Amor Fati: Artık suçlamak istemiyorum.
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Sicilya’da soğuk bir yılbaşı arefesinde Nietzsche beklenmedik bir yeni yıl dileğinde bulunur:
“Her şeyin zorunlu doğasındaki güzelliği anlamak için daha fazla öğrenmek istiyorum. Böylelikle ben de evreni güzelleştirenlerden olabilirim.”
”Amor Fati! Kaderini sev! Bundan sonra sevgim bu olsun!”
”Artık çirkinlikle savaşmak istemiyorum.”
”Artık suçlamak istemiyorum."
"Suçlayanları bile suçlamak istemiyorum.”
--
Nietzsche’nin bu dileği ne kaderci bir teslimiyet, ne de günümüzün olumlama tekniklerindendi.
Radikal bir değişim talep ediyordu:
1. Farkında olmadığın neden-sonuç ilişkileri yüzünden insanları ve olayları doğalarından farklı değerlendiriyorsun.
2. Bu yüzden beklentilerinle dışarıdaki gerçeklik arasında muazzam bir fark oluşuyor.
3. Bu farklılıklardan dolayı hayal kırıklığına uğruyor, öfke duyuyor, suçluyor ve acı çekiyorsun.
4. Oysa, sen dahil her şey zorunlu doğasına uygun hareket ediyor.
Nietzsche, kendi kısıtlı merceğinden kurtulup hayatı olduğu gibi görmek, anlamak ve kabullenmek istiyordu.
Çünkü ancak bu şekilde ona uyum sağlayabilir, gereksiz acılardan kurtulabilirdi.
Seneca’nın dediği gibi:
“Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyecek olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.”
ZİNCİRLERLE BARIŞMAK
Duygu, düşünce ve eylemlerimizin yetiştirilme tarzımızdan o gün aldığımız şeker miktarına kadar irili ufaklı binlerce neden sonuç ilişkisi neticesinde belirlendiğini biliyoruz.
“Bunu idrak etmeme rağmen” diyor Spinoza, “yine de hırslarımı, cinsel arzularımı ve saygınlık arayışımı bir kenara bırakamıyordum.”
Çünkü kendi hayatımızın efendisi değil de seyircisi gibiyiz sanki.
O zaman ister istemez, her şey neden-sonuç ilişkisine bağlıysa özgürlük nedir diye sorarız kendimize.
Spinoza ilginç bir yanıt verir bu soruya: “Özgür insan, zorunda bırakıldığı gerekliliklerin farkında olandır.”
"İçimde, beni bir şeyleri istemeye iten bir güç var ve benim bu güç üzerinde fazla bir egemenliğim yok. Gördüğüm kadarıyla sadece anlama yeteneğim üzerinde bir egemenliğim var.”
“Ama eğer anlayabilirsem, zihnimi de değiştirmiş olurum. Zihnimi değiştirirsem de hayatımı.”
--
Kendi zincirlerimizi anladığımızda çevremizdeki insanların zincirlerini de fark ederiz. Örneğin annemiz sadece annemiz olmaz; kendi çaresiz çocukluğunu yaşamış, döneminin doğrularına ve beklentilerine göre örselenmiş bir bireye dönüşür.
Suçlamayı ve pişmanlıkları bırakır hayatı olduğu gibi kabul ederiz.
Jung’un büyük acılardan sonra bunu başarabilen hastalarını tarif ettiği gibi:
“Önce kendilerini buldular. Sonra kendilerini kabul ettiler. Sonra kendileriyle barıştılar. Böylelikle başlarına gelen her şeyle barışmış oldular.
Amor Fati.
Ölmek için doğmuş olmayı, sevdiklerimizi kaybetmeyi, bizi aşan olaylar karşısında bu kadar kırılgan olmayı, reddedilmeyi, görmezden gelinmeyi, haksızca suçlanmayı ve haksızca suçlamayı sevmiyor olabiliriz.
Ama güneşin doğuşundan Karamazov Kardeşler’in yazılışına kadar her şeyin nedensellik çerçevesinde olduğunu anlamalı ve her şeyin kaçınılmaz doğasını öğrendikçe güzelliği bulacağımıza da inanmalıyız.
“Anlamak az da olsa dönüştürür” diyor Balanuye.
Belki yavaş yavaş dönüşürken, hala kader karşısında ırmakta yüzen bir yaprak gibi oradan oraya sürüklenmeye devam edeceğiz.
Ama Seneca’nın şairane bir şekilde dile getirdiği gibi:
“Sürüklenirken bunu tüm evrenle birlikte yapıyor olmak ne müthiş bir tesellidir.”







Yorumlar