Endülüs'ten bir mektup. / Neden büyülenemiyorum?
- 18 Tem
- 5 dakikada okunur
Sizden iki hafta izin istemiştim ama Endülüs’teki yolculuğumun ortasında yine kendimi size yazarken buldum. Biraz önce Cordoba’yı ve onun ünlü camisini gördük ve şimdi hiperaktif klima kontrolü ile bizi öldürmeye çalışan şoförün önderliğinde Granada’ya doğru yol alıyoruz.
Endülüs, hakkında yaptığım ilk okumalardan beri gidip görmek için can attığım bir yerdi. Yıllar evvel kütüphanecilik tarihinin en önemli uzmanlarından Fernando Baez’in Kitap Yıkımının Evrimsel Tarihi’nin İngilizce çevirisini okumuş, Endülüs Dönemi’nin felsefi ve kültürel altyapısından çok etkilenmiştim. Endülüs, bize birlikte yaşamı, Rönesansı ve romantik aşkı vermişti. Kendi içinde çelişkileri olsa da, özellikle İslam dünyası için çok şey vadediyordu. Ama olmadı.
Dicle de Endülüs’ü görmeyi çok istiyordu. Evlendikten hemen sonra gitmek istedik ama ekonomik durumumuz elvermedi. Aradan geçen dört yılın sonunda birikimimizin bir kısmını bu yolculuk için harcamaya karar verdik ve Madrid’den başlayıp, Toledo, Sevilla, Cadiz, Cordoba, Granada, Alicante, Valencia’yı kapsayan ve en nihayetinde Barcelona’da biten bir haftalık tura çıktık. Ekonomik olarak nelerle uğraşmak zorunda kaldığımızı yazmayacağım, onları ara ara kişisel hesabımdan paylaştım zaten. (Ekleyebilirsin, herkese açık.)
Bugün dördüncü gün ve başta Toledo, Ronda ve Cordoba olmak üzere etkileyici yerler görmüş olsam da ne Toledo’nun güzel sokaklarında yürürken, ne Ronda’nın tarihi köprüsünden geçerken, ne de Cordoba caminin avlusundaki o portakal ağaçlarının altında sandviç kemirip aynı havayı soluduğum o büyük Arap şair ve filozoflarını düşünürken bir türlü kendimi tarihle, ebediyetle, o kırılmaz, şaşırmaz, zorunlu döngüyle bütünleşmiş hissedemedim.
Oysa on yıl önce Barcelona sokaklarını arşınlarken kendimi bir başka hissetmiştim. Bu sefer, daha etkileyici yerler görmüş olmama rağmen, bir türlü olmadı. Yolculuk boyunca bunu düşünüyorum.
Benzer duyguyu, yüz yıl önce, ilham perisini aramak için Paris’teki curcunalı hayatından kaçıp Ronda kasabasına yerleşmiş Rilke de yaşamış. Dönemin ünlü siması Lou Salome’a şöyle yazmış:
“Burada, bilmediğim şeylerin ağırlığı altında eziliyorum.”
RONDA
İspanya’nın güneyindeki Malaga bölgesine ait yüksek, az nüfuslu bir yerleşim yeri olan Ronda’yı bu kadar büyüleyici yapan, ortasından geçen vadi ve iki uçurumu sanki bir Nietzsche sözü gibi birbirine bağlayan tarihi köprüsüydü. Başımı uzatıp aşağıyı görmeye çalıştığımda, rehberimiz iç savaş sırasında cumhuriyetçilerin faşistleri bu uzun köprüden aşağı attığını çünkü mermi için paraları olmadığını anlatıyordu.
Kasabanın merkezinde boğa güreşlerinin yaratıldığı arenadan başladık yürümeye; hemen Orson Welles ve Ernest Hemingway’in büstleri karşıladı bizi. Orson Welles, belli ki burada doğmak istemiş, insan doğduğu yeri seçemese bile öleceği yeri seçebilir diyerek küllerini Ronda’ya bırakmış. Hemingway de bu kasabaya aşık olanlardan. Hatta onun buradayken her gün yürüdüğü yolun güzergahını bugün hayranları da yürümek istiyor ama söylenene göre uçurum kenarlarında devam eden, tam da Hemingway’e yakışan tehlikeli bir yolculukmuş. Büstüne bakarken ilerideki kilisenin çanlarını duyuyorum. Aklıma, yazarın iç savaşı anlattığı Çanlar Kimin İçin Çalıyor’a ismini veren John Donne mısraları geliyor:
“Her ölüm beni eksiltir, çünkü insanlığın bir parçasıyım ben. Bu yüzden, çanlar kimin için çalıyor diye sorma; çanlar senin için çalıyor."
