top of page

Haftalık Psikoloji Bülteni'ne üye ol

Teşekkürler.

HUZURSUZ EMOŞ.jpg

Normal İnsanlar: Bir Anı


Bu hafta serbest konuydu ve yazarlarımız seçtikleri bir anıyı anlatmaya koyuldular. İki’nin metni Dımbış’ı hikaye olarak sımsıcak buldum. Tuğçe Eser’in “Parantez’in İçindeki Hikaye”sinden ve yaratıcılığından ise çok etkilendim. Gorila Voladora, “Pınar, Unutulmayan” başlıklı yazısında hemcinsiyle arasında başlayan cinsel gerilimi net bir şekilde anlatmış, hem okuduklarımdan, hem detaylardan olumlu manada şaşkınlık duydum. Karahindiba’nın yazısını okurken ise katıla katıla güldüm. San’ın “Asıl Kaza”sı, Cevap Hanım’ın “Karakterimdeki Küçük Bir Değişiklik”i ve Ayşe Çetinkaya’nın “Mickey ile Çalıntı Şato Bayrağı”nı ise özellikle başarılı buldum.


Bütün yazar arkadaşlarımın emeklerine sağlık. Sizlere de iyi okumalar diliyorum.


Haftanın Yazıları


Dımbış – İki

Parantezin İçindeki Hikaye – Tuğçe Eser

Pınar, Unutulmayan – Gorila Voladora

Namahrem Eli – Karahindiba

Asıl Kaza – San

Karakterimde Küçük Bir Değişiklik – Cevap Hanım

Mickey ile Çalıntı Şato Bayrağı – Ayşe Çetinkaya

Dümen ve Karınca – Edward Bloom

İz – Bir Başka Dünyadaki

Haber – Canderel

An’sızın – Coggywriter

Ben de Melek Değilim – Rojda Aksoy

Pembe Akide Şekerleri – Mutlu

Koltuktaki Havuç Lekeleri – Dalgın Canbaz

Mavi Küpeler – Nehir Niş

Babamdan Kalan – Matruşka

Son Adım – Voila

Yarım Kalan Anılar – Msy

Boş Levhadaki Korku – Seyyan Uslu

Üç Kapı – Hayat Yeniden

Böyle Bir Erasmus Görülmemiştir – Papatyalı Bir Deli

Anı - Mehmet Can Kaya

Yolun Başı – Melek Yılmaz

Anılarım - Pigro

 

DIMBIŞ

-iki-


Bir gün oturuyoruz. Ben çok küçüğüm. Şöyle düşünün; duvarda güneşten rengi yeşile dönmüş bir Atatürk resmi var ve ben onu kendi dedem sanıyorum. Asıldığı ipi algılayamadığım için havada durabiliyor diye düşünüyorum. Çocukluğun verdiği yetkiye dayanarak hayal gücüm uçlarda. O yıllarda yaşadığım birçok maceranın baş kahramanı, hep yanımda benimle evde olduğu için Ayşoş. Ayşoş benim teyzem yani annemin ablası. Normal şartlarda benim onun yaşını algılayamıyor olmam lazım. Sayı algım parmaklarımla sayabildiğim için beş ve onun katları. Ve bir insan yirmi beş yaşına geldiğinde hayatı yalayıp yutup ölmesi lazım. Ama Ayşoş öyle değil. Ayşoş daha çok benimle akran gibi, komşunun benden iki yaş büyük kızı gibi ama o zamanlar kırklarında. Beraber aman yarabbi ne oyunlar, gazete küpürlerini kesmeler, mecmualardan artist fotoğrafları aşırmalar, Türk filmleri izleyip ağlamalar… Okuyup yazmayı ikimiz de bilmiyoruz bu yüzden her şeyin ölçüsü bizcesi kadar. Yani mesela elimizde elli lira mı var, bizce o beş lira olabilir, neyse.


Teknoloji o zaman çok zor elde edilebilen kıymetli bir şey. Düşünün ki 37 ekran siyah beyaz bir televizyon var ve evdeki herkesten daha değerli. O televizyonla ilgili tek anımın da rahmetli Özal’ın cenazesinin bir kamyon kasasında taşındığı an olması… Ayşoş içi katılana kadar ağlıyor. Ben o ağlıyor diye ağlıyorum. Özal kim desen asla bilmiyoruz ama bizim için önemli değil. Zaten ikimizin zeka yaşı siyaset kavramını algılamaya merdiven bile dayayamıyor. Aynı ölçü birimimiz gibi yaşamı algılayış şeklimizde kendimize kadar. Ayşoş sadece biri öldüğü için ağlıyor ki çok makul bir açıklama. Ben de hayatımda ilk kez birinin ölüm haberini aldığım, tabutunu gördüğüm, kayıp, yas olgusuyla tanıştığım ve bu kadar çok insanın tek bir şeye bu kadar üzülebildiğine şahit olduğum için şoktayım.


Velhasıl o cücük kadar televizyon çok değerli ve bizim aklımız onu kullanmaya yetmediği için bize bir radyo alınmış, televizyonun fişi çekilmiş. Ayşoş radyosuna şarkılar söylüyor. Ayşoş radyosu koynunda uyuyor. Ayşoş radyosuna aşık. Ayşoş radyosuna isim koymuş: Dımbış.


Dedim ya bir gün oturuyoruz. O yıllar böyle canının istediğini kapına getiren teknolojiler ve imkanlar yok. Tatlıcı o gün es kaza senin sokağından geçmek isterse ve senin de canın tatlı isterse, bir kesişim kümesinde bir araya gelip alışverişini yapıyorsun. O gün de pencere kenarındaki sedirde kuş gibi tünemiş öğlen haberlerinden sonra yayınlanan radyo tiyatrosunu dinliyoruz. Muhallebici geçiyor. Ben çocuğum, canım muhallebi istiyor. Ayşoş’la ikimiziz. Ayşoş pencereden Dımbış’ı bi kerecik öpüp muhallebiciye uzatıyor. Muhallebici bize iki tane aşure veriyor. O aşureler muhallebici için bi radyo parası, Dımbış Ayşoş için dünyalara bedel, benim o bir tabak aşureyle aldığım ders paha biçilemez.



 


PARANTEZİN İÇİNDEKİ HİKAYE

-tuğçe eser-


Sizlere güzel bir hikaye anlatacağım. Güzel bir bahar gününden bahsedecek bir hikaye.

Aradan 1080 gün geçti ama hala dün gibi hatırlarım; bulutların şeklini, yüksek ağaçları hışırdatan rüzgarın sesini (ilk tanıştığımız günkü gibi), yeni tanıştığım insanları (birisi aynı senin gibi gülümsüyordu). İlk uçuşum sonrası gezdiğim ilk ülke; eski Türklerin at üstünde ok atan cengaverlerinin ülkesi (burada benimle olamadığın için üzgünüm). Her bir sokak, her bir köşe keşfedilecek bir diyar (keşfetmeyi severdin). Yiyecekleri, pazarları, balı, at sütü, böreği hem bizden gibi hem değil. Aynı dili gibi; sanki anlıyorsunuz ama anlamıyorsunuz da (muhtemelen deneyim etmek için insanlarla hemen diyaloğa girer onlara da kendini bir anda sevdirirdin).

Uçuşta çok şey öğrendim (sen hepsini zaten biliyor olmalısın). Güzel de bir iş çıkarttım (benden çok daha iyisini yapardın). Üniformayı giymek gurur vericiydi (eminim sana çok yakışırdı). Üniformanın üstüne altın kanatları takmak çocukluk hayalimin gerçek olması beni hala şaşırtıyor (hak ettiğini elde edememen sanki benim suçummuş gibi hissediyorum). İlk yolcu anonsumu yapmak heyecan vericiydi (senin sayende).

Harika bir manzara (ama neden beni aldattın?). Yıldız mıydı o kayan (tüm bunları bana nasıl yaparsın)? Bir an, karanlık bulutların altında, cama vuran yağmurun sesi, ara sıra manzarayı dramatik bir şekilde aydınlatan şimşeklerin arasında sallanırken; bir sonraki an, tüm bunların üstüne çıkıp, yıldızlı gökyüzünün açık mavi ile başlayıp turunculaşan ve tüm yıldızları kaybettiren parlaklıkta doğan yıldızını izlerken bulmak kendini. Ve hayran kalmak (hayran kalmak kalbinin atışına, başımı göğsüne yasladığımda). Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi “gece içinde kendi ışıklarıyla bir yıldız gibi dolaşmaktaki acayiplik ve harikuladelik” (peki ya midemi ve kalbimi yakan acayiplik?).

Sanki gitgide küçülüyor gerçeklik ve büyüyor parantezin içindeki hayat. Bir kelepçe gibi, kurtulmaya çalıştıkça daha çok acıtıyor. Susturdukça büyüyor çığlığı. Bir bahar gününden bahseden tüm güzel hikayelerimin içinde, nerede bitiyor gerçeklik ve nerede başlıyor kafamın içindekilerden oluşan hayat? “Bunların hepsi kafamın içinde mi oluyor, yoksa gerçek mi?” diye sorduğunda Harry, Dumbledore’un verdiği cevabı hatırlıyorum; “Tabi ki bunların hepsi kafanın içinde oluyor, Harry, ama bu neden gerçek olmadığı anlamına gelsin ki?”



 

PINAR, UNUTULMAYAN

-gorila voladora-


15 yıllık arkadaşıma bile henüz 2 hafta önce “itiraf” ettiğim hayatımın en tatlı, en beklenmedik ama nedense hala canımı sıkan hikâyesini anlatacağım. Hikâyenin benim için unutulmaz olmasının sebepleri, bunu yaşadığım için kendimi sorgulama ihtiyacı hissetmemiş olmam ve aynı zamanda beni oldukça iyi tanıyan arkadaşımın da yüzünde hiçbir şaşkınlık ifadesi görmememdi.


Üniversitenin ilk yılı. Yağmurlu bir bahar akşamı çok da samimi olmadığım (aslında hiç sevmediğim), bana nazaran fazlaca dışadönük bir arkadaşla rock konserine gitmeye karar verdik. Bu arkadaşım elbette başka bir arkadaşını çağıracaktı ve o arkadaşı da yalnız gelmeyecekti, bunu biliyordum çünkü hep böyle olurdu.


Konser başlamadan önce, kalabalık içinde buluşması zor olsa da sonradan gelen iki arkadaşı karşıladık. Kuzeniyle birlikte gelen ve minik grubumuza dâhil olan arkadaş, benim sevmediğim arkadaşla konser başlar başlamaz gözden kayboldu ve ben de yarım saat önce tanıştığım kuzen Pınar’la baş başa kaldım.


Pınar! Güzel veya çekici bir kız değildi. İkimiz de 18 yaşındaydık, fazla meraklı, fazla coşkulu ve biraz da insanda acımayla karışık merhamet uyandıran cinstendi. O gece kulağıma eğilip “bu gece ikimiz için de unutulmaz olabilir, eğer sen izin verirsen” demişti. Bunu duyunca canım sıkılmıştı, ona sonra geleceğim. Ama bu sıradan görünümlü ve bana göre pek bir özensiz giyinmiş kız arkadaşım, yine de “unutulmaz” olmayı başardı hayatımda.


Onda ilk olarak fark ettiğim bana karşı flörtöz tavırlarıydı. Daha önce hep karşı cinste gördüğüm o şuh bakışları atması (evet bu kelimeyi kullandığıma inanamıyorum, Yeşilçam ambiyansı yoktu kesinlikle), kulağımın içine nefesini sokarak(!) yayvan yayvan konuşması falan… Henüz dakikalar önce tanıştığım bir erkek şu şekilde davransaydı yüksek ihtimalle bunu taciz olarak algılar, ya bağırır ya da ortamı hemen terk ederdim. Ama Pınar! Çok zevk alıyordum her hareketinden, her sözünden.


Konser boyunca el eleydik. Romantik şarkıları birbirimizin gözlerinin içine bakarak söyledik. Sürekli güldük, bağıra bağıra kahkahalar attık. Sağa sola sataştık. Bana bira ısmarladı, cömertti de. Bazen de aynı şişeden içtik; aynı sigarayı aramızda döndük, acayip “cool”duk yani! Bir ara sahnenin ışıkları söner gibi olduğunda çıplak belimden tutup omzuma bir öpücük kondurdu. Gözlerine baktığımda benimle sevişmek istediğini net şekilde anlayabiliyordum. İçimi sevinçle birlikte garip bir güven ve gurur duygusu kapladı. Kendimle gurur duyuyordum. Sebebini anlayamıyordum ama içimde en çok gurur duygusu vardı.


Konser sona ermeye yaklaşırken ben Pınar’la öpüşmenin hayalini kurmaktaydım. Sabırsızlanıyordum. Elini omzuma atmıştı, bedenlerimiz bütünüyle yapışıktı artık ve emindim, öpüşecektik. Sonra bir anda beni bu ergen hülyalarımdan uyandıran o lanet cümleyi kurdu Pınar: “unutulmaz gece”, “eğer ben izin verirsem”. Bütün sihir bozuldu! Daha ne kadar izin verebilirdim ha? Her şey zaten açık değil mi sayın Pınar? Hayır, geri zekâlılığa asla tahammülüm olamazdı. Kendimi kurtardım onun bedeninden ve buraya geldiğim sevmediğim arkadaşı aradı gözlerim. Artık Pınar’ı onu sevmediğimden daha fazla sevmiyordum.


