Akıllıca sevmek
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Mormon Kilisesi’nin eski başkanlarından Thomas Monson, değişimin kaçınılmazlığı üzerine yaptığı bir konuşmada şöyle der:
“Çözülmesi gereken bir sorunun, sevilmesi gereken bir insandan daha önemli olmasına asla izin vermeyin.”
İlişkilerde de değişim kaçınılmazdır. İlişkiyi ilk günkü haliyle tutmak istersek, giderek cansızlaşan bir ilişkinin gölgesinde yaşamaya başlarız.
Bu nedenle yalnızca sevmek yetmez; akıllıca sevmek gerekir.
…
Clarissa Estes’e göre akıllıca sevmek, her ilişkinin içinde yüzlerce küçük ölüm olduğunu kabul etmektir.
Çünkü doğadaki her şey Hayat-Ölüm-Hayat döngüsünde ilerler. İlişkiler de bu döngüden muaf değildir.
Estes’in sözünü ettiği “ölümler,” ilişki içinde tutunduğumuz bir beklentinin, bir hayalin ya da bir yanılgının sona ermesi ve bizi hüsrana uğratmasıdır.
“İlişkilerde her şey yıpranır,” diye yazar Estes, “Her şey.”
…
Ne var ki beklentilerimiz yara aldığında paniğe kapılırız. Oysa krizlerin, ilişkinin devamı için gerekli yeni değerleri, yeni anlayışları ve yeni kalıpları yaratmaya dair bir çağrı olduğunu fark etmeyiz.
Bazen sadece konuşmayı erteleriz. Bazen de hiçbir şey olmamış gibi davranırız. Hatta bazen çağrıyla yüzleşmektense sevgilimizden ayrılırız.
Estes’e göre bunların hepsi döngünün doğal bir parçasıdır, ama tamamen kaçmamak şartıyla.
Tamamen kaçanlar, her ilişkide aynı noktada tıkanır. Çünkü onlar için hayattan sonra yalnızca ölüm vardır. Ölümden sonra gelen yeniden doğumu hiç tanımazlar.
…
Bu yüzden Estes, “Sevmek, her bir hücreniz ‘kaç’ derken kalmak demektir,” diye yazar.
Çünkü yalnızca kaldığımızda kendimizle ilgili görebileceğimiz şeyler vardır.
Örneğin, Cibran’ın da ima ettiği gibi, korkunun karşımızdakinin sözlerinde değil, kendi yüreğimizde yaşadığını ancak kalırsak fark ederiz.
Gidebildiğimizi öğreniriz. Gittiğimizde, bütün ayartmalara rağmen susabildiğimizi de.
Ama doğru zamanda dönmeyi ve döndüğümüzde gerçeği söyleyebildiğimizi de öğreniriz.
…
Neyin mesafe koymak, neyin alan açmak, neyin ise yüzleşmekten kaçmak olduğunu öğreniriz.
Kusurlarımızı gizlemek için verdiğimiz mücadelenin ne kadar yorucu ve çoğu zaman ne kadar gereksiz olduğunu fark ederiz.
Meğer, bir ilişkinin en büyülü anı, kusurlarımızla birlikte sevdiğimizin yanında dinlenebildiğimiz anmış.
Boş yere çareden çareye koştuğumuzu, bazı yaraların ancak bir başkasının sessiz varlığında kapandığını öğreniriz.
…
Ursula Le Guin’in sevgiyi neden sabit bir kayaya değil de, sürekli yeniden yoğurulması ve yaratılması gereken bir ekmeğe benzettiğini öğreniriz.
İlişkinin zirvesinin hediyeleri olduğu gibi, çukurlarının ve vadilerinin de armağanları vardır. Eskiden katlanamadığımız bu durağan sessizlik anlarının, aslında hiç de o kadar tehditkar olmadığını anlarız.
Kısa süreli bozulmaların, biraz da o ekmeği daha güçlü yoğurmak için gerekli dinlenmeler olduğunu öğreniriz.
…
Akıllıca sevdiğimizde, artık birbirimize benzememiz gerekmez. Çünkü farklılıkların bir tehdit olmadığını anlarız.
Asıl tehdidin, birbirimizi rollere itmek, performans beklemek ve görünmez testlere tabi tutmak olduğunu fark ederiz.
Artık bilgiyi, güvende hissetmek için sevdiğimiz kişiyi kontrol etme amacıyla değil, onun içinde yetiştiği özgün koşulları anlamak için kullanırız. Ve onun da yaşadığı her hüsran sonrası yeniden doğuşlarını onurlandırmayı öğreniriz.
…
En önemlisi, çözülmesi gereken bir sorunun, sevilmesi gereken bir insandan daha önemli olmadığını öğreniriz.
Akıllıca sevmeyi kitaplardan, konuşmalardan ya da seanslardan öğrenemeyiz. Ona ancak fırtınanın tam içinden geçerek ulaşırız. Hissettiğimiz parçalanmanın, aslında her bir parçamızla yeniden tanışmak olduğunu anlarız.
O zaman güvence arayışımız da kaybolur.
Ama krizlerden tamamen kaçanlar, bu bilgiye asla erişemeden bir güvence beklerler.
Ve beklerler. Beklerler. Beklerler.
Kaynaklar:
Clarissa Pinkola Estes - Kurtlarla Koşan Kadınlar
Ursula Le Guin - Rüyanın Öte Yakası
Thomas Monson - Finding Joy in the Journey
Halil Cibran - Ermiş







Yorumlar