yerler kaymasın diye gazete kağıtları seriyorum, yüzümde o anının ruhundan bağımsız bir gülümsemeyle PopStar Fatih’i anımsayarak.


Dükkanın sahibi aynı zamanda şef. Yerlere gazete döşemesi yaparken aşırı uzun kirpikli ve gerektiğinde tarım aracı olarak kullanılabilecek derecede uzun tırnaklı şefin kızı geliyor. 17-25 yaş aralığında. Tam kestiremiyorum çünkü eşofman giymiş eşofman genç gösteriyor bazen. Kulağında airpodları ile hararetle arkadaşına bir şeyler anlatıyor, sonra dur bekle diyor ve babasına, erkek kardeşini şikayet etmeye başlıyor. Gözlerimi tırnaklarından alamıyorum bir de neon rengi oje sürdürmüş akrilik tırnaklarına. Resmen tam bir çarıklı tarhanayım, resmen köyden indim şehre, resmen Kezban Paris'te. Anlatabildim mi ?


Kız elini kolunu oynatınca, elleri bana renkli bir kalamar gibi gözüküyor. Şef kızına aç mısın prensesim diye sorarken ben 26 tabağı üst üste koymuş temizler rafına yerleştirmeye çalıyorum, göz ucuyla kızın tepkisine bakıyorum ve bu kadar şefkatli bir sevgi gösterisine kızın yanıtı, hayır-hayır anlamında kafasını ve ellerini kullanarak hızlıca savuşturmak oluyor, ben yirmi beş senedir baba kelimesini ancak terapilerde ya da patavatsız birinin ‘’eee hep annenden söz ettin baban nerde’’ diye yarama yağlı kazık batırdığında kullanabiliyorken. İşte tam o kalamar ellerini sağa sola hızlıca sallarken bana bir şeyler oldu ve karnıma tarifsiz bir kasılma oturdu. Az evvel gazete kağıdı döşediğim kalebodurlara çırılçıplak yeni doğmuş bir bebek gibi düşüverdim. Öylesine çaresiz, öylesine korkak. Ayakta kalmak için ne çabalar harcadım ve geldiğim nokta hep aynı, babası olan kızları kıskanıyorum. Babasının prenseslerini kıskanıyorum. Sonuçta tek kanatla da olsa cesaret edip, çalışıp, dirayet gösterip ülkemden 3300 kilometre uzağa uçabilmiştim ve kurtuldum sanmıştım ve o an anladım ki halen aynı çaresiz, korkak küçük kızım.


Sanki o andaki öfke kendimi doğurmamın son sancısıydı ve karnımdaki kasılma da bundan kaynaklanıyordu. Bu kıskançlıktan dolayı kadın arkadaşlarıma yaptığım uyuzlukların farkına vardım, onlar babalarının prensesleri olarak konforla büyürken ben, okuyup her alanda gelişmeye çalıştım ve entelektüel manada ezici bir donanım kazandığıma inandığımda (böyle ölçüm gerçekte yok) intikam arzumla kurduğum bu oyunun kurbanlarını bilgimle domine ederek eksikliğimi tatmine ulaşıyordum. İçimde soğuk, kaskatı bir yerdeydim ölüm gibi bir şey oldu siz gerisini biliyorsunuz…. Saate baktım iki saat sonra mesai bitiyordu, günlüğümü alıp eve dönecektim ve yorganın altına girip bir süre orada kalacaktım. Sıcak yorganın hayaliyle mesaiyi tamamladım.


*Çocukluk dramlarımı anlayabilmiş, destek vermiş ve sabır göstermiş kadın arkadaşlarıma minnet duyarak...


MICKEY İLE ÇALINTI ŞATO BAYRAĞI

-ayşe çetinkaya-

“Ayşe, uyan hadi annem, sütün geldi.” Gözlerimi açıyorum, hava daha aydınlanmamış, annem her sabah olduğu gibi süt ısıtıp getirmiş. Gözlerimi açmadan sütümü olabildiğince yavaş içiyorum. Yatağımdan aşağı atlıyorum, annem odasında hazırlanıyor, babam çoktan evden çıkmış olmalı. Banyoya gidip ellerimi, yüzümü yıkıyorum. Sonra ben de giyiniyorum ve evden çıkıyoruz.