Pınar şaşırdı ama ısrar da etmedi. Ben şaşırdım. Şaşırmadığıma şaşırdım. Yani ilk kez hemcinsimle bu biçimde bir yakınlaşma yaşıyordum ve başkalarının büyük tepkiler vereceği, ayıplayacağı, belki de beni dışlayacağı bu deneyimim bana kendimi yaşıyormuşum hissi verdi. Ondandı bu gurur, Pınar’ın gözlerine bakarken içimi dolduran.

O gece gerçekten unutulmaz olabilirdi Pınar! Ama sen bütün atmosferi bozdun. Ya da ben bozdum. Sen düpedüz nezaket gösterdin işte, ben kibrinden beyni sulanmış bir piçtim. Unutulmaz bir geceydi, daha unutulmaz olabilirdi! Şu an her nerede ve kiminle yaşıyorsan, unutulmadın.



 

NAMAHREM ELİ

-karahindiba-


Bir arkadaşım var Karadenizli tutucu bir ailede büyümüş. Sonra burs kazanıp İtalya’da sürdürülebilir tekstil üzerine yüksek lisans derecesi kazanmış, kendini konusunda çok iyi yetiştirmiş bir insan. Nasıl olduysa aynı şirkette çalıştık iki üç sene kadar. Bir de Alman sevgilisi vardı bu arkadaşımın. Müzisyenlerin hem bilim adamı, hem filozof, hem besteci, hem yönetmen olduğu, akşamları da taksicilik yaptığı dönemlerden bir müzisyen Richard Wagner’ın büyük hayranı. Doğal olarak tarih okumuş ve tabii ki Wagner’in ıvır zıvır bir detayı üzerine doktorası var. Doktora zaten öyle bir şey ya hani sonunda kimsenin s.klemediği bir konuda dünyanın en çok bileni oluyorsun. Araştırdığı konuyu konuşabileceği tek kişi var o da rahmetli Wagner. Neyse, böyle iki bilgili insanı yakalamışken tabii ki kaliteli sohbetler yapmak yerine “bu herif Alman ama ben kesin bundan daha çok bira içebilirim” diye bir iddia ile kendimi ortalara attım. Büyük iddiamı gerçekleştirmek için ise tüm şirketle birlikte yemeğe Cihangir’e gittiğimiz bir günü seçmem ve rezil olma potansiyelimi en yüksek seviyelere taşımam gerekiyordu. Çünkü güzel hikayeler “bir gün salata yiyorum” cümlesi ile başlamaz. Bu Alman arkadaş Türkiye’de çalışmadığı için biz iş çıkışı mekâna vardığımızda yandaki barda çoktan ilk birasını bitirmişti. Selamlaştık, direkt bana bira söylendi ve çok geçmeden durumu 2-1’e getirerek kolay lokma olmadığımı kanıtladım. Esas gideceğimiz yere gittik. Çok güzel bir yer. Rezervasyonumuz var masamız süper. Şirketten müdürler var, yöneticiler var. Dekorun büyük kısmı kitaplardan oluşuyor. Üçüncü biralar içildi, bizim Alman kalktı kitapları incelemeye başladı. Dördüncü bira civarı masada kitaplar duruyordu. Kitaplardan biri üzerine uzun uzun konuştuk. Kitabın basım tarihi 1900’ler ve konusu Wagner’in kimsenin s.kine takmayacağı bir ıvır zıvırı üzerine. Kitap Almanca ve en önemlisi kitabın kapağında bir İngiliz subayın 1918 yılına tarih atılmış bir notu var. Bizim çocuk deli oldu kitaba. Birkaç kitap daha aldık konuştuk üzerine hepsi masada kaldı. Altıncı bira içildi artık mekânın tuvaletini eskitene kadar işedik ve kalkacağız. Ben tabii ki bir Almanla eşit sayıda (ya da belki daha fazla artık tam da hatırlamıyorum) bira içtiğim için gururluyum. Tam kalkarken bizim gevura döndüm ve dedim ki “çok mu istiyorsun bu kitabı?” O da bana baktı evet dedi. Hesabımı ödedim, kalkarken kitabı montumun içine soktum ve kalanların hesabı ödemesini beklemeden aşağı indim. Kapıda herkesle buluştuk ve taze arakladığım kitabı arkadaşa hediye ettim, gece 1-2 civarı oradan ayrıldık. Sabaha karşı üç gibi uyumak üzereyken bizimle birlikte olan birinden mesaj geldi. “Oğlum siz oradan kitap mı çaldınız?” diye soruyor bana. Soran kişiyle aram iyiydi o zamanlar, evet diye cevapladım mesajı. “Ağzınıza sıçayım, rezervasyonu ben yaptığım için beni aradılar. İki saattir benim arkadaşlarım öyle şey yapmaz diye adamları azarlıyorum. Bana mavi montlu arkadaşın kamera görüntüsü var yarın kitabı getirmezseniz polisi arayacağız dediler” diye cevap yazdı. Adamlara bu sefer ben mesaj attım, “çok özür dileriz kitabı yarın getireceğiz” diye. Sonra da Alman’ın kız arkadaşına “sıçarım kitabınıza okuyacağınızı okuyun yarın sabah kitabı geri götüreceğiz adamlar beni görmüş” diye mesaj attım ve yattım. Kitap koleksiyon kitabıymış ve baya da değerli bir kitapmış. Adamlar da peşine düştü doğal olarak. Sabah erkenden uyandım endişe ve utanç içindeyim. Saat 12 oldu Alman hala uyuyor. Ben artık küfrediyorum hadi kalkın diye. Bana “ben şeker hastasıyım kahvaltı yapmam lazım” diyor. Ben de “hapiste gardiyanlara da öyle dersin” diye yanıtlıyorum. Sonunda hazır oldular, evlerinin önünde onları beklerken iki gamsız bindiler arabaya. Bir yandan korkuyorum gittiğimizde direkt bizi paketlerler mi acaba diye. Bir yandan da baya havalı hissediyorum böyle kendimce küçük kriminal bir vakanın içinde olduğum için. “Sınır dışı edilip bir daha sevgilini görememeye hazır mısın?” diye sordum, o da “getirdik kitapları dedi”. Tam arabayla hızlanıyordum ki asıldım frene. “Kitaplar?” Kitap LAR LAR LAR LAR… diye yankılandı kafamın içinde. “Çoğul? Neden çoğul?”. Benim çaldığımın üstüne iki kitap da bu davarlar çalmış. Nerede o Avrupa görmüş, mürekkep yalamış insanlar, nerede bu iki hırsız! Benden önce bu ikisi zaten birer kitabı halletmişler. Bana söylemek de yok, ben de kendimi suçluyorum geceden beri. Üç hırsız, üç de kitap yola koyulduk. Bunların çaldığı kitaplardan mekân sahibinin de haberi yok tabii. Kamerada mavi montuyla parlayan ben varım bir tek. Yolda sadece bir kitap çaldığımızı sanıyorlar ve biz onlara üç kitap götüreceğiz bize minnettar olmalılar diye konuştuk. Gerçekten de o an tutunabileceğim tek dal buydu. Olay yerine döndük, Almanla ben içeri girdik. İşletmeci oradaydı. Özür diledik, sarhoştuk ve aptalcaydı kitaplarınız burada dedik. Adam üç kitabı görünce gözlerini kocaman açtı ve “Üç kitap mı aldınız?!” diye sordu. Cevap vermedik artık. Kitapları uzattık. İşletmeci baya şaşkındı. Etrafa son bir kere baktım ve özür dileye dileye arkamı döndüm ve direkt dışarı çıktık. Polis falan yoktu. Sonuçta satmak için değil okumak için araklamıştık. Hırsızın Avrupa görmüşü iki arkadaş aslında bana bile yakalanmamıştı. Bir ben üzümlü kek gibi kameralara çıkmıştım. Alman gibi bira içtiğimin gururunu bir gün bile yaşayamadım. Bir yerde oturduk kahve içtik. Kitaplara internetten baktık üç kitap 38 euroya alınabiliyordu. Alman parasını verdi aldı. O keko subay da işgale geldiği yetmiyormuş gibi bir de oraya buraya notlar yazmış. Gelecekte birinin hayatına dokunmak istedi muhtemelen. Mabedimin göğsüne namahrem eli gibi dokundu şerefsiz. Aynı dönemde yazılmış iki dize yüz yıl sonra bu kadar anlam kazanabilirdi. Sonraki birkaç ay boyunca iş yerinde bu hikâye hırsızlık yaparken yakalanan karahindiba şeklinde bol bol anlatıldı. Ben suçu İngiliz subaya atmaya devam ettim. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun askeri o gün orada olsa ancak iki bira falan içebilirdi.



 

ASIL KAZA

-san-

Geçmişime göz atınca hâlâ yaşadığıma şaşırıyorum. Annemin üçüncü çocuğu ve en zor hamilelik süreci olarak hayata yaklaşmışım. 9 ay sonra doğmayıp içeride bir ay daha oyalanmışım. Doğduğum an annemin kalbi durmuş, neyse ki müdahale etmişler ve tekrar gelmiş dünyaya. Doktor, seni bir daha burada görmeyeyim diye uyarmış annemi.

İlerleyen süreçlerde her ne kadar sakin bir çocuk gibi görünsem de zor şeyler deneyip başımı belaya sokmakta uzmandım. Mesela iki yaş civarında dördüncü kat balkon demirlerinin dışına çıkıp balkonun yarısına kadar dışarıdan yürümek gibi. Bir teyze endişelenip içeri girmemi söylediğinde ona "sana ne" dediğimi söylüyorlar. Anneannem elimden tutup yavaş yavaş yürüterek çıktığım demirlerin arasından beni içeri almasa şu an bu yazıyı yazıyor olmayacaktım. Böyle maceracı ve cüretkar bir bebek olduğum için başıma türlü aksilikler geldi. Trabzansız parklarda kafamın üzerine düşme vakaları, kapşonlunun takılmasıyla boynumdan kaydırakta dakikalarca asılı kalma, kanepede zıplarken keskin bir şeye basıp ayak yaralama ve bilumum tehlikeli şeyler. Biraz büyüyüp akıllanınca, bir akrobat olmadığımı anlayınca ve insanlara "sana ne" demeyi bırakınca-ki bunu ortaokul çağında, oldukça geç bıraktım- gereğinden fazla temkinli bir insana dönüştüm. Bu sebeple yaşadıktan hemen sonra "ölebilirdim..." diye düşündüğüm o olayı tamamen benden bağımsız bir şekilde yaşadım. Bende bıraktığı en büyük hasar, ölüm korkusu oldu. Minibüs ben içindeyken devrildi. Annemle mesajlaştığım için başta ne olduğunu anlamamıştım. Devrilmesinin çok uzun sürdüğünü hatırlıyorum. Çok korkup bağıran birinin dizinden tutup sıkarak "sakin, sakin" dedim. Başka biri evde çocuklarım beni bekliyor diye bağırıp ağladı, onun için kahroldum. Herkes çok korkmuştu, ben çok tepkisizdim. Nihayet tamamen devrilip düştüğümüzde önce biraz soluklandım. Hâlâ sıktığım dizi bıraktım. Etrafıma bakındım, birinin burnu kanıyordu ama ağır yaralanan yok gibiydi. Sakince dağılan telefonumu, cüzdanımı, kulaklığımı çantaya attım. Acil çıkıştan kafamı çıkardığımda endişeli insanlar vardı, ilk çıkan bendim ve sakin olmamı söylediler. Sakinim, çantamı tutabilir misiniz lütfen dedim ve tırmanıp çıktım oradan. Teşekkür edip çantamı aldım ve etrafa bakındım. Bir süre kimseyle konuşmadan sanki o kazadan çıkmamışım gibi uzaktan neler olduğuna baktım. Telaşlı insanlar, minibüsün preslediği beyaz bir araba ve bir ambulans vardı. Ben evime doğru yürümeye başladım. Şimdi, buradan baktığımda görüyorum ki bütün sorunlarımla böyle başa çıkıyorum; olay yerinden usulca uzaklaşarak.

Benim için bu kaza yaşanmamış ve hatırlanmıyor olabilirdi. Yaşadığım tüm somut şeyler gibi bunu da tamamen silerdim hafızamdan. Doğal olmayan bir sakinlikle yaşayıp uzaklaştığım her şeyle aynı kategoride kalabilirdi. Öyle olmadı çünkü yolun yarısında ailemi aradım, ışık hızıyla olduğum yere geldiler, arabadan inip ağlayarak bana sarılan abimi gördüm. Ben de ağlamaya başladım ve asıl kaza bu oldu. Artık ölmekten korkuyordum. Yine kendim için korkmayı becerememiştim ama bu hâlâ düşününce boğazımın düğümlendiği gerçek bir korkuydu. Bu benim, yaşadıklarımı insanlarla paylaşamama nedenimdi.


