Hayatının ikinci bölümüne hoş geldin.
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Kötü haber; aşağıya düşüyorsun, tutunacak hiçbir şeyin yok, paraşütün bile.
İyi haber; zemin de yok.
---
Slavoj Zizek’in sık kullandığı metaforlardan birinde, Road Runner’ın peşinden koşan çakal, avına odaklandığı için uçurumu geçtiğini fark etmez. Boşlukta koştuğunu aşağıya baktığında anlar. Bu da bize çizgi filmlere özgü o fizik yasasını hatırlatır: Boşlukta yürüdüğün için değil, boşluğun bilincine vardığın için düşersin.
Neredeyse her birimiz, hayatlarımızın bir döneminde altımızdaki boşluğun bilincine varırız.
Carl Jung’a göre bu keşif zaruridir: Yaşamlarımızın ilk yarısını egomuzu geliştirmeye ikinci yarısını ise bilinçdışımızı kişiliğimize entegre etmeye çalışırız. Bu durumda, tam ikisinin arasında kalan bölümde bir geçiş dönemi yaşarız.
Yani şöyle özetleyebiliriz durumu: Yaşantımızın ilk bölümünde, bize biçilmiş rollere göre kendimizi yargılarız. Sonra bu paradigmanın zemini çöker ve elimize beş maddelik bir davetiye düşer:
1. Hayatının anlamı yok mu? Hiçbir şeyden tatmin olamıyor musun?
2. Bugüne kadar yaptıkların şimdi anlamsız mı geliyor?
3. Her şey yolunda gittiğinde bile kendini yalnız ve kaybolmuş mu hissediyorsun?
4. “Keşke yeniden başlayabilseydim” mi, diyorsun?
5. Yapamadıklarından dolayı yoğun pişmanlık ve suçluluk mu duyuyorsun?
Hayatının ikinci bölümüne hoş geldin.
İKİNCİ BÖLÜM
Bizi hayatımızın ikinci bölümüne çağıran elçinin bir suçu yoktur ama en çok o suçlanır. İsimler takarız ona; varoluş krizi, orta yaş bunalımı, ruh sıkıntısı...
Çünkü Nietzsche’nin dediği gibi, boşluğa bakmaya başladığımızda, boşluk da bize bakar. Bu bakışmalardan elde ettiklerimiz zeminsizlik duygusunu tetikler:
Varlığımızı umursamayan bir evren. Ölüme yazgılı bir beden. Neden var olduğumuzu bile bilmediğimiz anlamsız bir hayat. Boş yere harcadığımız zaman. Bütün önemli sapaklarda yanlış yola döndüğümüz ve bizi getirdiği yerden hoşlanmadığımız bir yol.
Birden bire farkına vardığımız bu zeminsizlik hali Kierkegaard’ın sözünü hatırlatır: İnsan ya kendi varoluşunu unutacak ya da tüm dikkatini kendi varoluşunda yoğunlaştıracaktır. Bugüne kadar unutmuştuk. Şimdi de gözlerimizi ondan ayıramıyoruz. “Aslında ne istiyorum?”
“Kendimi unutmadan önce ne istiyordum?"
Kierkegaard’ın teolojik örneğini verecek olursak:
“Tanrı benden ne kastetmiş olabilir?”
İnsan sormadan edemez elbet, kendimize odaklandığımız bir bakış açısına ta en başından sahip olamaz mıydık? Buna uygun bir eğitim sistemiyle, ebeveyn yönlendirmesiyle kendimizden uzaklaşmadan yaşayamaz mıydık? İlla farklı farklı rollere mi bürünmemiz gerekiyordu?
Elbette biraz yararı dokunurdu. Ancak görünen o ki bu krizden pek kurtuluş yolu yok. Bir taraftan ölmek için doğmak gerçeğini baskılamadan yaşayamıyoruz. Diğer taraftan sosyal beynimiz asıl ödüllerini, başkalarının hakkımızdaki kanaatlerine göre topluyor. Hayatlarımızın ilk döneminde beğenilmek, istenilmek, bir gruba ait olmak ve kabul edilmek her şeyden önemli geliyor. Ta ki artık gelmeyene dek.
Eğer böylesine sancılı bir geçiş süreci evrenselse, şu sonuca varmıyor muyuz:
Bugüne kadar bir yalanı yaşamadık. Bugüne ulaşmamız için gerekeni yaşadık.







Yorumlar