Hava biraz daha aydınlanmış. Şimdi köşeden sola döneceğiz, yol boyunca ilerleyeceğiz, oradan sağa. Kocaman bir bahçe var, onun betondan duvarının üstünde yürüyeceğim, sonra büyük palmiye ağaçlarının olduğu sokaktan geçeceğiz. Bu ağaçlardan buraya gelmeden önce yaşadığımız şehirde yoktu. Sıcak yerlerde büyüyormuş bu ağaçlar. Burası da çok sıcak ve kışın hiç kar yağmıyor. Buradaki çocuklar hiç kartopu oynamamış. Annem bir gün yine eski evimize döneceğimizi, anneannemle komşu olacağımızı söylüyor. Bunun bir an önce olmasını istiyorum. Belki o zaman bu saçma okula gitmek zorunda kalmam, bütün gün anneannemle birlikte olurum ve Aydan’la sokakta oynarım.

Palmiyeleri geçtikten sonra biraz daha yürüyoruz, işte geldik. Okula gelirken hangi sokaklardan geçtiğimizi ezberledim. Bir gün kaçıp eve döneceğim. Annemler işten dönene kadar evde kendim bekleyebilirim, böylece okula gitmem gerekmediğini anlarlar.

Ayşegül Öğretmen bizi kapıda karşılıyor, annemle selamlaşıyorlar. Ben ayakkabılarımı çıkarıyorum. Bakalım bugün kim ne aptallık edecek. Geçen hafta Yağız yemekte tabağının içine kustu. Ondan önce de Selin öğle uykusunda yatağına kaka yapmıştı. Bir kez daha böyle bir şey olursa kesin kararlıyım, kaçacağım. Burada sevdiğim tek şey ikindi kahvaltısındaki mozaik pasta. Keşke her gün mozaik pasta verseler, ama sadece Perşembe günleri yiyoruz.

Panduflarımı giydim, anneme el salladım. Ayşegül Öğretmenle içeri geçtik. Sabahları serbest oyun saati. Hayret, oyun alanında kimse yok, istediğim oyuncak için başkasını beklemem gerekmeyecek. Bu lego gibi şeyleri ilk defa görüyorum, yeni mi almışlar, belki de benden önce birileri kapıyordur hep. Bu minik bayrağı da ilk defa görüyorum. Ne kadar minik ve ne kadar güzel. Mickey ile Fasülye Sırığı kitabımdaki şatonun tepesine yapıştırabilirim. Bunu eve götürmeliyim. Kimseye göstermeden cebime koyabilirim. Annem de çok sevinir.

Geceleri ve karanlığı hiç sevmiyorum. Uyumayı hiç sevmiyorum. Keşke hiç gece olmasa ve hiç uyumasak. En azından sabah uyanınca okula gitmesem. Neredeyse unutuyordum. Anneme minik bayrağımı göstermedim. Koşa koşa gidiyorum ve pantolonumun cebinden bayrağımı çıkarıyorum. “Anne sana bir şey göstereceğim”, diye fısıldıyorum avuçlarım kapalı. Kesin çok sevinecek, biliyorum. Annem heyecanlı gözlerle “Neymiş hani neymiş?” diyor. Avcumu açıyorum. “Neymiş annem bu, nereden buldun?” diyor, “Okuldan getirdim, artık bizim oldu” diyorum. Annemin gülümsemesi anında kayboluyor, “Çok ayıp Ayşe, senin evde bir ton oyuncağın yok mu, nereden çıktı okuldan oyuncak çalmak?” Beynimde yankılanıyor sanki, “çalmak, çalmak, çalmak…” Ben hırsız mı olmuştum, çalmak böyle mi oluyordu? Bir umut, “Ama anne küçücük” diyorum, “Küçük olsun, okuldan eve senin olmayan hiçbir eşyayı izinsiz getiremezsin. Yarın aldığın yere bırakacaksın, bir daha da sakın görmeyeyim böyle bir şey yaptığını. Yoksa polisler gelir, seni alıp götürür.” Şok olmuştum. Çok utanmıştım. Sabah okulda büyülü gibi gelen oyuncak, şimdi avcumun içinde tiksinilecek bir şeye dönüşmüştü. Ağlamaya başladım, annemden özür diledim.

Gecenin bitmesine ne kadar kalmıştı, ya sabaha kadar polisler beni bulup götürürlerse? Hem nereye götürecekler ki? Demiştim annemlere beni okula göndermeyin diye.