 

KARAKTERİMDE KÜÇÜK BİR DEĞİŞİKLİK

-cevap hanım-


Göçmen olmanın oldukça zorlayan yanlarından biri, eğitimini aldığın, deneyimli olduğun alanda çalışamamak. Bunun nedeni bazen resmi kısıtlamalar, kimi zaman yeterli derecede İngilizce konuşamamak ya da konuştuğuna inanamamak oluyor. İşin trajikomik yanı Türkiye'deyken mesleğimi yapıp paramı alamıyordum, burada mesleğimi yapmayıp paramı alabiliyorum. Kaçar yol yok mecburen coğrafya kaderdir, deyip, Ankara Antlaşması’nın ortak kaderi olan hizmet sektöründe çalışma yolunda işe başlamam gerektiğini daha gelmeden önce biliyordum. Buraya Avrupa’nın doğusundaki ülkelerden geldiyseniz bilirsiniz ki sizi hazırda bekleyen bir garsonluk, temizlikçilik, kasiyerlik gibi işiniz vardır. Türkiyeli olmanın ortak kaderi de çoğunlukla garsonluk oluyor çünkü restaurant/cafe işleten memleketlimiz oldukça fazla. Nasıl doktorların şark görevi varsa Ankara Antlaşmalının da garp görevi hizmet sektöründe çalışmak diyebilirim. Üç yıllık Londra deneyimim boyunca beyin göçü nedir sorusunun yanıtını pratik hayatta oldukça fazla tekrar ettim.


Neyse zaten yeterince darlıyor hayat, bir de buradan darlamayayım sizi. Türkiye'de Reji ve kurgu asistanı olarak çalışan bendeniz buraya gelince garson/bulaşıkçı olmayı beş yıllık kariyer hedefim haline getirdim ve şansım yaver gitti de bir kafede iş buldum. Buradaki kafeler saat 06:00 gibi açılır saat 16:00’da kapanır. Genelde sabah müşterisi tost, yağlı ekmek, reçelli ekmek ve sütlü çay içer. Bir ufak dipnot: sütlü çayı hazırlarken, sütü önceden koyup sonra çayı ekliyorlar. Bu detay 45 yaş üstü müşteri için oldukça önemli. Ayrıca Antalya ve Fethiye sahillerinden adını çok duyduğumuz Full English Breakfast’ın da ana vatanıdır buradaki kafeler.


Her kafenin gedikli müşterileri vardır. Bazıları sabah gelip oturup kapanışa kadar kupon yapan emeklilerdir ki, İngilizce konuşma kabiliyetini geliştirmek isteyen için bir lütuf gibidirler.


İşe başladığım ilk zamanlarda, egomun vızır vızır seslerine direncim daha kuvvetliyken, zamanla ve yoruldukça gücüm azalıyor, bazen kaçıp kendimi tuvalete kapatasım geliyordu. Tuvalette ağlayıp ağlayıp kafenin kapısını hırsla açıp, “bölümü dereceyle bitirdim ulan ben!” şeklinde bağırmak geliyordu içimden. Hayat işte, kürek gibi eliyle öyle bir koymuştu ki tokadı, buraya kadar sürüklenmiştim demek…


Coğunlukla yaptığım iş bulaşıkçılıktı çünkü o lavabo teknesinin başına geçince sonsuz bir kirli tabak-temiz tabak devridaimi içine giriyorsun ve çıkmak için müşteri akışının bitmesi dışında bir çözüm yok. Elbette mola veriyorsun arada kürek mahkumu da değiliz sonuçta. Basınçlı su ile tabakları temizlerken ortalık ıslanıyor ve yerler kaymasın diye gazete kağıtları seriyorum, yüzümde o anının ruhundan bağımsız bir gülümsemeyle PopStar Fatih’i anımsayarak.


Dükkanın sahibi aynı zamanda şef. Yerlere gazete döşemesi yaparken aşırı uzun kirpikli ve gerektiğinde tarım aracı olarak kullanılabilecek derecede uzun tırnaklı şefin kızı geliyor. 17-25 yaş aralığında. Tam kestiremiyorum çünkü eşofman giymiş eşofman genç gösteriyor bazen. Kulağında airpodları ile hararetle arkadaşına bir şeyler anlatıyor, sonra dur bekle diyor ve babasına, erkek kardeşini şikayet etmeye başlıyor. Gözlerimi tırnaklarından alamıyorum bir de neon rengi oje sürdürmüş akrilik tırnaklarına. Resmen tam bir çarıklı tarhanayım, resmen köyden indim şehre, resmen Kezban Paris'te. Anlatabildim mi ?


Kız elini kolunu oynatınca, elleri bana renkli bir kalamar gibi gözüküyor. Şef kızına aç mısın prensesim diye sorarken ben 26 tabağı üst üste koymuş temizler rafına yerleştirmeye çalıyorum, göz ucuyla kızın tepkisine bakıyorum ve bu kadar şefkatli bir sevgi gösterisine kızın yanıtı, hayır-hayır anlamında kafasını ve ellerini kullanarak hızlıca savuşturmak oluyor, ben yirmi beş senedir baba kelimesini ancak terapilerde ya da patavatsız birinin ‘’eee hep annenden söz ettin baban nerde’’ diye yarama yağlı kazık batırdığında kullanabiliyorken. İşte tam o kalamar ellerini sağa sola hızlıca sallarken bana bir şeyler oldu ve karnıma tarifsiz bir kasılma oturdu. Az evvel gazete kağıdı döşediğim kalebodurlara çırılçıplak yeni doğmuş bir bebek gibi düşüverdim. Öylesine çaresiz, öylesine korkak. Ayakta kalmak için ne çabalar harcadım ve geldiğim nokta hep aynı, babası olan kızları kıskanıyorum. Babasının prenseslerini kıskanıyorum. Sonuçta tek kanatla da olsa cesaret edip, çalışıp, dirayet gösterip ülkemden 3300 kilometre uzağa uçabilmiştim ve kurtuldum sanmıştım ve o an anladım ki halen aynı çaresiz, korkak küçük kızım.


Sanki o andaki öfke kendimi doğurmamın son sancısıydı ve karnımdaki kasılma da bundan kaynaklanıyordu. Bu kıskançlıktan dolayı kadın arkadaşlarıma yaptığım uyuzlukların farkına vardım, onlar babalarının prensesleri olarak konforla büyürken ben, okuyup her alanda gelişmeye çalıştım ve entelektüel manada ezici bir donanım kazandığıma inandığımda (böyle ölçüm gerçekte yok) intikam arzumla kurduğum bu oyunun kurbanlarını bilgimle domine ederek eksikliğimi tatmine ulaşıyordum. İçimde soğuk, kaskatı bir yerdeydim ölüm gibi bir şey oldu siz gerisini biliyorsunuz…. Saate baktım iki saat sonra mesai bitiyordu, günlüğümü alıp eve dönecektim ve yorganın altına girip bir süre orada kalacaktım. Sıcak yorganın hayaliyle mesaiyi tamamladım.


*Çocukluk dramlarımı anlayabilmiş, destek vermiş ve sabır göstermiş kadın arkadaşlarıma minnet duyarak...


 

MICKEY İLE ÇALINTI ŞATO BAYRAĞI

-ayşe çetinkaya-

“Ayşe, uyan hadi annem, sütün geldi.” Gözlerimi açıyorum, hava daha aydınlanmamış, annem her sabah olduğu gibi süt ısıtıp getirmiş. Gözlerimi açmadan sütümü olabildiğince yavaş içiyorum. Yatağımdan aşağı atlıyorum, annem odasında hazırlanıyor, babam çoktan evden çıkmış olmalı. Banyoya gidip ellerimi, yüzümü yıkıyorum. Sonra ben de giyiniyorum ve evden çıkıyoruz.

Hava biraz daha aydınlanmış. Şimdi köşeden sola döneceğiz, yol boyunca ilerleyeceğiz, oradan sağa. Kocaman bir bahçe var, onun betondan duvarının üstünde yürüyeceğim, sonra büyük palmiye ağaçlarının olduğu sokaktan geçeceğiz. Bu ağaçlardan buraya gelmeden önce yaşadığımız şehirde yoktu. Sıcak yerlerde büyüyormuş bu ağaçlar. Burası da çok sıcak ve kışın hiç kar yağmıyor. Buradaki çocuklar hiç kartopu oynamamış. Annem bir gün yine eski evimize döneceğimizi, anneannemle komşu olacağımızı söylüyor. Bunun bir an önce olmasını istiyorum. Belki o zaman bu saçma okula gitmek zorunda kalmam, bütün gün anneannemle birlikte olurum ve Aydan’la sokakta oynarım.

Palmiyeleri geçtikten sonra biraz daha yürüyoruz, işte geldik. Okula gelirken hangi sokaklardan geçtiğimizi ezberledim. Bir gün kaçıp eve döneceğim. Annemler işten dönene kadar evde kendim bekleyebilirim, böylece okula gitmem gerekmediğini anlarlar.

Ayşegül Öğretmen bizi kapıda karşılıyor, annemle selamlaşıyorlar. Ben ayakkabılarımı çıkarıyorum. Bakalım bugün kim ne aptallık edecek. Geçen hafta Yağız yemekte tabağının içine kustu. Ondan önce de Selin öğle uykusunda yatağına kaka yapmıştı. Bir kez daha böyle bir şey olursa kesin kararlıyım, kaçacağım. Burada sevdiğim tek şey ikindi kahvaltısındaki mozaik pasta. Keşke her gün mozaik pasta verseler, ama sadece Perşembe günleri yiyoruz.

Panduflarımı giydim, anneme el salladım. Ayşegül Öğretmenle içeri geçtik. Sabahları serbest oyun saati. Hayret, oyun alanında kimse yok, istediğim oyuncak için başkasını beklemem gerekmeyecek. Bu lego gibi şeyleri ilk defa görüyorum, yeni mi almışlar, belki de benden önce birileri kapıyordur hep. Bu minik bayrağı da ilk defa görüyorum. Ne kadar minik ve ne kadar güzel. Mickey ile Fasülye Sırığı kitabımdaki şatonun tepesine yapıştırabilirim. Bunu eve götürmeliyim. Kimseye göstermeden cebime koyabilirim. Annem de çok sevinir.

Geceleri ve karanlığı hiç sevmiyorum. Uyumayı hiç sevmiyorum. Keşke hiç gece olmasa ve hiç uyumasak. En azından sabah uyanınca okula gitmesem. Neredeyse unutuyordum. Anneme minik bayrağımı göstermedim. Koşa koşa gidiyorum ve pantolonumun cebinden bayrağımı çıkarıyorum. “Anne sana bir şey göstereceğim”, diye fısıldıyorum avuçlarım kapalı. Kesin çok sevinecek, biliyorum. Annem heyecanlı gözlerle “Neymiş hani neymiş?” diyor. Avcumu açıyorum. “Neymiş annem bu, nereden buldun?” diyor, “Okuldan getirdim, artık bizim oldu” diyorum. Annemin gülümsemesi anında kayboluyor, “Çok ayıp Ayşe, senin evde bir ton oyuncağın yok mu, nereden çıktı okuldan oyuncak çalmak?” Beynimde yankılanıyor sanki, “çalmak, çalmak, çalmak…” Ben hırsız mı olmuştum, çalmak böyle mi oluyordu? Bir umut, “Ama anne küçücük” diyorum, “Küçük olsun, okuldan eve senin olmayan hiçbir eşyayı izinsiz getiremezsin. Yarın aldığın yere bırakacaksın, bir daha da sakın görmeyeyim böyle bir şey yaptığını. Yoksa polisler gelir, seni alıp götürür.” Şok olmuştum. Çok utanmıştım. Sabah okulda büyülü gibi gelen oyuncak, şimdi avcumun içinde tiksinilecek bir şeye dönüşmüştü. Ağlamaya başladım, annemden özür diledim.

Gecenin bitmesine ne kadar kalmıştı, ya sabaha kadar polisler beni bulup götürürlerse? Hem nereye götürecekler ki? Demiştim annemlere beni okula göndermeyin diye.


 

DÜMEN ve KARINCA

-edward bloom-

- Askerlik anısı gibi görünen bu yazıda kesinlikle hamaset yapılmayacak, "vurdum tekmeyi girdim albayın odasına!" palavrası sıkılmayacaktır. -

Acemilik bitip yemin edilmiş, artık gerçek bir asker olunmuştur. Yani artık vatan bana emanettir, rahat rahat uyuyabileceksinizdir. Atış eğitimleri de tamamlanınca nöbet faslına geçilmiştir. İlk nöbet öncesi çok sert uyarılar yapılmış, en ufak ihtiyatsızlığın çok ciddi sonuçlar doğurabileceği tembihlenmiştir. Sadece komutan değil; üst devreler de bu konuda ciddi anlamda göz korkutmuş; "götünüzden kan alırlar çok dikkat edin!" şeklinde kibarca uyarmışlar ve ilk nöbet günü gelip çatmıştır.