Ama Ronda’da beni asıl etkileyen Rilke oluyor. Paris’te yaşadığı varoluşsal krizin ardından kendini önce Toledo’ya sonra Ronda’ya atan şair, bu yürüdüğüm sokaklarda yürüyüp, şevkle baktığım köprüye bakmış ve aklımı kurcalayan aynı soruyu sormuş:
“Neden büyülenemiyorum?”
Ve o uğursuz yanıtı bulmuş:
“Demek ki, ben artık böyle biriyim, içinde hiçbir şeyin serpilmesine izin vermeyen…”
-
Turumuz, gündelik şehir hayatımızın bir kopyası gibi, bir noktadan diğerine en hızlı şekilde ulaşmaya çalışıyoruz. Ara ara duruyoruz ama şehirlerin tarihi iyice içimize sinsin diye değil, kendimizi fotoğraflamak için.
Elbette, muhtemelen bir daha karşılaşmayacağımız böylesine bir yerde fotoğraf çekmemiz olağan. Ama her gittiğimiz yerde o kadar sık duruyor ve fotoğraf çekenlerin doğru pozlarını yakalamaları için o kadar uzun bekliyoruz ki hem üzülüyor hem de sinirleniyorum.
Sanki cennete düşmüşüz ve tek yapmamız gereken sadece var olmak; güzelliğin bir meltem gibi yüzümüze yüzümüze eseceğine inanıyorum. Ama en güzel anları içten olmayan pozlarla binbir parçaya böldüğümüzde, o anı kesintisiz yaşamanın özel deneyimini sonsuza dek kaybediyoruz.
“Ronda’ya bir daha gelebilirim,” diye düşünüyorum. “Ama Ronda’ya bir daha asla ilk kez gelemem.” İlk kez gelip, kesintisiz bir şekilde büyülenmenin verdiği o bütünleşme hissini asla yaşayamayacağım ve bunun canımı nasıl sıktığını kimseye anlatamayacağım.
Evet, diyorum, kendimi veremememin nedeni bu: Kesintiler nedeniyle akışa giremiyorum.
6. gün: Granada - Valencia Yolu
İki gün önce, dünya üzerinde en çok merak ettiğim yerlerden biri olan Elhamra Sarayı’nı gördüm ve yine o büyülenme hissine kapılamadım.
Ama sürekli bölündüğüm için mi? Hayır.
Bu sefer kendime kızıyorum. Dicle’yle birlikte tur paketini aylar öncesinde satın aldığımızda, gitmemize bir ay kala Endülüs hakkında okumalar yapmaya karar vermiştim. Son beş yıldır psikoloji ve felsefe ağırlı okumuş, zamanında uzun uzun ilgilendiğim orta çağ tarihini unutmuştum. Listem de hazırdı; tarihçi Hugh Kennedy’nin başta Endülüs: Müslüman İspanya ve Portekiz’in Siyasi Tarihi olmak üzere kitaplarına dadanacak, Amin Maalouf’un Afrikalı Leo’sunu yeniden okuyacak, Cervantes’in Don Kişot’unun iki cildini de bitirdikten sonra zaman kalırsa belgesellere bakacaktım.
Hiçbirini yapmadım.
Bir yandan kitap yazdım, bir yandan bültenler hazırladım; iki hafta ülke dışında olacağım için ajanstaki işlerimi toptan yaptım ve son haftaya girerken sizler için yazı yazma rehber videosu hazırladım. Son dört gün, değil okuma, çok az uyuma fırsatı bulabildim. Yolculuk için evden çıkmadan beş dakika önce bile bir şeyleri yetiştirmeye çalışıyordum. Keşke zaman yönetimini doğru yapsaydım ve Endülüs okumalarıma aylar öncesinden ufak ufak başlasaydım.
Çünkü Maalouf’u ilk okuduğumda Elhamra Sarayı’nın bana nasıl büyüleyici geldiğini hatırlıyorum. Oysa bugün burada dolaşırken şairlerin ve filozofların tartıştığı o dar bahçeler ve aşıkların yüzlerindeki mutsuzluklarının yansımalarını izledikleri havuzlar sıradan geliyor. Rehber elinden geldiğince anlatmaya, bizi hikayenin içine katmaya çalışıyor. Ama bilgiyi pasifçe edinmek içimde hiçbir şeyi kıpırdatmıyor. Araştırmalı, birbirinden alakasız konular üzerinden Endülüs tarihini arşınlamalı ve sonunda hiçbir şey bulamadığımı zannedip içimdeki tohumların Elhamra ile karşılaşınca serpilmesini beklemeliydim.