DÜMEN ve KARINCA

-edward bloom-

- Askerlik anısı gibi görünen bu yazıda kesinlikle hamaset yapılmayacak, "vurdum tekmeyi girdim albayın odasına!" palavrası sıkılmayacaktır. -

Acemilik bitip yemin edilmiş, artık gerçek bir asker olunmuştur. Yani artık vatan bana emanettir, rahat rahat uyuyabileceksinizdir. Atış eğitimleri de tamamlanınca nöbet faslına geçilmiştir. İlk nöbet öncesi çok sert uyarılar yapılmış, en ufak ihtiyatsızlığın çok ciddi sonuçlar doğurabileceği tembihlenmiştir. Sadece komutan değil; üst devreler de bu konuda ciddi anlamda göz korkutmuş; "götünüzden kan alırlar çok dikkat edin!" şeklinde kibarca uyarmışlar ve ilk nöbet günü gelip çatmıştır.

-İLK NÖBET GECESİ

Nöbet günü son uyarılar yapılıyor. Özellikle parola ve işarete dikkat edilmesi söylenip nöbet yerine her kim gelirse gelsin, isterse alay komutanı olsun, eğer parola-işaret kuralına uymuyorsa kesinlikle geçirmememiz, geçmeye çalışırsa önce havaya, hâlâ ısrarla üzerimize geliyorsa ayaklarına sıkmamız gerektiği sıkı sıkı tembih ediliyor. Tabii bu öyle Şabanoğlu Şaban filmindeki gibi "Parola ne?" "Başak!" "Bilemedin şafak, bam!" şeklinde olmuyor. Nöbete giderken bir parola ve bir işaret veriliyor, devriye subayı ya da herhangi bir cismin yaklaştığını hissedince durdurup kim olduğunu soruyorsun, kendini tanıtıyor. Sonra işareti veriyorsun -örneğin armut- karşıdaki parolayı söylüyor -örneğin muz- Sonra koşarak nöbet defterini veriyorsun, o da imzalayıp gidiyor.

Gece uyandırılıp kuşandıktan ve de gerçek mermilerimizi ve tabii ki parola-işareti aldıktan sonra nöbet yerine götürülüyoruz. Gözlerim çakmak çakmak, kulaklarım dimdik devriye subayını bekliyorum. Durduracağımı, parolayı soracağımı, söylemeyince havaya ateş edeceğimi falan hayal ediyorum. Ne olur ne olmaz diye avcuma yazmışım ilk parola ve işaretimi; "Dümen-Karınca" Hataya yer yok! Vatan sorumluluğu omuzlarımda! Öyle ya, genelkurmay başkanı da gelse taviz verilemez! Zaman geçiyor, gelen giden yok. Artık kimse gelmez diye düşünürken birden ayak sesleri duyuyorum. Hemen çöküp doğrultuyorum tüfeği. Kalbim ağzımda atıyor, boğazım kupkuru. Yaklaştıkça görüyorum ki askeri kamuflajlı iki kişi. Yeterli mesafeye gelince heyecandan çatlayan o iğrenç sesimle bağırıyorum;


"Dur! Kimdir o?!" Cevap yok, yürümeye devam ediyorlar. Nabzım iyice hızlanıyor, ateşimin yükseldiğini hissediyorum. Ya gelenler askeri kamuflaj giymiş teröristlerse? Daha yüksek sesle bağırıyorum "Dur! Kimdir o!?" Hiç sallamıyorlar beni. En iyisi işareti vereyim, parolayı biliyorlarsa söylerler nasılsa diye düşünerek duyabilecekleri bir sesle fısıldıyorum; "Dümen!" İçimden dua ediyorum; "N'olur karınca de, yalvarırım!" Yine cevap yok. Kulaklarım uğulduyor, dizlerim titriyor. Duymadılar herhalde diye düşünüp bu kez daha yüksek sesle veriyorum işareti; "Dümeeen!" Ve içimi rahatlatan, derin bir nefes aldıran o cevap geliyor; "Lan s*ktirtme dümenini, getir şu a*ına koduğumunun defterini işimiz gücümüz var, askercilik mi oynayacağız burada?!"

"Emredersiniz komutanım!"




İZ

- bir başka dünyadaki-


Lisedeyim. Maddi imkansızlıkların hüküm sürdüğü bir mevsim var. Üç çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak, okulla ilgili çoğu şey ilk benim üzerimden deneyimleniyor.