-İLK NÖBET GECESİ

Nöbet günü son uyarılar yapılıyor. Özellikle parola ve işarete dikkat edilmesi söylenip nöbet yerine her kim gelirse gelsin, isterse alay komutanı olsun, eğer parola-işaret kuralına uymuyorsa kesinlikle geçirmememiz, geçmeye çalışırsa önce havaya, hâlâ ısrarla üzerimize geliyorsa ayaklarına sıkmamız gerektiği sıkı sıkı tembih ediliyor. Tabii bu öyle Şabanoğlu Şaban filmindeki gibi "Parola ne?" "Başak!" "Bilemedin şafak, bam!" şeklinde olmuyor. Nöbete giderken bir parola ve bir işaret veriliyor, devriye subayı ya da herhangi bir cismin yaklaştığını hissedince durdurup kim olduğunu soruyorsun, kendini tanıtıyor. Sonra işareti veriyorsun -örneğin armut- karşıdaki parolayı söylüyor -örneğin muz- Sonra koşarak nöbet defterini veriyorsun, o da imzalayıp gidiyor.

Gece uyandırılıp kuşandıktan ve de gerçek mermilerimizi ve tabii ki parola-işareti aldıktan sonra nöbet yerine götürülüyoruz. Gözlerim çakmak çakmak, kulaklarım dimdik devriye subayını bekliyorum. Durduracağımı, parolayı soracağımı, söylemeyince havaya ateş edeceğimi falan hayal ediyorum. Ne olur ne olmaz diye avcuma yazmışım ilk parola ve işaretimi; "Dümen-Karınca" Hataya yer yok! Vatan sorumluluğu omuzlarımda! Öyle ya, genelkurmay başkanı da gelse taviz verilemez! Zaman geçiyor, gelen giden yok. Artık kimse gelmez diye düşünürken birden ayak sesleri duyuyorum. Hemen çöküp doğrultuyorum tüfeği. Kalbim ağzımda atıyor, boğazım kupkuru. Yaklaştıkça görüyorum ki askeri kamuflajlı iki kişi. Yeterli mesafeye gelince heyecandan çatlayan o iğrenç sesimle bağırıyorum;


"Dur! Kimdir o?!" Cevap yok, yürümeye devam ediyorlar. Nabzım iyice hızlanıyor, ateşimin yükseldiğini hissediyorum. Ya gelenler askeri kamuflaj giymiş teröristlerse? Daha yüksek sesle bağırıyorum "Dur! Kimdir o!?" Hiç sallamıyorlar beni. En iyisi işareti vereyim, parolayı biliyorlarsa söylerler nasılsa diye düşünerek duyabilecekleri bir sesle fısıldıyorum; "Dümen!" İçimden dua ediyorum; "N'olur karınca de, yalvarırım!" Yine cevap yok. Kulaklarım uğulduyor, dizlerim titriyor. Duymadılar herhalde diye düşünüp bu kez daha yüksek sesle veriyorum işareti; "Dümeeen!" Ve içimi rahatlatan, derin bir nefes aldıran o cevap geliyor; "Lan s*ktirtme dümenini, getir şu a*ına koduğumunun defterini işimiz gücümüz var, askercilik mi oynayacağız burada?!"

"Emredersiniz komutanım!"



 

İZ

- bir başka dünyadaki-


Lisedeyim. Maddi imkansızlıkların hüküm sürdüğü bir mevsim var. Üç çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak, okulla ilgili çoğu şey ilk benim üzerimden deneyimleniyor.


Bir çocuk nasıl okutulur, nelere ihtiyaç duyulur, ne kadar masraf yapılır. Oradan buradan kısarak bir düzen oturtulmaya çalışılıyor. Bu şartlara göre kıyafetler pazardan, okul kitapları ve üniforma bir üst sınıfa geçmiş tanıdıktan, kırtasiye malzemeleri en ucuzundan temin ediliyor. Okula gidiş dönüş sekiz kilometre yol yürüyerek gidip gelmek zaten alıştığım bir durum. Böylece servis parasından da kurtulmuş olunuyor. Bütün bunların arasında okulda görünür olmak ve saklanmak arasında kararsız adımlar atıyorum. Kimi zaman kendimi görünmez kılacak kadar sessiz, kimi zaman cüretkarlık denemeleri yapacak kadar gözü kara davranışlar sergiliyorum. Kendimi arıyorum, sınırlarımı deniyorum.


Okulda beden eğitimi dersi en sevdiğim derslerden biri. Spor salonunda farklı şubeler ortak ders yapıyoruz. Hem ders güzel hem de birlikte kullandığımız bu alanda oluşan arkadaşlık ortamı. Bir gün bu derslerden birinde çember olup sohbet ederken eşofman takımları spor ayakkabıları hakkında konuşulmaya başlandı. Ben şunu şuradan aldım, bunun rengi, şunun boyu, bu çok rahat gibi şeyler konuşuluyor. Benim eşofman altı ve bez ayakkabılarım pazardan, üstüm okul gömleğinin içine giydiğim içlik. Dahil olamadığım bir sohbete tanık oluyorum. Derken bir zaman sonra bana döndü gözler. "Seninki peki, nereden aldınız?" dedi biri. "Pazardan aldık" dedim. "Dizleri iz vermiş görmüyor musun?" diye kıkırdayıp inceden gülüştüler. Aralarından biri, "Ben sevdim aslında, bundan ben de alayım" gibi yarım yamalak bir şeyler söyledi. Tuhaf hissettim o an. Herkesin bakışı eşofmanın dizine takılmaya başladı. Yıkanınca düzelen bu izleri daha önce pek önemsemediğimi fark ettim. Eve gidene kadar bu izlere bakıp düşündüm. Sonra bu yaşadığımı evdeki kimseye anlatmadan sessizce görünmez olmaya çalıştım.


Bir hafta sonra beden eğitimi öğretmeni annemi okula görüşmeye çağırdı. Annem, evdeki sorumluluklarından dolayı, hemen gidemedi okula. Gelebildiğinde öğretmenden duyduğu sözler onu bir hayli üzmüştü. Öğretmen anneme, "Çocuğunla derste alay ediyorlar. İki kere pazara gideceğine bir kere mağazaya git de çocuğuna düzgün bir eşofman al. Alay edilmesin" dedi iğneleyici bir tonda. Annem büyük bir suçluluk duygusuyla özür diledi. Çocuğunun ihtiyaçlarına yetemediği hissi içini kavurmuş gibiydi. Görüşme ardından hemen bir mağazaya gidip bana gri renk Adidas marka eşofman takımı alındı. Elbette veresiye defterine yazılıp, borca girilerek. Garip olan alay edenler değil, alay edilendi. Düzeltilmesi gereken de alay edenler değil, alay edilendi. Alay nesnesi ortadan kalkınca her şey yolunda girdi. Ben gri renk Adidas marka eşofman takımımla başkalarının yargılarından korunmuş oldum. Fakat dizlerimin izi ruhuma geçti. O tuhaf his uzun zaman geçmedi.

 

HABER

-canderel-


Temmuz ayıydı, her zamanki gibi çok sıcaktı. Öğleden sonra yangın haberini aldık, televizyon ya da radyodan. Bir süredir ciddi gerginlik hissediliyordu, yine de bu kadarını kimsenin tahmin ettiğini sanmıyorum. O gün akşama kadar tedirgin bir bekleyişle geçti, otel şehir merkezindeydi, cüretlerine inanamamakla birlikte kısa zamanda söndürülür umuduyla beklediğimi hatırlıyorum. Akşam oldu, evde oturma odasındaydık, televizyon açık, yangından görüntüler gelmeye başladı ve ölüm haberleri. Ayaktaydım, dehşet içinde seyrediyordum, babam girdi odaya, bir süre beraber baktık, heyecanlı ve öfkeli ‘’Ben olsam ben de yakardım’’ dedi. Duyduğum acı çok büyüktü, ölenleri savunamayacak kadar, sesimi çıkaramayacak kadar, çığlık atmam gerekirdi zaten, açıklayacak bir şey yoktu. Bir de unutmamak gerekiyordu ki unutmadım.


 

AN'SIZIN

-coggywriter-


Hepimizin düşündüğünde kendinden bir şeyler bulup, hangi birini anlatayım diyebileceği bir sürü anısı vardır.


İlk sevgili olma çabalarım, Alsancak iskelede ekilme ânlarım, askerliğim, iş hayatında geçen kâh mutlu kâh zor günlerim, dans ettiğim zamanlarda yurtdışı seyahatlerim. Neyse ki; dolu dolu geçen içinde her türlü duyguyu yaşadığım kocaman yıllarım var.

Ama içlerinde en kötüsü gözlerimin önünde vefât ettiği o gün ve sonrasında yaşadıklarımdı.


4 kez kansere yakalanıp her defasında ameliyat olarak atlatmış, 5. defa kansere yakalandığında artık çok geç kalınmıştı.


Hele doktorun üç ya da dört ay ömrü kaldığını söylemesi ile başlayan ve sonrasında, kaybetme korkusu ile geçen günler tam bir trajediydi.


Vefât ettiği o gün hayatımdan bir kelime eksilmişti. Anlatmaya kelimelerin yetmeyeceği içten içe büyüyen bir duygu silsilesi: Çaresizlik, pişmanlık ve tükenmişliğin iç içe geçtiği yoğun bir kalp ağrısı.


Hayatımdaki en değerli varlığı kaybetmiş olmam, benim için başlı başına bir yıkımdı. Günler süren ağlamalar, yalnız kaldığımda “Ben bundan sonra ne yaparım?” korkusu ve bir sürü soru işareti beni en dibe doğru sürüklüyordu.


O zamanlar koronavirüs yeni ortaya çıkmış; maske, sosyal mesafe ve sokağa çıkma yasağı başlamıştı. Evdeydim. Ne yana baksam dolu dolu geçen yılların bıraktığı hatıralar kafamda dolanıyor, cümleler boğazımda düğümleniyordu.


Bu durumdan kurtulmak, sanki onu unutacağım korkusu gibi geliyordu. Halbuki ben bu dünyada yalnız ve en çok onu sevmiştim.


Siz hiç artık yaşamanın çok bir anlamı kalmadı diye düşündünüz mü? Ben düşündüm. Onu kaybettiğimde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Günler geçecek, ama biz bir şekilde onsuz yaşamaya devam edecektik.


En dibe vurduğum zamanlarda beni bu karanlıktan ve karamsarlıktan çıkarabilmek için birçok arkadaşım yanımda oldu. Ama ben belki de bu şekilde yaşamak istiyordum, çaresiz, tükenmiş ve bin pişman.


En yakın dostum ile her gün telefonla konuşuyorduk. Bana sürekli “Bu durumu kabullenmelisin, onun yattığı yerde rahat uyumasını istiyorsan artık kendine gelmesin" diye haftalarca telkinde bulunuyordu.


Kabullenmek zor olsa da, bir şekilde devam etmeye çalıştım. Bir sürü kitap okuyup uzaktan terapi eğitimlerine bile katıldım. Farklı uğraşlar buldum. Yemek yapmak, resim yapmak, yazı yazmak gibi.

Bu hobilerimle beraber iki yeğenimin çabaları sayesinde hayata tekrardan tutundum.


Üzerinden bir buçuk yıl geçti. Şimdi daha iyiyim. Kokusu hâlâ burnumda, sesi hâlâ kulaklarımda. Kırk yıl boyunca nasıl “Hoş geldin oğlum” dediyse, yine beni kapıda karşılasın diye kapı girişine fotoğrafımızı koydum.


Seni öyle çok özledim ki…



 

BEN DE MELEK DEĞİLİM

-rojda aksoy-


Muhtemelen sekiz ya da dokuz yaşındayım, bir ayağım okul kapısının olduğu çizginin sağında yani içerde diğeri ise çizginin solunda, dışarda. Tam sınırdayım. Hangi yöne gideceğime karar veremiyorum ve zamanım kısıtlı çünkü az önce ders zili çalmış ve teneffüs bitmiş. En yakın arkadaşım olan Pınar’a ve elindeki meybuza bakıyorum soran gözlerle: sence ne yapmalıyım?


Bakkal yokuşun aşağısında ve o yokuşu bir de çıkmak var. Yani hem ağzımı sulandıran ve beni epey de serinletecek olan meybuza kavuşup hem derse yetişmem imkansız ama Pınar git derse giderim.


Çürük sebzelerini satmak için ciddi tavır takınan ve özgüvenle yalan söyleyen pazarcıların yüzünde de gördüğüm bir ifadeyle ‘’bence koşa koşa gidip gelirsen yetişirsin’’ diyor. Ben de ‘’yüzündeki o alaycı ifadeden beni kandırmaya çalıştığını anlamadığımı mı sanıyorsun! Yazıklar olsun senin arkadaşlığına. Bu oyuna gelmeye niyetim yok’’ diyemiyorum elbette ve koşa koşa yokuşu inip dondurma dolabının kapısını açıp harçlığımın yettiği birkaç şeyden biri olan meybuzu alıp koşa koşa o yokuşu geri çıkıyorum ve sınıfın kapısındayım. Kapının çerçevesine girmiş ve tıklatmak için pozisyon almışım ama yapamıyorum. Elim havada öylece bekliyorum bir süre.


Bugün düşününce sınıf kapısının önünde uzun uzun bekledim gibi geliyor ama aslında birkaç saniye süren bir aydınlanmanın etkisiyle donmuş bir halde kafamda şu cümleler geçiyordu: ihanete uğradım, nasıl da kandırıldım, buna nasıl inanabildim, nasıl bu kadar salak olabildim!