Rilke’nin sorusu aklımı kurcalamaya devam ederken yanıtımı değiştiriyorum. Sürekli durup fotoğraf çekmemiz de can sıkıcı ama eğer bilgi ve tasavvur ile gelmiş olsaydım, burada bambaşka tatlar alırdım.
Son gün: Barcelona sokakları
Artık son gün, birkaç saat boş zamanımız var. Herkesten ayrılıp, on sene önce o bütünleşme duygusu yaşadığım sokaklarda yeniden yürüyorum. Fotoğraf için duran kimse yok, üstelik bilgi sahibi olduğum bir şehir. Kulağımda yine aynı şarkı; Thom Yorke, PJ Harvey - The Mess We Are In.
Yine aynı kitapçıya uğruyorum ama param değerli olmadığı için içeri girmiyorum.
İşte yine katedral meydanındayım, önümden enerji dolu üniversite öğrecileri geçiyor. Geniş merdivenlere insanlar oturmuş, biraz ilerideki dans gösterisini ilgiyle izliyor. Ben de orada olmak istiyorum ama orada değilim.
Hala büyülenmiş hissedemiyorum.
O eski duyguyu duyumsamak için kendimi mi zorluyorum?
Evet, kendimi zorluyorum.
Jung ile birbirlerinin rüyalarını analiz ettikleri sırada Freud, bir rüyasını ısrarla genç meslektaşından gizlemiş. “Eğer” demiş Freud, “bu rüyamı sana söylersem üzerindeki bütün otoritemi kaybederim.”
“Ve böylece, benden saklamayı seçerek bütün otoritesini kaybetti” diye yazar Jung.
İçtenlik kaybedilmemeli.
İçtenlik giderse her şey gider.
Birkaç saat önce, gruptaki yetmiş yaşındaki bir kadının serzenişini duymuştum. “En güzel zamanları biz yaşamışız,” demişti kadın, “yeni nesile çok üzülüyorum.”
Şimdi anlıyorum.
Burada, beyhude bir çabayla, on yıl önceki gibi davranarak, on yıl önceki gibi hissetmeye çalışmaya zorluyorum kendimi.
Ama ben on sene önceki ben değilim. Aradan geçen sadece zaman değildi.
En son bu şehrin sokaklarında büyülenmiş halde dolaşırken anneannem hala hayattaydı, babam hala hayattaydı, dayım hala hayattaydı, kuzenim hala hayattaydı.
Meclis henüz bombalanmamış, IŞİD meydanları patlatmamış, OHAL ilan edilmemiş, koronavirüs bütün dünyayı sarmamış, deprem ülkenin dörtte birini yıkmamıştı.
Etkilendiğim şeye kendimi bırakabilecek rahatlığım ve farkında olmadığım umutlarım vardı.
Bugün, Gaudi’nin şehri, ilk gün gördüğüm kadar etkileyici ama şu an içimde onunla karşılaştığında coşku duyacak ve yutulmak için kendini onun kollarına bırakacak bir bilinç yok.
Elhamra’da da yoktu, Ronda’da da, Cordoba’da da, Dali’nin müzesinde de, Alicante’nin sahilinde de.
Ne güzel söylemişti Rilke;
“Hiçbir yerde olmaz dünya, sevdiklerim, içimizde olmazsa.”
Ama, şairin büyülenemediği için hissettiği "içimde artık bir şey serpilmeyecek” korkusunu taşımıyorum.
Dünya hala çok güzel bir yer. Sanat hala doyurucu. Hala her yer etkileyici insanlar, binalar, heykeller, diziler, oyunlar, kitaplarla dolu.
Eski duygularımızı uyandırsın diye zorlamadan, o anın içtenliğiyle sevebildiğimizde hala çoğu şey güzel.
Burası da, orası da.
Sevgimiz belki daha az coşkulu ama belki daha bilgece güzel.
Büyülenememe gizemini çözdüğüm için rahatlıyorum. Grupla buluşma noktasına gitmek için kalktığımda Dicle’yi neşeli bir özlemle özlediğimi hissediyorum. Tur boyunca onun mutluluğundan ve heyecanından bir şeyler kapmaya çalışmıştım, şimdi başka bir şehrin süpermarketinin önündeki buluşma noktamıza doğru yürürken, uzaktan bana yaklaştığını görüyor ve içimdeki derin sevgiyle Rilke’yi anıyorum:
“Hiçbir yerde olmaz dünya, sevdiklerim, içimizde olmazsa.”







Yorumlar