Mutlu Olma Zorunluluğu


Modern kapitalist dünyanın en önemli sistemsel başarıları aslında içinde barındırdığı küçük ama önemli bir ilkeden kaynaklanır: Zorunlulukları ve mutlulukları uzlaştır!


Örneğin tarih boyunca bir görev sayılan evlilik, 18. yüzyılda kapitalist dünyanın aşk romanlarıyla birlikte birden bire bir mutluluk aracına dönüşür. Evlenince kaybettiklerine değil kazandıklarına yoğunlaştırır seni: korunaklı bir ev, ortak sermaye birikimi, abonman biletli bir cinsel hayat.


Bunun modern ofislerimizdeki tezahürü ise şöyledir:


"işiniz sizi mutlu etmeli."


Oysa insanlık tarihinin bu son adımlarına kadar çalışmak çoğunlukla ya kölelerin yapmak zorunda bırakıldıkları eylemlerdi, ya da çiftçiler gibi bağımsız şekilde kıt kanaat geçinen insanların hayatlarını devam ettirmek için zorunlu olarak yaptıkları işlerdi. Örneğin 1800‘lü yıllarda Amerikan işçilerinin sadece %20'si bir işverenin güdümündeyken bugün bu oran %90'ı geçti.


Bugün kimse kendini köle gibi hissetmiyor ama neredeyse herkesin bir patronu var.


Çalışmanın mutluluk getirebileceği düşüncesi ilk olarak Rönesans sanatçıları tarafından dile getirildi. Her ne kadar onlar da patronları altında çalışıyor olsalar da, yarattıklarından dolayı tanınıyor ve övülüyorlardı. "Çalışmak zafere giden bir yoldur." dediler.


On sekizinci yüzyılda Benjamin Franklin, Diderot ve Rousseau gibi fikir insanları bu düşünceyi geliştirdiler ve çalışmanın, insanın kendisi olmasının bir yolu olduğunu deklare ettiler.


Ve artık gittikçe güçlenen kapitalist ve meritokratik dünyada insanlar işlerini bir gurur kaynağı olarak görmeye başladılar. İyi insanlar iyi işlerde çalışıyorlardı. Ama herkes aynı kazanmıyordu tabii. Zenginliğin, günahkar olmayan yollarla kazanılamayacağına inanan bir toplumda, oturdukları yerden çok kazanan yeni sermaye sınıfı için de bir gerekçe gerekiyordu. İmdada her zamanki gibi din alimleri yetişti. Rockfeller zenginliğini tanrının yardımına bağlarken, Başpiskopos Lawrance "uzun vadede zenginlik, ahlaklı adamın ödülüdür, tanrı inancı zenginlikle işbirliği içindedir" diye vaaz veriyordu.


Eskiden devlet için bir araç olan insanlar, giderek sermaye sınıfı için bir araca dönüşmeye başlayınca, Kant bizi uyardı: insanlara karşı ahlaklı davranış sergilemenin tek yolu, onları kendi zenginliğimiz için bir araç değil, onlara "yalnızca kendileri oldukları için" değer vermekten geçer.


Karl Marx ise bu canavarın nasıl çalıştığını bütün parçalarıyla birlikte gösterdi.

Bugün, biraz da mutluluğumuzun kendi sorumluluğumuzda olduğu inancını pompalayan dizi ve filmlerin, her şeyin bizim kontrolümüzde olduğunu söyleyen yaşam koçlarının ve kişisel gelişim kitaplarının sayesinde, tarihte ilk defa başımıza gelenler üzerinde bu kadar kontrole sahip olabileceğimize dair bir inanç besliyoruz.


Yaşamak için eşekler gibi her gün saatlerce didinmekten ve patronlardan duyduğumuz haksız azarları sineye çekmekten duyduğumuz doğal rahatsızlığı bile kendimize yönelik bir başarısızlık olarak görüyoruz.


Oysa Alain de Botton'un dediği gibi, tatil günlerimizin sonunda kapıldığımız üzüntüyü hafifletmek için belki de şunu hatırlamalıyız: çalışmanın bize mutluluk getirmesi gerektiği düşüncesinden vazgeçersek iş hayatımız daha katlanılabilir hale gelir.


Yazan - Emre Özarslan (Huzursuz Beyin)

Alıntı: Alain de Botton - Statü Endişesi