Tabii bu ilk kandırılışım değildi. Daha öncesinde okul kitaplığından aldığım tek ciltlik bir ansiklopediyi ödev hazırlamak için eve götürmüştüm ve mutfağının bile olmadığı gecekondu evimize giren bu bilgi kaynağı ile bir bağ kurmuştum. Çok çalışkan bir inektim ve bu ansiklopediyi evde tutmayı kesinlikle hak ettim diye düşünürken bu fikri Pınar’a açtığımda tahmin edeceğiniz gibi beni bir pazarlamacı edasıyla yine inandırdı ve eğer öğretmene sorarsam ansiklopediyi kesinlikle bana vereceğine ikna oldum.

Utana sıkıla uyuz öğretmenime (bütün tatlılığıma ve çalışkanlığıma rağmen bana uyuzca davranmasına asla anlam veremediğim) bunu söylediğimde yüzünden ışık hızıyla geçen küçümsemeyi ve hemen ardından bu dileğimin neden gerçekleşemeyeceğini birkaç sözcükle geçiştirdiği anı hala hatırlıyorum ve Pınar’ın o anki ‘’hiçbir şeyden haberi olmayan melek’’ yüz ifadesini de.


Böyle kandırmacalarla, çalışkan ve sevilen bir öğrenci olmamın diyetini bana ödeten en yakın arkadaşıma acaba ben neler yaptım ne oyunlar oynadım kim bilir. Yani kanatlarımla gökyüzünden süzülerek inmediğime göre ben de türlü kıskançlıklarımla çeşitli oyunlar oynamışımdır ama hatırlamıyorum. Çünkü bizim başkalarına yaptığımız kötülükler ve haksızlıklardansa bize yapılanları hatırlamaya meyilliyiz. Açtığımız yaraların ne kadar yakıcı olduğunu hissetmeyiz ama bize saplanan her bıçak darbesinin derinliğini, adresini, tarihini çok iyi hatırlarız.


Sevgi dolu ve ilgili bir annesi olan, hastalandığında bahçıvan kot pantolonla derse gelmesine izin verilen ve çok da güzel bulduğum arkadaşım Pınar’a ben ne gibi yaralar açtım bilmiyorum ama keşke bir gün öğrenme şansım olsa ve kendime onun gözlerinden bakabilsem.


 

PEMBE AKİDE ŞEKERLERİ

-mutlu-


1986 yılı ve ben dört yaşımdayım. Babam Tarsus’ta bir köy okulunda öğretmen. Okulun hemen yanında bulunan tek katlı lojmanda kalıyoruz. Okuttuğu sınıfta 1,2 ve 3. sınıfa giden çocuklar var. Ben her sabah peşine takılıp okula geliyor, sınıfta her zamanki yerime oturuyorum. Babamın öğrencilerine anlattıklarının hiç bir cümlesini kaçırmak istemiyorum. Öğrendiğim her şey beni büyülüyor adeta. Okuma yazmayı da böyle öğreniyorum kimse fark etmeden. Hatta basit matematik işlemlerini bile tek başıma yapabiliyorum.


Benim için her gün ayrı heyecan ama okula müfettişin geldiği gün yaşadığım o heyecan bambaşka. Müfettişin ikinci sınıf öğrencilerine sorduğu soruya kimse cevap veremiyor. Belki üçüncü sınıftan biri yanıtlar diye sorusunu tüm öğrencilere yöneltiyor bu defa. Tek parmak kaldıran benim ve doğru cevabı vermiş olmam en çok da babamı şaşırtıyor. Yüzünde pek alışık olmadığım benimle ve tabi ki kendiyle gurur duyan o ifadeyi görüyorum. Müfettiş ise tam tersi “neden öğrencin önlüksüz?” diye çıkışıyor bir anda babama.


Benim kendisinin çocuğu olduğumu, yaşımın küçük olması nedeniyle okula kaydımın yapılamayacağını açıklarken yüzündeki o gurur duyan ifade yavaş yavaş mahcubiyete, suçluluğa ve bana karşı bir öfkeye dönüşüyor.


Kendi kendime bir şeyi başarmış olmanın verdiği mutluluğu ve gururu ilk yaşadığım andır bu. Ve takdir edilmek yerine birilerinin başına iş açtığımı bana ilk hissettirdikleri andır aynı zamanda.


Ertesi gün annem kucağıma koca bir poşet dolusu pembe akide şekeri veriyor.


-“Hadi bunları sınıftaki tüm çocuklara dağıt” dediğinde bu hayrın sebebini kendi başarıma yoracak kadar küçük bir çocuğum ben.


-“ Babaannenin ölüm yıl dönümü bugün. Nedenini soran olursa söyle de dualarını eksik etmesinler”.


 

KOLTUKTAKİ HAVUÇ LEKELERİ

-dalgın canbaz-


Annemin evinde dördüncü günümüzdü, beraber geçirdiğimiz dördüncü yılımız, oğlumun dört ve benim nerdeyse kırkıncı yaşımdı. Tam olarak olmasa da on dört yıl ayrı kalmıştık.

Örtü kaymış, soyduğunuz havuçlarla, kanepemi batırdınız mı dedi? Hayır batırmadık dedim, ama içimden bir şeyler atmıştı tekrar. Bunun üzerine tekrar tartışmaya başladık ve oğlum tartışmayın dediğinde ayıldım. Dört yıldır aşağı yukarı bu şekilde bir sürü tetiklenme anlarım ve tartışmalarımız oluyor. Aslında yirmi iki yaşımda onun yanına taşındığımdan beri böyle. O kadar katmanlı bir hal ki, yıllarca çözümlemeye çalışıp tekrar tekrar bir sevgi, bir öfke halinde bulmam ona karşı, beni kahrediyor. Kendimi tanıdıkça, tartışmaların kaynağını bulmaya başladım ama hala bu kısır döngüden kurtulamıyorum. Sürekli, kendimi ona kanıtlama halinde bulduğumu görüyorum mesela. Araba kullanırken, yolu bulamasam, bir türlü yönleri öğrenemezsin der patlarım, heykel yerine ‘Uluslararası İlişkiler’ okusaydın ya, biraz az heykel yapsan, senin de projelerin bitmiyor der, anlaşılmamamın ve mesleğimin iş olarak görülmemesi nedeniyle içim paramparça olur. Sizin için, şunları, bunları yaptım ama sen görmüyorsun, yoruldum artık der, hayatımızın kısır döngüsünden acı çekerim.


Tartışmalarımızın kaynağının ona karşı içimdeki yetersizlik duygusu yüzünden olduğunu anladım, belki onunkinin de bana karşı. Daha önce de bahsetmiştim, hayatımdaki bütün kadınlara karşı çok dikkatliyim, iyi bir dinleyiciyim, kendi önceliklerimi unutacak kadar onlara öncelik veriyorum. Bunun nedeninin, terk edilme şeması olduğunu ve her şeyin kaynağının, önce annemi sonra diğer kadınları kaybetmemek olduğunu bir kaç senedir tanımladım. Ve bu insanlara net ve dürüst olursam, tepki verirsem, tartışmalardan kaçınmazsam kaybetmeyeceğimi yeni yeni hissetmeye başladım. Hala çok yolum var ama çok çabalıyorum.


Bu haftaki bu anım üzerinden gözlemlediğim ise şu oldu, annemin kanepeleri üzerinde görmek istemediği lekeler, o güzel yüzünde görmek istemediği kırışıklarla bağlı olabilir miydi? Kaybetmek istemediği, beş erkek, bir üvey anne ve dedenin arasından söküp aldığı düzeni ve yaşamı mıydı? Kalbimin sızısı, hem onun, hem benim kadınlığım içindi. Yaşamını daha anlamlı kılabilmek isterdim. Ama bu da onda kızdığım, olduğunu düşündüğüm kontrolcülüğe girmiyor muydu? Anaçlık, korumacılık ve kontrolcülük birbirine karışan kavramlar mıydı? Yoksa sağlıklı gelişmeyen ego halleri sonucu, birbirimiz üzerinde uyguladığımız güç savaşları mıydı? Hem bu kadar sevip, hem bu kadar kızabildiğim kimse yoktu hayatımda. Onun hayatının devamı için daha üretken, daha doyumlu bir hayat diliyorum, aramızda da daha sağlıklı bir bağ oluşmasını.


 

MAVİ KÜPELER

-nehir niş-


Mavi küpesini avucunun içine alıp öylece kaldı. Anneannesinden kalma perdelerin arasından sızan gün ışığı yüzüne vuruyordu. Gözleri doldu sessizce akmaya başladı. Ruhunda kıpırdanan magmanın bazen sakin ve bazen de bir volkan gibi patlaması artık onu yoruyordu.


Hayatı öylesine zordu ki nereden başlayacağını, neye tutunacağını bilemiyordu. Aklının sınırlarına çarpan elleri durmadan kanıyor, duvarları istemsizce yumruklamaktan bitkin düşüyordu. Onunla birlikte yaşamaya başladıktan sonra; iki yakası bir araya gelmemiş, bir düzen, bir iş tutturamamış, bir kısır döngünün girdabı içerisinde; ruhunun dinmeyen kanlı isyanları ona pahalıya mal oluyordu.


Kendisi normal insanlar gibi olamıyordu. Ruhunun bir ucu bembeyazsa; diğer ucu zifiri karanlıkta kilitli kalıyordu. Eline her para geçtiğinde satın aldığı şişeler, artık hayatına anlam değil anlamsızlık katıyordu. Sürekli kaçıp sığındığı insan ilişkilerine mahkum oluyor, yapmak istemediği şeyler yapıyordu. Bir karar vermeliydi. Bu şekilde bir sığıntı gibi yaşayamazdı.


Kendini her defasında uçurumun başında soluksuz buluyor; korkuyla kendini kıyıya atıyordu. Bazen saatlerce kendi kederli yalnızlığına, çaresiz hissedişine ağlıyordu.

Uyanır uyanmaz içmeye başladı. İçinin fırtınalı denizi hırçın dalgalarla; gözlerine, ellerine vuruyor ; göğsünü sıkıştırıyordu. Yaşadığı hiçbir şey elinde değildi. İçinin soluksuz koşan atını dizginleyemiyor yokuş aşağı yuvarlanıyordu. Her şeyin kendi elinde olduğunu sinsice biliyordu da… Kendisinde mi yoksa hayata keskin anlamlar yükleyen hayatındaki insanlar yüzünden mi böyleydi?


Buz gibi hastane odasında gözlerini açtığında ısrarla onun çağrılmasını istemiş hemşirelerin samimi ve üzgün arayışları sonuçsuz kalmıştı. Tek başınaydı ve tek hatırladığı çöp kutusunda duran bir et parçası. Kendinde değildi yeniden uykuya daldı. Hastaneden tek başına çıkıp eve gitti. Morfin onu hareketsiz kılmıştı. Ertesi gün yanına sadece bir defa uğramış işe gidiyorum diye gece yarısı dönmüştü.


Karnında henüz hissedemediği ama düşüncesinde ve test sonuçlarından kesin olarak orada olduğunu bildiği bebeğini kaybetmişti. Çöp kutusunda atılı duran kanlı bir parça olarak zihnine kazınmış bir görüntüydü artık. Adam evlenmeye yanaşmıyor sadece aynı evde yaşamayı sürdürmek istiyordu. Yedi yıldır tek bir defa tatile gitmemiş özel bir yemeğe çıkmamışlardı.


Sevdiği ve birlikte olduğu adamı terk etmeye karar vermiş ama daha kararını hayata geçirmeden altında kalmaya başlamıştı. Yedi yıldır birliktelerdi ve kendisine ayrılacağını söylediği zaman karşısında iki parlayan alyansla dikildiğinde sinir krizi geçirmişti. Kendisini halen aptal yerine koyuyordu. Çünkü gerçekten aptaldı. Aptal olmasaydı bu ilişkiyi çoktan bitirmiş olması gerekmez miydi? Kendini hiç kadın gibi hissettirmemiş, zaman ayırma gereksinimi duymamış bu adam için onca emek aptallıktan başka ne olabilirdi ki?


Kararını verdiğinde huzur içindeydi. Sadece kendini çok geç kalmış hissediyordu. İlk ilişkisiydi ve çok emek vermişti. İlk ve son defa ayrılmak istediğini söyleyebilmişti sonunda. Karşısında onun ne söyleyeceğini merak bile etmeyen adam; çok şaşırmıştı. Çünkü ona göre; o asla böyle bir karar veremezdi, hem gidecek bir yeri de yoktu ve bu zor kararı eninde sonunda ona geri dönmesiyle sonuçlanırdı. Kadın eve gidip ağlayarak eşyalarını toplayıp evi terk etti. Ve bir daha oraya dönmedi. Kendi evini tutup kendi yaşantısını kurdu. Bütün bu olanlara inanmak istemeyen adam, iş yerine çiçekler gönderip pişman olduğunu falan yazdı. Artık hiçbir anlamı yoktu bunların. Ona cinsel bir meta olduğu dışında bir duygu hissettirmemiş bu adamı artık hayatının hiçbir yerinde istemiyordu. Sadece kendine kızgındı ve elbet bunu da aşacaktı.


 

BABAMDAN KALAN

- matruşka -


Ortaokul kompozisyon derslerinde klasik konulardan biridir: …….. ile güzel bir anınızı yazın. Söz konusu “baba” olunca hep aynı hikayeyi anlatırdım. Çünkü babamdan bana kalan tek iyi anım sanırım bu. Erkek olmamız umuduyla dünyaya getirilmiş altı çocuğun dördüncüsüyüm. Yani doğuşum bile hayal kırıklığı. Hayatı boyunca babası tarafından eli bile tutulmamış, saçı okşanmamış. Şimdi 40 yaşındayım ve affettim babamı. O, ona öğretileni yaptı diyorum. 7 yaşında babasını kaybetmiş, abileri onu hep ezmiş, hayatı boyunca çalışmaktan başka hiçbir şey yapamamış ve kendini aşamamış bir adamdan fazlasını beklemek hata olurdu sanırım. Tabi bazen neden kendine öğretilenin üzerine çıkamadı diye kızmıyor değilim. İlişkimiz çok farklı olabilirdi o zaman.

Dokuz veya on yaşındayım. Dişim fena ağrıyor. Çoğunlukla annem götürür hastaneye, nasıl olduysa bu kez babam götürüyor. Hastane dönüşü Ankara Cebebi’de banliyö trenini bekliyoruz. Dişime konan tampon öyle rahatsız etti ki babam görmeden attım yere. Ya da görmediğini zannettim. Gördü pamuğu ve dönüp dedi ki: “Sen gibi bir çocuk vardı herhalde burda, o atmış olmalı. Ayıp etmiş yere atmakla, sen olsan çöpe atardın, değil mi?” dedi. Kafamı hafifçe, evet der gibi mahcup salladım. O an hissettiğim utançtı. Kızsa, azarlasa bu kadar utanmaz, yere çöp attığıma pişman olmazdım. Babam bana doğru olanı tüm pedagojik bilgilere uygun olarak göstermişti.

Yıllarca bir sevgi kırıntısı bekledim. Ama ben onu doğduğumda nasıl hayal kırıklığına uğrattıysam o da beni her seferinde hayal kırıklığına uğrattı. Hani şarkı var ya “Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.” İşte öyle…


 

SON ADIM

-voila-


Yeni konuyu görünce çok dağıldım, normalde sınırları belli olan bir konu verildiğinde dahi savruluyorken ucu açık bırakılan bir durumda zihnimi dizginlemek çok da kolay olmadı. İlk başta hep negatif anıların zihnime hücum etmesi biraz tedirgin olmama neden oldu. Sonrasında fark ettim ki mutlu ve huzurlu anılarımız, üzücüler kadar çok keskin ve net bir şekilde yer kaplamıyor belleğimizde. Anlık bir ruh halinden kaynaklı mıydı emin değilim ama sorgulamalar yaşadığım birçok mutsuz anı film şeridi gibi akmaya başladı. İçlerinden birini seçip anlatmaya karar vermek de bir o kadar zor oldu çünkü bunları anlatırken dahi yeniden yaşamaya cesaret edemediğimi anladım. Engelleyici bir güç sanki bu anıları aklımda bir sandığa tıkıp sıkı sıkı da kilitleyip anahtarı öylece yok etmek istiyor gibiydi, tuhaf bir direnç gösteriyordum. Ancak biliyorum ki kelimelerle ifade etmek yerine kilitli bir sandığa tıkmak bu anıları, ileride pek de hoş olmayan sonuçlar doğuracak. Gizlenen, unutulmaya çalışılan her şeyin bir gün kendini hatırlatmak ve sizi yerle bir etmek gibi huyları vardır. Büyük bir rastgelelik ile en çok direnç gösterdiğim anı için alıyorum sazı elime;


Üniversiteyi okuduğum şehre doğru biraz yol alacağız; kendimi bir türlü ait hissedemediğim ve onun da beni sürekli dehlemeye çalıştığını düşündüğüm Karadeniz’in güzide şehirlerinden birindeyiz. Beni mutlu eden şeyler bir elin parmaklarını geçmez. Onlardan birisi de fakülte girişimiz; o şehirde bana kendimi evimde gibi hissettiren nadir yerlerden biri. Birkaç arkadaşla oturup sohbet etmenize imkan veren, gelenle geçenle selamlaştığınız tatlı tebessümleri takas ettiğiniz sakin temiz bir yarı açık mekan... Esmez bile öyle de korunaklı, üşütmez hiç sizi.


Bu sefer bu girişin fakültenin içiyle bağlantısını sağlayan ana holündeyim. Kenarda, sergi için dizilmiş maketlerin kaidelerinin ardına saklanmış ve yere çökmüş bir vaziyette orada öylece sessiz sakin yalnızca ağlıyorum. Günlerce büyük heyecanla, korkuyla, neşeyle, sevinçle defalarca kez bambaşka duygularla girdiğim bu kapıdan son kez her şeyi ardımda bırakıp çıkmam gerektiği için akıtıyorum yaşlarımı. O adımı son kez atmaya cesaretim yok, bunları kabul etmeye henüz bilincim yetmiyor, kıyamıyorum bir türlü "son kez"e bu yüzden atamıyorum o adımı.


Tek bir hayale sahip oluşumu düşünüyorum. Neden bilmiyorum ama hiçbir zaman büyümekle ilgili evlilik, çoluklu çocuklu hayaller kurmamıştım. Ya da bir aile hayalim olmamıştı. Hatta bunlar hayallerim arasında bir alternatif bile değildi. Tek hayalim; istediğim mesleği yapabiliyor olmak, üniversiteyi en verimli şekilde bitirmek, hayata atılıp kendi ayaklarımın üzerinde olmaktı. Herhalde sonrasında karar verecektim gerçekten ne istediğime, bilemiyorum. İşte bu alternatifsiz yaşam planımı değiştirmem gerekiyordu ve ben buna hiç hazır değildim. Hayalini kurduğum tek şey vardı o da elimden alınmıştı. Ciddi bir fiziksel sağlık sorunu sonucunda, fiziksel acılar çekmeme yaşamsal bir tehlike içinde olmama rağmen gerçekten canımı acıtan tek şey o kapıdan son kez çıkma ve okulumu ardımda bırakma düşüncesiydi. Şimdi bakıp o zamanlara dair empati yapınca canımın neden bu kadar acıdığını, kabullenmekte neden bu kadar zorlandığımı daha iyi anlıyorum. Başka ve daha iyi bir dünyanın, yaşamın varlığını bilemeyecek kadar toy; böyle bir durumda kendimi başarısız hissettirecek kadar acımasızdım kendime karşı, Toleranssız, anlayışsız. Yaşadıklarım mı yoksa yaşadıklarımı algılama biçimim mi beni daha çok yordu emin değilim.


Sonunda o kapıdan gerçekten de büyük bir üzüntü ile o adımı atıp çıktım; bilemiyorum fiziksel olarak yürüyemeyecek halde olduğum için belki de mümkün olduğunca çabucak uzaklaşmaya özen gösterdim. Biraz dayanma gücüm olsaydı saatlerce orada kalırdım kopamazdım. Bir şekilde o kapıdan çıkmayı başardım ve o andan sonra hiçbir zaman aynı kişi olmadım. O son adım tüm hayatımı ve algımı yaşama bakışımı değiştirdi. Bir bitişi, bırakışı, "son"u temsil ettiğini düşündüğüm o adım aslında yeni hayatımın ilk gününe atılmış bir ilk adım olduğunu şimdi anlıyorum. On binlerce olumlu olumsuz an içerisinden, beni şu anki insana dönüştüren ve içinde yalnızca kendi kendime olduğum, asla unutamadığım en önemli anımdır bu...


 


YARIM KALAN ANILAR

-msy-

Bu konu hakkında yazmak beni zorladı. Oturup bol bol düşündüm ve kendime dedim ki: “kızım yirmi yaşındasın hiç mi anın yok?” aslında vardı ama yazmaktan korkuyordum. Bir şeylerle yeniden yüzleşmek bana korkunç geliyordu. İyi anıların kötülerden daha fazla olduğu kesindi. Ama her şey düzeldiğinde akılda her zaman kötü anlar kalıyordu.

2012 yılının bahar aylarıydı. O dönemler ailevi sıkıntılardan geçiyorduk, bu sıkıntılar maddi manevi her yöndendi. Hiç yaşadınız mı bilmiyorum ama bir dönem olur ki ailede iletişimin sadece ihtiyaçtan ötürü olduğu, kimsenin kimseye tahammülü kalmadığı ve herkesin bir noktaya bakıp uzun uzun düşündüğü dönemler… O dönem geçtiğinde hayatın anlamı değişiyor ve sizin yaşınızın ruhunuzla doğru orantılı olmadığını fark ediyorsunuz.

O dönemdeydik ama dibine kadar yaşıyorduk. O yokluğu iliklere kadar hissediyorduk. “-duk” diyorum çünkü evin içindeki beş kişi aynı anda, aynı yerde, aynı hislerleydik ama birbirimize bir o kadar da uzaktık. Bunları fark ettiğimde on iki yaşındaydım. Ben hep derim, bizim ailede her çocuk erken büyür.

Bir gün okula gitmek için çıktık abimle, evden çıkarken içimde çok farklı bir his vardı. Eve uzun uzun baktım. O evde doğmuştum. Her yerinde ayrı bir anım vardı. O hissi hala yaşarım hatta o his içime yerleştiğinde derim ki “kesin kötü bir şey olacak, hissediyorum.” Hiçbir zaman da yanılmadım, o gün de olduğu gibi. Okuldan çıktığımda abim yoktu. Tek başıma döndüm eve, zile bastım açan kimse yoktu. Karşı komşunun ziline bastım ve Annemlerin evde olmadığını, onları aramam için telefona ihtiyacım olduğunu söyledim. Bana dedi ki “kızım, bugün taşındınız siz. Haberin yok mu senin?” Beynimden vurulmuşa döndüm. Nasıl olabilirdi bu? Şoka girmiştim. Hemen annemi aradım ve bana; “acil şeyler oldu apar topar çıktık anahtarı her zamanki yere bıraktık, eve gir baban alacak seni.” dedi ve kapattı. O anki hayal kırıklığımı asla unutamıyorum ve asıl korkunç tarafı ise eve girdiğim andı. Hiçbir eşya kalmamıştı. Ev bomboş ve sessizdi. O evimizi çok severdim çünkü iyi kötü her şey orada geçmişti. Odama geçtim, yere oturdum, hem beni unuttukları için hem de bu kadar ani bir şekilde düzenimizin tamamen bozulduğu için oturduğum yerde saatlerce ağladım. Sonra kalktım ama kalktığımda sanki içimdeki çocuğun hala orada oturduğunu hissettim. Çünkü bir daha asla orada ağladığım kadar içli ağlamadım. Çok daha ağırlarını yaşadım ama bu farklıydı hep de farklı olarak kaldı. O çocuk orada kalmıştı, biliyordum. Aradan yıllar geçti ama ben hala rüyalarımda o evde yaşadığımızı görürüm. Uyandığımda ise o gün içimi kaplayan adını hala koyamadığım hisse bürünürüm. O gün boş olan ama içindeki anılarla dopdolu olan ev benim en buruk anımdır. Çünkü içinde birçok anı barındırıyor. Bazen çarşıya inerken yolumu uzatır o evin önünden geçerim her şey bir bir canlanır gözümde. Uzun uzun bakarım. İçimdeki yarım kalmışlık hissi tamamlanır sanırım ama o his hiçbir zaman tamamlanmaz. Hayalim şu ki; ilerde nerede yaşarsam yaşayım o daireyi alacağım. Kim bilir belki o zaman tamamlanırım…


 

BOŞ LEVHADAKİ KORKU

-seyyan uslu-


İlk olarak korkunun doğal olduğunu her insan evladının bu duyguya sahip olduğunu söyleyip kendi korkularımı anlatmak istiyorum. Tabii ki korkular diyorum çünkü tek bir korkum yok. Dilim döndüğü kadar korkularımı sizlerle paylaşacağım. Ben dünyaya tertemiz bir levha olarak geldiğimize inanıyorum. Yavaş yavaş bu levhaya, büyüyüp geliştikçe bize lazım olacak şeyler çiziliyor. Çizilen şeyler içinde ne yok ki. Hatta bizim işimize yaramayacak şeyler ve dahi mahvımıza sebep olacak şeyler de var. Bu levhaya çizilen ilk harflerden biridir korku.


Çocukluğumda korkular:


Ben çok hayal kurardım hâlâ da bu hal devam eder. Bu hayaller hep tozpembe olmazdı. Kül grisi hayallerim vardı içinde korkular olan. Eminim bunu okuyanlar arasında bu kül grisi hayalleri kendinde anımsayacaktır.


Kurduğum hayalde herkesi kaybeder, yitirirdim. Hayy bin Yakzan ya da Robinson Crusoe gibi yalnız kalır yaşam mücadelesi verirdim. Çok ilginç hayaldi bu! Durduk yere bir çocuk neden anne babasının ölümünü ve kendisinin de pespaye yalnızlığını düşler ki?


Gençliğimde korkular:


Rüyalarımdan korkuyordum çünkü korkularım rüyalarıma taşınmıştı. Bir gün rüyamda ‘Bir Yusuf Masalı’ nda Yusuf’un üç cin tarafından kaçırıldığı gibi kaçırıldım. Bir fark vardı masal ile rüyam arasında; beni arayan ne bir Şivekâr vardı ne de beni kurtaracak aşk.

Korkum bu duyguydu işte. İnsanlara diz çöktüren, pek mağrurları yere çalan hastalık: aşk. Bu duyguyu zayıf nokta olarak algılıyorum galiba. Yanlış olduğunu biliyorum ama çoğu zaman bu bilmek işe yaramıyor. Bu zayıflıktan vurulmak korkutuyor beni. Reddedilmek, aşağılanmak, hor haksız görülmek korkutuyor.


Levhamda önyargıların yazılı olduğu yerde bir de aşk var. Hemen yanında da beliren korku.


İnsanlardan korkuyorum. Çünkü kimseye güvenemiyorum. Çoğu zaman düşeceğini bilsen de yaslanman lazım. Yalnız kalamayan, yaşayamayan insan güvenmezse insanlara, korkarsa kıpırdayamaz. Ben de çoğu zaman kıpırdayamıyorum.

Belki bize yüklenen kültürel kodlar buna engel oluyor. Belki de güvenmek olgusu olmadan da yaşayabilir insan.


Korkularım kaygılarım çok: sevdiğim şeyleri yitirmek, insanları kaybetmek, umudumu yitirmek, huzurumu, kanaatkârlığımı yitirmek, küçük şeylerden mutlu olan beni yitirmek…


Üzülmek, üzmek, incinmek, incitmek bunlardan da çok korkarım.


Aslında korkularımdan korkmuyorum. Korktuğum en büyük şey; varlığımı yitirmek, sonumu kendim yazmak. İşte bunu istemiyorum. Ama çoğu zaman aklımdan çıkmıyor. Bir gün böyle bir şeyin yaşanacağını seziyorum. Biliyorum demek istemiyorum. Böyle bir son istemiyorum. Nasıl bir son istiyorum bilmiyorum. Bunu hiç düşünmedim ve bununla da ilgilenmiyorum. O’na kavuşacağım günü sadece o bilsin istiyorum. Ben sonumu getirmekten korkuyorum. Bir yandan da öfkemin ve gücümün korkumu yeneceğinden korkuyorum.


Daha gençlik dönemindeyim. Eğer yaşarsam orta yaşlarımda ve yaşlandığımda levhama daha birçok şeyin çizileceğini, levhamdaki korku bölümüne de yeni korkuların ekleneceğini /eksileceğini tahmin edebiliyorum.


Hepimize korkularımızla başa çıkma dileklerimle…



 


ÜÇ KAPI

-hayat yeniden-

Hayat "an" lardan ibaret. Bu anların geçmişte kalanına da "anı" diyoruz. Anları yaşadıkça bütün anılar şimdiki bizi oluşturuyor. Lambadaki cin gibi, gönül fenerimizi yaktıkça, zihin heybemizi karıştırdıkça hop ortaya çıkıveriyor o yaşandı bitti dediğimiz anılar.

Şimdi gökyüzüne bakıyorum ve gördüğüm sonsuz bir yıldız tarlası. Milyonlarca galaksiden birinde yaşam formuna ev sahipliği yapan Dünya denen gezegende yaşıyorum. Yıllar yıllar evvel ana rahmine düşmüş, küçücük bir zerreden ete kemiğe ve en önemlisi düşünen, analiz eden, keşfeden, öğrenen bir beyne sahip olmuş, duygu denen özelliği de içinde barındıran fiziksel ve ruhsal bir bütünü oluşturmuşum. İşte bütün bu mucizeler içinde var olmuş bana, bazı anıları hatırlamak soluduğum hayatı metan gazı ile doldurmak gibi geliyor.

İnsan, henüz tam keşfedilmemiş elektrik yüklü beyninin kıvrımlarında öyle düşünceler üretip öyle garip şeyleri davranışa dönüştürüyor ki sonra bunları bir yabancı yaşamışçasına inkâr ediyor. Var benim de böyle inkâr ettiğim anılarım. Mesela biri; en depresif günümde gönlüm aşk acısı ile debelenirken, neden niçin terk edilişimi sorgularken, kendimce bulduğum cevaplar içimi yangın yerine çevirmişken, neye kime isyan edeceğimi bilemez haldeyken, en kolay yollu kendime etmiştim tüm işkenceyi. İşte bu duygular içinde yok olmanın karşı konulamaz isteğinde hiçlik girdabında yol alırken gördüğüm rüya ile belki Tanrı bana yeni bir hayatı bahşetti. Gördüğüm rüyada, üç kapı ve bu kapıları elinde asası ile bekleyen bir Ermiş vardı. Ermişe, “Bu kapılar ne işe yarar?” diye sorduğumda, “İlk kapı dünyaya geldiğin kapı, ikinci aşka düştüğün kapı, üçüncü dünyadan ayrıldığın kapı.” diye cevap vermişti. Tam üçüncü kapının önündeydim ve ısrarla geçmek istiyordum ki Ermiş, “Daha kapının açılma vakti gelmedi.” diyerek beni kapıdan içeri almadı. Uyandığımda anladım ki Tanrı bana o an gerçekten yeni bir hayat bahşetmişti.

Bu durumda, “Tanrı bana iyi ki de yeni bir hayat bahşetti.” dediğimde şimdiki benden memnun olduğumu gösterecek bu söylem, “Keşke bahşetmeseydi” dediğimde ise varoluş mucizesinde bir zerre olmanın hazzına varamamış, küllerinden doğmamış bu zevke erişememiş olacağım. Yani koskoca bir paradoks.

Zamanın bile varlığı kanıtlanamamışken, bırakalım da anlar akıp gitsinler, anılar geçmişin penceresinde dantelli tül perdenin ardında kalsınlar. Geçip giden anılarımızı yazmasak da olur. Biz hayallerimizdeki anıları yazalım, maksat gelecekte hatırlanıp ölümsüz olmak değil mi?


 

BÖYLE BİR ERASMUS GÖRÜLMEMİŞTİR

-papatyalı bir deli-


Merak etmeyin, virüs konuşmaktan hepimizin içinin çıktığının farkındayım. Ben bu yazımda sadece sizlere yaşadığım bir maceradan bahsedeceğim. Çünkü coronavirus bir pandemi olarak kabul edildiğinde ve Avrupa’da yayılıp korku saçmaya başladığında ben İspanya’da Erasmus yapıyordum.


2020 yılının Ocak ayının sonlarına doğru gittim İspanya’ya. Normalde yurtdışına çıkmaya can atan ben, o dönemde biraz da ailevi durumlardan olsa gerek, Türkiye’den ayrılmak istemiyordum hiç. Başıma gelecekleri mi hissettim acaba?


Mart ayına kadar olan süreç daha çok yabancı bir ülkeye ve yabancı, dilini hiç bilmeyerek gittiğim bir ülkede yaşamaya alışmakla geçti. Bu arada ufak bir bilgi vermek istiyorum: İspanya’ya gitmeden önce az buçuk İspanyolca dersi almıştım fakat, belki biliyor belki bilmiyorsunuzdur, İspanya farklı bölgelere ayrılır ve o bölgelerdeki diller de çeşitlilik gösterir. Mesela benim bulunduğum şehir Bask Ülkesi’ndeydi ve ağırlıklı olarak Baskça konuşuluyordu. Şubat ayının sonlarına doğru İspanya’da covid-19 vakaları görülmeye başlandı ve ilk vakadan sonraki zincir devreye girdi. Virüs yayılmaya başlamıştı ve tek tek futbol maçları seyircisiz oynanmaya ya da kalabalık ortamlar sterilize edilmeye başlandı. Mart ayı geldiğinde vaka sayıları -gerçekten- yani dikkate alınmaya değer derecede artış göstermişti ve açıkçası aileme hiç belli etmesem de, ben de biraz gerilmeye başlamıştım.

Tarih 7 Mart 2020 Cumartesiydi ve ben bir arkadaşımla birlikte başka bir şehre gezmeye gitmiştim Otobüs terminalinde Asyalı olduğundan emin olduğum bir grup kadını maskeli görünce endişe seviyem katlanmış ve ertesi gün evden çıkmamaya, Pazartesi günü de kolonya ve maske aramaya çıkmaya karar vermiştim.


Tarih 9 Mart 2020 Pazartesiydi ve bulunduğum şehre bir saat uzaklıktaki bir şehirde okulların tatil edildiğini duyduk. O dönem bana yardımcı olan Erasmus koordinaörü hocam İspanyolca biliyordu ve İspanya’nın haberlerini takip ediyordu. Bu tatil haberini duyunca bana mesaj atıp iletişimde kalmamızı ve başka bir gelişme olduğunda konuşacağımızı söyledi. Ben de o gün tüm gün maske, dezenfektan jel ve kolonya aradım. İnanır mısınız hiçbir yerde bulamıyordum. Hiç gezmediysem 10-15 tane eczane gezdim. Sadece bir tanesinde küçücük bir jel buldum. O eczanedeki eczacı bana oralarda aradığım gibi bir jel bulamayacağımı, bu var olan jeli kendilerinin yaptığını söyledi. Onu satın aldıktan sonra yetmeyeceğine kanaat getirip bari kolonya bulayım diye düşündüm. Gezdiğim yerlerde parfüm istediğimi zannedenler oldu En son girdiğim büyük bir markette kolonya buldum ve aldım. Ertesi gün okula gittiğimde herkesin önünde bi’ kolonya vs vardı ve sürünüp duruyorduk. O gün okul çıkışı markete gidip yiyecek içecek birkaç şey stoklamaya karar verdim, orada bir aileyle beraber yaşıyordum ama yine de her ihtimale karşı işte… O günün akşamında annemler bana “artık gelsen mi, bak gittikçe yayılıyor” dediğinde şiddetle reddettim çünkü oraya çok zor şartlarda gitmiştim, Euro çok pahalıydı dönersem okuldan aldığım hibeyi ödemem gerekirdi ve ayrıca ben başladığım işi yarıda bırakmak istemiyordum. Ertesi gün okula gittiğimde okulun tatil olacağı konuşulmaya başlanmıştı. Birkaç gün önce İspanyolca hocamın hastalandığını ve bu yüzden birkaç günlüğüne derslerimize giremeyeceğini öğrenmiştik. Açıkçası bu da beni gerginliğe sevk eden bir başka noktaydı.


Ayın 12 siydi. O gün bir dersimin sınavı vardı ve ben vaka sayılarına ve haberlere bakmaktan ders çalışamamıştım birkaç gündür. Önceki akşam annemler yine dönmemi istemişlerdi ve ben Erasmus koordinatörü hocama mesaj attım, beni elinden gelebildiği ölçüde sakinleştirmişti ancak ben yine o sabah okula ağlayarak gittiğimi anımsıyorum. O gün sabahtan sınava girdikten sonra başka bir derse gittim. O derste okulların 2 hafta süre ile tatil olduğu haberini aldık. Amerikalı arkadaşlarım apar topar ülkelerine dönmüşlerdi çünkü Amerika sınırlarını kapatma kararı almıştı. Okuldaki Erasmus öğrencileri olarak biz ayrıca bir panik içindeydik. Türk bir arkadaşım vardı -ismine Ayşe diyelim- ve beraber Türkiye’ye dönüş için uçak biletlerine bakmaya başlamıştık. Okuldan çıktığımda ağlayarak annemi aradım ve okulların tatil edildiğini söyledim. Annemle babam hemen bir direkt uçuş dönüş bileti aldılar. O ana kadar pek dönmeye niyetim yoktu aslında. Ama Erasmus koordinatörü hocam da artık Bölüm Başkanı hocamızın gelmemi istediğini söyleyince de pek itiraz edemedim.


Ertesi gün, maske almak ve orada açtırdığım banka hesabını kapattırmak amacıyla dışarı çıktım. Yine gittiğim hiçbir eczanede maske yoktu ve hatta birinde dezenfektan jeli ve maske kalmamıştır yazısıyla karşılaştım. En son çare olarak kaldığım eve yakın bir eczaneye girdiğimde pahalı bir fiyata maske bulabildim ve aldım. Eve dönerken annemden bir yeni mesaj: “Türkiye İspanya’nın da aralarında bulunduğu bir grup Avrupa ülkesi ile uçuşları durduruyordu. Bu haberi aldıktan 5 dk sonra Erasmus koordinatörümden mesaj geldi ve onun da yönlendirmesiyle ben, ailem, arkadaşım Ayşe ve Ayşe’nin ailesi Türkiye’ye aktarmalı uçuş bakmaya başladık. Nereye baksak Türkiye uçuşları kapatmış çıkıyordu. En sonunda harita açıp Portekiz Lizbon üzerinden Türkiye’ye gelmek için bilet bulduk. Ayşe de ben de hemen ev sahiplerimizle konuşup kira ve depozito konusunda anlaştık -ya da anlaşamadık-. O an tek sorun havaalanına nasıl gideceğimizdi çünkü havaalanı şehrin oldukça dışında bulunuyordu. Sabah 7’deki uçuş için gece yarısı çıkıp havaalanında sabahlayalım diye düşünmüştük fakat ev sahibim geceleri havaalanının kapalı olduğunu ve sabah 5’te açıldığını söylemişti. İşin kötüsü havaalanına giden otobüslerin o sabah kalkıp kalkmayacağından emin değildik, Erasmus öğrenci acentasına sorduğumuzda onlar da bilmediklerini söylediler. Ayşe ve benimle birlikte eşyalarımızı taşımamıza yardım etmek için başka bir Türk arkadaşımız -adı Ali olsun- daha geleceğini söylemişti. Plan şuydu: ben evimin önündeki taksi durağında taksi olup olmadığını kontrol edecektim ve Ayşe’ye haber verecektim. Eğer varsa Ayşe ve Ali beni okul kütüphanesinin önünde bekleyeceklerdi ve ben onları taksiyle alacaktım, havaalanına öyle gidecektik. Ama eğer taksi yoksa, Ayşe elindeki taksi kartındaki numarayı arayıp taksi isteyecekti ve ben onları bekleyecektim. Ama eğer Ayşe de taksi bulamazsa ben ev sahibimizi uyandırıp yalvararak bizi havaalanına götürmesini rica edecektim. Saat gece 2.30 da taksi olup olmadığına bakmak için aşağı indim (sadece 1 saat uyumuştum). Taksi olduğunu görünce koşarak hazırlanmaya çıktım ve Ayşe’ye hazırlanıp çıkmasını söyledim. Valizlerimi indirip taksiye yaklaştığımda taksiciye İngilizce bilip bilmediğini sordum. BİLMİYORDU! O an yaşadığım panikten çeviriye bakmak aklıma gelmemiş ama derdimi İspanyolca olarak anlattım, inanın ne dediğimi ve nasıl anlattığımı hiç hatırlamıyorum. Sonrasında Ayşe ile Ali’yi bekledikleri yerden alıp havaalanına gittik. Erken vardığımız için 1,5 saat havaalanının açılmasını bekledik, evet o soğukta. Sonrasında işlerimiz neyse ki daha yolunda gitti -sayılır-. Havaalanı açıldı, valizlerimizi verdik ve uçağımıza bindik. Her gelişmeyi anbean ailelerimize ve Erasmus koordinatörü hocama haber veriyorduk. Lizbon’a geldiğimizde her şey yolunda gidiyor Türkiye uçuşumuza bineceğiz diye sevinirken, valizlerimizi kaybettik ve bir 10 dk da onları aramakla geçti. Merak etmeyiin, bulduk! İstanbul uçağına bindiğimizde bizi karşılayan hosteslere sarılmak istiyordum çünkü gerçekten Lizbon’a vardığımızda ya Portekiz sınırları kapatırsa korkusundan su bile içememiştim.


Türkiye saatiyle akşam 7 sularında uçağımız indi, ailelerimize kavuştuk -aslında Ayşe için durum pek de öyle değildi, o Adana’da oturuyordu ve ertesi gün Adana’ya gidecekti-. Beni de ailem karşıladı havaalanında. Eve vardığımızda kardeşlerimi babaannemlere yolladıklarını söylediler. Çünkü benim 14 gün evde bir odada karantinada kalmam gerekiyordu… Karantina sürecinde, en son dersine girdiğimi hocamın corona kaptığını ve bir haftadır hastanede kaldığını öğrendim. Neyse ki, o stres dolu 14 günlük süreci atlattık.


Bu hikayeyi kime anlatsam “bu da farklı bir erasmus deneyimi olmuş” diyor. Ah bir de bana sorun siz onu!


 

ANI

-mehmet can kaya-


Size bugünkü anımı anlatacağım, aslında size hiçbir şey anlatmak istemiyorum ama içimden de beni biraz görebilmenizi ve böyle olmamanızı diliyorum.


Normalde anı formatında yazmam, çünkü kendimden kaçıyorum. Sırf Emre öyle olmasını daha uygun görüyor diye yazı şeklimi değiştiriyorum. (Şikayet etmiyorum ama hoşuna gitmiyor çünkü kendimle yüzleşmekten korktuğum şeyler var)


Görüyorsunuz ya, kendimi artık bir başkasına göre şekillendirebiliyorum. İşte bu benim için büyük bir şey.


Ben Antalya’dayım sevgili dostlar ama her şehrin güzel görünen yanlarıyla birlikte hayatın getirdiği normal sıkıntılarla da mücadele ediyoruz. Şahsen ben artık mücadele etmeyi bıraktım ve bugün bir turist gibi sahilde “beach”lerden birine gittim. 50lik votka açtırdım ve yanında icetea ile güzel müzik eşliğinde içtim. Tabi ki mekanı seçerken hafif elektronik müzik olmasına dikkat ettim.


Ama dikkatinizi çekmek isterim ki; bir iki gün önce de köyde dayımla kendime dekore ettiğim kerpiç evin evin pis su borularını bağlayıp altlarına beton karıp döktük. Hayatı çok uçlarda yaşadım, ki hala yaşıyorum sanırım çünkü o 50lik votkanın yanında enişteden -kızkardeşimin eşinden- kalan kokain vardı. Sevgili okur, beni kafanda her türlü şekillendirebilirsin lakin ben bir türlü kendimi şekillendiremiyorum. Bağımlı değilim. Tam tersine sigarayı bırakmak için devasa bir mağarada tek başıma kampa gidip meditasyon yapacaktım. Artık yarın gideceğim ama mevzu bu değil.


Mevzu, niye hala ayıltıcı, bayıltıcı bir malzeme kullanma ihtiyacı hissediyor olmam. Bugün acayip eğlendim, kendi başıma. Ne yaşadığım, neler yaşadığım bana özel, ne kadar acı da olsa birçok insana göre saçma da gelse, dert benim derdim. Ama artık değil, bir iki aydır kendimden sıyrıldım ve söylemek isterim ki bugün benim “zevk” meselem bitmiştir. Çünkü her şey benim meselem değil; bugün bana servis yapan doğudan gelmiş garsonun meselesi, tuvalete paspas çeken endüstri meslek lisesinde mekanik okuyan, yazın okul harçlığını çıkarmaya çalışan gencin meselesi, hiçbir şeyden haberi olmayan rus çocuğun duşa girerken korkması ve benim onunla oynayıp hayatına -hiçbir zaman hatırlamayacağı ama içinde hissedeceği, komik, heyecanlı- bir anı bırakmam meselesi.


Bugün benim hangi ayıltıcıyı, bayıltıcıyı neden aldığımın meselesi değil.

Bugün kimin hayatında güzel bir anı bıraktığımın meselesi.


Kendimi bilmem ama üç beş insana neşe kattığıma yemin edebilirim ve ister inanın ister inanmayın; tüm bu sıkıntılara rağmen hayatı güzelleştirmek bizim elimizde. Size de katkı sağlayabileceğim bir şey varsa çekinmeden ederim. İster vaktimi alın, ister paramı. Yeter ki siz ne istediğinizi bilin hepsi bu sayın okuyucu. Hepsi bu. Her kimsen, bil ki sen özelsin, var olduğun için özelsin. Bir balığı uçma kapasitesi ile değerlendiremeyiz veya bir maymunu suda yüzme kapasitesiyle ama bu medeniyetin içerisinde illâ bir şey olman gerekiyor. Bir şeyleri başarman, sen milyonlarca sperm arasından birinci gelerek zaten çok şeyler başardın. Varlığın senin tahmin edemeyeceğin, idrak edemeyeceğin kadar önemli, sadece sen bunu göremiyorsun. Görmen de önemli değil, sadece bil, hisset.

Çünkü bütün mesele bu, paragrafa bağlaçla başlanmaz; başla. Tek başına eğlenmeye gidilmez; git. Hayat tek başına geçmez; geçir. Sonunda göreceksin ki, senden benden öte bir dünyanın içinde rüzgarın sesini duyacaksın yapraklarda, güneşin ısıttığını hissedeceksin teninde, güzel bir çiçek kokusu alacaksın. Önce doğaya çık, insanlardan uzaklaş, sonra emin ol hiç istemediğin kadar yakınlaşacaksın; insanlara, doğaya ve hayata...


Benim anım da bu. Bunu okumuş olman, hiç tanımadığım bir insana kendimi anlatmış olmam. Başka birinin zihninde hiç bilmediği ve bilmesine bile gerek duymayacağı bir hayattan ufak bir kesit sunmak. Sevgiler sevgili okur.



 

YOLUN BAŞI

-melike yılmaz-


Çalışmayı çok istediğim bir büroya stajımı yapmak için özgeçmişimi atmıştım. Görüşmeye gittiğimdeki heyecanımı ve mutluluğumu hala hatırlıyorum. Hem ilk iş görüşmemdi hem de istediğim bir yerdi. Ama nedense işe başlayacağım gün geldiğinde içimde mutluluktan çok huzursuzluk vardı. Bilmiyorum siz böyle şeylere inanır mısınız ama ben kendi hayatımla ilgili olası kötü şeyleri hissederim. Bu başlamama engel olmaz ama yoldan erken dönmemi sağlar. Yine öyle oldu işte işe başladığımda kocaman bir hayal kırıklığı yaşadım. İşverenlerin çalışanlarına tutumu, işyerindeki saçma kurallar ve benimle aynı konumda olan kızın iki aydır çalışmasına rağmen ücret almaması benim yolun başındayken mesleğimi sorgulamama neden oldu. Bir hafta gittikten sonra içsel muhakememi tamamladım ve beni işe alan kişiyle görüşüp ayrılmak istediğimi söyledim ve ayrıldım. Dediğim gibi yolun başındayken hevesimi kıracak bir yerde çalışmak istemiyorum. Asla tatmin olmayacak insanlara gençliğimi ve enerjimi harcamak istemiyorum. Yirmi iki yaşındayım ve seneye dönüp baktığımda bir yıl boyunca kafamı kaldırmadan çalıştım demek istemiyorum. Evet belki hayat böyle artık büyüyoruz ama ben olaylara drama olmayan bir tarafından bakıyorum ve hayatıma çağırıyorum. Vefakar ve cefakar olmanın sonunda bir mükafat verilmediğini öğreneli çok oluyor. İyi bir yerlere gelmek için çok acılar çekmek gerektiğine inanmıyorum. Mutsuz olmadan da başarılı olabilirim. Bu yazıyı da ebeveynlerimizin meşhur sözüyle kapatmak istiyorum: Allah hepinizi iyi insanlarla karşılaştırsın guzumm.


 

ANILARIM

-pigro-


1996 yılında hayatımın iki önemli göçünden ilkini yaşıyordum, en fazla iki katlı binaların olduğu bir meskende kalıyorduk ki şehir hayatı koca koca binalarla bana merhaba demişti, köy hayatında insanın doğadaki izi en fazla taşların ayıklanarak yol oluşmasından belli olurdu ama şehir kavramı her yerde insanın izini taşıyordu bu kadar taşsız düz yolu hiç bir yerde görmemiştim asfaltlar üzerine inşa edilmiş modernlik, köyün cömertliğinden eser yoktu oysa ...Şehirde hiçbir ağacın üzerinde meyve yoktu küsmüş mü ağaçlar diye düşünüyordum ki babam traktörü durdurdu kulağımız bizi döven rüzgarın basıncıyla şehrin ilerde insanı bıktıracak olan korna seslerini azalmıştı, babam bizi traktörden aşağı indirdi yolun kenarında durduk bir yere girdi ve koca bir şişeyle su alıp hayatımdaki en büyük şoku yaşadığım bir şeyi yaptı babam suyun parasını ödedi, nasıl olur dağların suyuna neden para ödüyoruz , çeşmelerden şarıl şarıl akıp kana kana içtiğimiz suya neden para ödüyorduk, köyümüzden geçen yolu düşen insanlar çeşmelerimizde durup şişelerini doldurup avuçlarının içine akan suyu iştahla içerken biz onlardan hiç bir şey istemezdik, şehir bizden neden suyunun parasını istiyordu ama dedim ya sonradan anladım ki şehir köy kadar cömert değildi , suyumuzu aldık annem çıkınından iki alüminyum bardak çıkardı sırasıyla suyumuzu içtik , ama ben dağlardan suyu çalıp bize satan amcaya kızgın kızgın içtim o suyu ,babam bizi tekrar traktörün vagonuna bindirdi heyecanla yeni kalacağımız evi merak ediyordum ama bir gece amcamlarda kalacağız diye önce oraya uğradık yine kat kat bir binanın önünde durduk kat kat merdivenleri yürüdük babam en önde ayağımizda lastik çarıklar amcam bizi eve aldı utana sıkıla karnımızı doyurduk hayatımda belki de ilk defa masada yemek yemiştim her şey yabancı ve mesafeli yengem ayağa kalktı ayaklarında topuklu tatlı tatlı terlikler, pencerinin önünden perdeyi çekti ve ben merakla dışarıya baktım dağları arıyordum dağı yoktu buranın güneş apartmanların arasından nereye batacaktı bizim ev bu apartmanların arasında neredeydi ?? .... meyvesi olmayan ağaçlar dağların arkasına saklanamayan güneş ,doğadan çalınıp sonra üstüne etiket yapıştırılıp satılan her şey ...çocukluğum başka bir dünyaya hoş gelmişliği

Comments


bottom of page